Karaço

Bugün roman konusuna girmeden önce sözü biraz Kurtuluş Savaşı tarihimiz çevresinde dolaştırmak istiyorum. Geçen hafta Adana’da okul arkadaşlarımla 52. tanışma yılı toplantımız vardı. Her yıl olduğu gibi çok keyifliydi, birbirimizi görmekten, anılarımızı paylaşmaktan mutlu olduk. 

Dönüş yolunda Mersin, Konya derken yolumuz Başkomutan Tarihi Milli Parkı içindeki Dumlupınar’a düştü… Düşmez olaydı, içim kan ağladı. 1975 yılında buralarda çömez bir mühendisken yedi ay görev yapmıştım. Şantiyemize en yakın beldeye “Anıtkaya” derlerdi, “Niye Anıtkaya?” diye bile merak etmemiştim, öyle utanıyorum ki… Ama cahilmişim, körmüşüm, sağırmışım… Bugün çok daha iyi anlıyorum. Her köşesinden, her karışından tarih fışkıran bu topraklarda o yıllarda Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılan gazilerimiz daha yaşıyorlardı, altmışlı, yetmişli yaşlarını sürüyorlardı, şimdi benim olduğum yaşlardaydılar. 

Bir köy kahvesinde, tarlasının başında, bir ağaç gölgesinde karşılaşıyordum, zaman zaman bir şeyler anlatıyorlardı. Bir tanesi aklımda öylesine derin yer etmiş ki, aradan 47 yıl geçmesine karşın unutamıyorum. 

“Düşman çadırları şu düzlükteydi, bizimkiler de aha şuradaydılar. Günlerce birbirimizi kolladık, bayraklarımızı gördük. Sonra artlarına bakmadan çekip gittiler.” 

Şimdi başımı taşlara vurasım geliyor, “Neden?” diyorum, “Neden, dizinin dibine oturup daha çok sormadım, daha uzun uzun anlattırmadım?” Şimdi hiçbiri kalmadı, artık yoklar… “Gençtim, toydum, daha 22 yaşındaydım” demek istiyorum, olmuyor, kendimi bağışlayamıyorum. Yaşam felsefemdir, bugüne değin hiçbir koşulda geçmişi yeniden yaşamak hayalim olmadı. Böyle bir olanak olsa yarın sabahtan başlamak isterdim diye düşünürdüm. Artık bir isteğim var, bugünkü aklımla 1975 yılının sonbaharına üç aylığına dönmek istiyorum. Keşke olabilse…

Bütün bunlar aklımdan geçince sevgili Hüseyin Yurttaş ağabeyimin “Karaço – Yolların Bittiği Yer” romanından söz etmezsem olmaz. Tam ve gerçek bir Kurtuluş Savaşı destanı… Çok az bilinen, belki de okumayanlarca hiç bilinmeyen bir konu. 

Kurtuluş Savaşı’nın en şiddetli günleri… Kuvayı Milliye’nin Yunan işgaline ve saldırılarına karşı oluşturduğu Batı Cephesi… İşgal kuvvetlerine on dört ay uzun bir süre direnmiş olan Soma / Cinge Cephesi’ne “Karaço” adı verilen arabasıyla malzeme ve mühimmat taşıyan savaşçı Fakı’nın öyküsü…

Hüseyin Yurttaş bu romanın yola çıkış öyküsünü şöyle anlatıyor: 

“2000’li yılların başında bir gün Soma’ya düştü yolum. Bağlı bulunduğum yayınevinin Ege temsilcisi ya da sorumlusuydum. Sırayla kitapçılara uğradım. Son olarak Altay Kitabevi’ne girdim. Sahibi Ertuğrul Altay ağabey her zamanki gibi masasındaydı. Gerçek bir kitapçı, gerçek bir kültür insanı olan Ertuğrul’a Bey’le dar zamana sıkışmayan tüm ziyaretlerimde olduğu gibi hemen bir sohbete daldık. O lafı Soma’daki Kuvayı Milliye ve Kurtuluş Savaşı dönemine getirdi. Soma cephesi denilen Çal Dağından Eğnez’e uzanan merkezindeki Cinge Köyü olduğu için ‘Cinge cephesi’ diye de anılan, dile kolay 14 ay Yunan işgaline karşı direnmiş olan cepheden söz etti. Alaşehir kongrelerini biliyordum ama bu cephenin bu denli önemli olduğunu en uzun süren direnen yerlerin başında geldiğini o gün öğrendim. O gün bana bazı fotokopilerin yanı sıra T.C. Balıkesir Valiliği İl Kültür Müdürlüğü Tarih Dizisi tarafından yayınlanan Nisan 1990 tarihli daktilo edilip kitap biçiminde sokulmuş sırttan dikişli 138 sayfalık Şerafettin Yılmaz tarafından hazırlanmış “İstiklal Savaşında Balıkesir’e bağlı Akhisar ve Soma Cepheleri” adlı kitabı verdi. Onları okur okumaz bilinmezliği ya da az bilinirliği ciddi biçimde yadırgadım. Öncelikle bir Egeli olarak kendi cehaletime şaştım. Sonra da Kurtuluş Savaşı’nın Soma Cinge Cephesi ile ilgili olarak elime ne geçtiyse notlar alarak önemli yerleri işaretleyerek okumaya başladım. Bu cepheyi en azından belirgin yanlarıyla Bergama’nın işgali ile başlayan yeni süreçten Savaştepe önünden uğranılan bozgunlar Bursa-Eskişehir yönünden büyük bir yer çekilme ile sonuçlanan dönemden söz eden bir roman yazabileceğimi düşündüm.

Benim burada Fakı adını verdiğim kahramanıma benzer Foça ve Menemen civarında yaşamış bir kişi ile ilgili olarak çocukluğumdan beri kulağım doluydu. Bu kişi kendisini bir efe sayıyor ve bir kahraman olarak görüyordu. Oysa köyler onun çalıkakıcı yani adi bir eşkıya, bir çapulcu, soyguncu olduğunu söylüyorlardı. Ortam kurtuluş mücadelesi verilen bir zemindi, kimin kim olduğu kolay bilinemezdi.”

Hüseyin Yurttaş 292 sayfalık romanında bölgeyi okuruna karış karış dolaştırarak, tarihi belgelere boğmadan kimi zaman günümüze gidiş gelişlerle son derece canlı bir şekilde aktararak yakın tarihimizle gurur duymamızı sağlıyor.

Biz, Ekin Yazın Dostları olarak Haziran 2017’de Hüseyin Yurttaş ağabeyimle birlikte Karaço’nun izini sürdük, köyleri dolaştık, Cinge’de siperleri bulduk. O günlerde o siperlerde çarpışanları saygıyla andık. 

Not: Hiç olmazsa ben de üzerime düşen görevi bir nebze de olsa yerine getirmek adına “Milli Mücadele’de Beykoz Üçlemesi” adı altında 2010-2015 arasında “Ağababa”, “Şafak Baskını” ve “Güneşe Doğru” romanlarını yazdım. Ama yine de kendi eksikliğimi bağışlayamıyorum…

RELATED ARTICLES
- Advertisment -
 

EN ÇOK OKUNANLAR