Gökdelen – Tahsin Yücel

Bugün bir distopya romanıyla karşınızdayım. 2016 yılında yitirdiğimiz Tahsin Yücel’in bir romanı… Öncelikle yazarımız üzerine kısa bir bilgi vermeliyim. 

1933 Elbistan, Kahramanmaraş doğumlu Tahsin Yücel, 1960’da da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirmiş. Sonrasında, 1969’da doktorluk, 1972’de doçentlik, 1978’de de profesörlük unvanlarını almış. 2000 yılında da emekli olmuş. Sekiz öykü kitabı, yedi romanı, bir masal, iki anlatı, dokuz deneme-eleştiri, dokuz inceleme, bir derleme, on iki edebiyat incelemesi ve çok sayıda çeviri kitabı var. 

Sonra “Distopya” üzerine de biraz ayrıntı paylaşayım:

“Kelime olarak ilk defa John Stuart Mill tarafından kullanılan Distopya, gelecekte olabilecek olumsuz toplumları tanımlamak için kullanılır. Ütopik toplum anlayışının antitezi olarak kullanılan distopya, otoriter ve baskıcı bir sistem olarak ifade edilir. Olumsuz bir geleceği, kötü bir hayatı ifade etmek için kullanılan bu kelime Yunanca kökenlidir. Distopik toplumlar özellikle konusu gelecek zamanlarda geçen hikâyelerde yer alır. Bunlardan en ünlü olanları George Orwell’ın ‘Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ ve Aldous Huxley’in ‘Cesur Yeni Dünya’ adlı romanlarıdır. Distopik toplumlar edebiyatın birçok alt türünde görülmektedir ve genellikle toplumdaki politik, ekonomik, teknolojik ve dini problemlere dikkat çekmek için kullanılır.”

Sıra geldi romanımıza… Roman 2073 yılında İstanbul’da geçiyor, önceleri aydınlık başlıyor her şey. Sadece aykırı görünenler var. Kentin her yanını gökdelenler sarmış… Elbette günümüzde de var gökdelenler, üstelik rahatsızlık yaratacak boyutta. Ama romandakiler farklı, hepsi 550 metre yükseklikte, aynı boyutta, biçimde. Sadece renkleri farklı ve numaralı… Aslında gökdelenler bir metafor, onlara yüklenen anlamın altında yatan çok fazla anlatılmak istenen şey var. Örneğin, teknoloji ve gelişmişlik uğruna giderek doğal yaşam, tarihi doku, insanı insan yapan duygular adım adım yok edilmiş. Mikrop ürettiği gerekçesiyle ağaç, yeşil ve doğa özel olarak “imha edilmiş”. İnsan değersizleşmeye başlamış, her şey makine olmuş.

Ve doğal olarak insanlar ikiye bölünmüş: Yukarıdakiler ve aşağıdakiler… Yukarıdakiler bir yerden bir yere giderken 550 m yükseklikteki çatılarından mekiklerine (özel mini uçak) binip istedikleri yere dakikalar içinde, örneğin en azından hâlâ bazı konularda başkent kalabilmiş Ankara’ya 30 dakikada gidebiliyorlar. Aşağıdakiler ise klasik binek araçlarıyla ve elbette bin bir tehlike altında, onca gelişmişliğe karşın uzun sayılabilecek sürelerde ulaşım sağlayabiliyorlar. 

Yukarıdakilerin dünyadaki, daha doğrusu İstanbul’daki gelişmelerden hiç haberi yok, onlar kendi yaşamları içindeler. Gelişmeleri bilenler, duyanlar aşağıdakiler. Çünkü haberler aşağıdan yayılıyor. Romanda ilginç olan 2023 yılında güncelliği tartışılan gazetelerin 2073 yılında yukarıda en önemli haberleşme kaynağı olması. Belki de romanın yazıldığı 2006 yılında yazar henüz yazılı basından ümidini yitirmemişti.

Romanın asıl konusu ise her şeyin özelleştirildiği Türkiye’de devletin elinde kalan tek yapının, yargının özelleştirilmemiş olması… İşte burada kahramanımız ortaya çıkıyor. Bir zamanların, gençlik yıllarında bir polisin belinden silahını alıp kendisine doğrultacak denli gözü kara devrimcisi, Dostoyevski hayranı, İstanbul’un en ünlü avukatlık bürosunun sahibi avukat Can Tezcan… En önemli müşterisi de daha önce söz ettiğimiz gökdelenleri yapan Temel Diker.

Can Tezcan günümüzden hiç de farklı olmayan bir şekilde nedensiz olarak iki yıldır tutuklu olan devrimci bir arkadaşını normal savunmayla kurtaramayınca hukuk sisteminden ümidini kesiyor ve aklına müthiş bir fikir geliyor. Devletin elinde son kalan kurum hukuk özelleşmeden adaletin sağlanması mümkün olmayacak. Elbette bu düşünce önce mesleğini daha önce bırakmış olan eşine ve yakın birçok arkadaşına aykırı geliyor. Öyle ya… Devrimci geçmişi olan, her olayı Marx’la çözümlemeye çalışan bir avukat ve hukukun özelleştirilmesi… Aslında bu düşüncesinin haksızlıklarla dolu yargıya tepkili olmasından kaynaklandığı vurgulanıyor satır aralarında.

Önce kendini ikna ediyor Can Tezcan, sonra yakın çevresini, ardından basından dostlarını. Arkası çorap söküğü gibi geliyor. Geliyor da Ankara’da bir hükumet var, o ne düşünüyor, hâlâ devrimci kalan arkadaşları nasıl karşılıyor? Ve daha da önemlisi özelleştirilen yargı nereye gidiyor. Bundan sonrasını okuyucuya bırakalım…

Yazar aydınlık görünen yukarısı, karanlık aşağısı ve genelde yok olmasına ramak kalmış bir İstanbul ve hukuk sistemi derken insanın içine ümit serpen birkaç ışık da gösteriyor. Can Tezcan’ın çok yakın arkadaşı olan ve her şeye karşın ve inadına sonuna kadar devrimci ve isyancı olarak kalabilen Rıza Koç gibi insanların varlığı gelecekten ümidi kesmememiz için bize güven veriyor.

Kısa bir ipucu vermeden yazımı tamamlamak istemiyorum. 

Bir de “Yılkı İnsanları” var… Okuyun, göreceksiniz…

İLİŞKİLİ YAZILAR
- Advertisment -
 

EN ÇOK OKUNANLAR