Masal dinlemeyi kim sevmez?

Hatırlarsanız çocuk kitaplarındaki resimlerde çevresinde çember oluşturmuş çocuklara masal anlatan yaşlı bir kadının yer alması, ninenin o ailede masal anlatma görevini ne ölçüde üstlendiğinin bir göstergesine dönüşmüştür. Fransız tarihçi Marc Bloch’un dikkat çektiği bu tablo ile en yaşlı kuşağın en genç kuşakla nasıl birleştiğini, kuşaklar arası alışverişi dolaylı bir bilgi aktarımı olarak yorumlar.

Hangimiz Keloğlan masalları, Nasrettin Hoca fıkraları, Dede Korkut hikâyeleri ile büyümedik? Hangimiz İtalyan çocuk yazarı Carlo Collodi’nin bir kültürel simge haline gelen roman karakteri Pinokyo’nun maceralarını dinlemedi! Hangimiz Pamuk Prensesi, Yedi Cüceleri, Kırmızı Başlıklı Kızı, Grim Masalları’nı, Anderson Masalları’nı, Ezop Masalları’nı unutabildi? Hangimizin duygularına dokunmadı! Hangimizde hüzün, neşe, heyecan, merak gibi hislerimizi açığa çıkarmadı! Yüreklerimizde kalıcı iz bırakmadı!

Masal dinlemeyi kim sevmez? Hele çocuklar… Freud çocukların en severek ve kendilerini vererek yaptıkları işin “oyun oynamak” olduğunu, her çocuğun oyun oynarken düş gücünü çalıştırdığını, kendine bir dünya yarattığını, ya da kendi dünyasındaki şeylerin yerlerini değiştirip onlara yeni bir düzen verdiğini söyler. Çocuk kurguladığı oyunu çok ciddiye alır ve oynarken duygularını oldukça fazlasıyla kullanır.

Bu noktada Freud yazarların da çocukluk anılarına önem verdiklerini, gözü açık düş görme gibi, düş gücüne dayanan yaratıcılığın da önünde sonunda çocuklukta oynanan oyunların bir uzantısı olduğunu ve onların yerini aldığı varsayımından yola çıkarak bu yorumu getirir.

Çocuklarınızı büyütürken onları oyun oynarken, odada dolaşmalarını, kendi kendilerine söylendiklerini duymuşsunuzdur. Oyuncaklarıyla oynadığını görmüş, kendi kendine konuştuğunu dinlemişsinizdir. Onun eline bir şey aldığını ya da yerde bir kamyonu ittiğini ya da önünde yükselen kutudan kuleye bir kutu daha eklediğini, tıpkı bir filmde veya bir hikâyedeki anlatıcının açıklamaları gibi ne yaptığını söylediğini ya da yaptığı işlere eşlik edecek bir öykü uydurduğunu izlemişsinizdir. Her hareketin bir sözcük doğurduğunu, ya da sözcüklerin bir başka hareketi başlattığına tanık olmuşsunuzdur.

Çocukların ayrıntılı bir şekilde gözlem yapma, bir nesneyi kendi özelliği içinde görme yetenekleri sınırsızdır. Çocukların dünyasında karşı gelinmeyecek hiçbir kural yoktur. Kamyonlar uçar, bir kütle bir insana dönüşebilir, ölüler dirilir. Çocukların zihni hiç duraksamadan hızla bir şeyden ötekine geçebilir. Çocukları bulundukları dünyanın dışında bir yere taşırlar. Karnabahar bir ağaç, patates bir bulut, bulut bir adama dönüşebilir. Onların dünyasında korkusuz Red Kit’ler, büyümeyi reddeden Peter Pan, Küçük Prens özgürce yaşarlar.

Büyüklerin dünyasına adım atınca çocuk tüm bunları yitirir. O güne dek başına gelen her şeyi unutur. Yaşamının ilk üç yılında anne babasının onunla birlikte geçirdiği o binlerce saat, ona söylediği o milyonlarca sözcük, ona okunan kitaplar, onun için hazırlanan yemekler, onun için dökülen gözyaşları… Bütün bunlar çocuğun belleğinden sonsuza dek silinip gider.

Büyüdükçe ayakkabılarını bağlamayı öğrenişini anımsar. Annesinin sabahları onu uyandırışını anımsar. Babasının aynanın karşısında babası gibi kravat bağlamayı, evdeki kedileri gibi tüylü bir kuyruğu olmasını, bir sincap gibi çevik olmayı, uçarmış gibi ağaçtan ağaca sıçramayı arzuladığını anımsar. Babasının üç tekerlekli bisiklete bin, deyişini anımsar. Tüm bunların yanısıra ona anlatılan masalları ise hiç unutmaz…

Anlatılan hikâyelerin özelliği çocuğa onun dünyasını, onun bakış açısı ile anlatılmış olmasıdır. Hem içeriği, hem de dilinin çocuklara göre olması, okuma kültürünün çocuklara kazandırılma açısından önemli bir işlevi de üstlenmiş olur. Masal, fabl, roman, çizgi roman, fıkra, öykü, destan gibi türler bu işlevi yerine getirmiş olurlar.

İletişim kurma yöntemlerimiz arasında, hikâye en işlevsel olanı. Kültürleri ve nesilleri aşan, yüzyıllardır insanlığa eşlik eden hikâyeler hepimize temas eder. Olayları masal şeklinde bir araya getirmek yediden yetmişe hepimizin hoşuna giden tek iletişim ve eğlence yöntemidir. Çocukluğumda Kırmızı Başlıklı Kız masalını annemden dinlemekten ve ona anlattırmaktan bıkmazdım.

Masal anlatıcılığı her zaman hikâyelerin tekrarlandığı bir sanat olmuştur her zaman. Hikâyeler akılda tutulmayınca bu sanat da yok olur. Annem her defasında olayları o günkü ruh durumuna göre anlatır, bazı yerleri atlar veya bazı yerlerde ilaveler yapardı. Çocuk aklımla kendimi anlatının ritmine kaptırır, hikâyeyi can kulağı ile dinler, kendimden geçer, uykuya dalardım. Çocuklarımı büyütürken kendimi hiç zorlanmadan onları anlatırken buluverdim. Daha sonra torunlar geldi, onlar da bu karavana katıldı, böylece hikâye anlatma geleneğine beşiklik eden ağ kurulmuş oldu. Hiç kuşkusuz torunlarım da çocuklarına anlatacaklar ve bu döngü böyle devam edecek.

İşte hikâye anlatma geleneğinin önemi burada yatıyor. Hiçbir zaman tanışmadığımız atalarımızla, ya da on ya da yirmi bin yıl önce yaşamış insanlarla bağlantıyı bu şekilde oluşturmuş oluyoruz.

İLİŞKİLİ YAZILAR
- Advertisment -
 

EN ÇOK OKUNANLAR