Kent bizim içimizde başlar

Hepimiz zaman tüketicisiyiz. Üstelik bize armağan edilmiş hayatta oldukça sınırlı bir zaman içinde yaşamaya mahkûmuz. Ama yine de çoğumuz yapmak istediklerimizi sonsuza dek zamanımız varmışçasına erteleriz. Yaşamamız boyunca yitirdiklerimiz bazı şeyleri yeniden elde edebiliriz ama tükettiğimiz zamanı asla! Kendisine ayrılan zamanın sınırlı olduğunun ve bir gün yaşamının sona ereceğinin bilincinde olmak, insanı anlamlı yaşayıp yaşamadığı konusunda kaygılara sürükler. Çocuk, ölümün anlamını gerektiğince algılayamaz. Genç insanın önünde upuzun bir yol vardır ve bu ona sınırsızmış gibi görünür. “Kaç yılım daha kaldı?” diye düşünmeye başlayan insan orta yaşa girmiştir. 

Ben zamanı iyi kullanan insanların arasında Walter Benjamin’i görürüm. O bir kent gezginidir, yani “flaneur“dür. Bu terim Fransızca’daki “flaner” fiilinden türemiştir. Terim, 19. Yüzyıl Fransa’sında edebi ve felsefi çerçevede serbest zamanında yürüyen bir entellektüel figürüyle ilişkilendirilir. Charles Baudelaire “flaneur” kelimesine entelektüel bir amaçla gezinen kişi olarak niteler. Böylelikle, Baudelaire “flâneur”ü kentle ilgili deneyim edinmek ve öğrenmek için şehri dolaşan kişi olarak tanımlamış olur.

Kent ve sokaklar bir “flaneur“ün yol haritasında önemli bir yer tutar. Kentin caddelerini, sokak ve pasajlarını arşınlar. Amacı kentin tarihi geçmişini kayıt altına almaktır. Geçmişin bilgisini geleceğe taşımak önemlidir. Kolektif hafıza yok olmamalıdır, çünkü o insan oluşumunun tüm hikâyesinin depolandığı yerdir. Yaşanan her an tekrarlanmayacağına göre ve zaman içinde başka bir şeye dönüşeceğine göre kayıt tutmak önem kazanır. Bu tutkunluk halini alır, öyle ki bu merakı bir iz sürme merakı olarak da yorumlanabilir. Sokak, kent, caddeler, pasajlar, yakın ve uzak geçmişin olduğu kadar şimdinin ve şu anın izdüşümlerini taşır. 

Meydanları, kentin içinde oluşan önemli toplumsal olayların tanığı olarak kentin kolektif belleğine yer alırlar. Farklı sosyal grupları bu meydanlarda bir araya gelirler, banklara oturmuş kentlilerle dolup taşan bu meydanlarda kaynaşırlar. Meydanların, trafikten uzak olması da kentlilerin açık havada zamanlarını geçirdikleri alanlara dönüşür. Aynı zamanda meydanların, demokrasinin de güçlenmesinde önemli misyonları da üstlenirler. 

Kentlerin meydanlarla olan ilişkisini Cem Karagözlü, 2 Mayıs 2013’teki “Kentin Düğüm Noktaları: Meydanlar” adlı yazısında şöyle yorumluyor:

“Kentler insanlar gibidir, bir bedeni bir ruhu vardır. Böyle baktığımızda tiyatrolar, kütüphaneler, müzeler nasıl şehrin ruhu ise, meydanlar da şehrin bedeninin bir parçasıdır. Tıpkı kaldırımları, sokakları, kıyıları gibi. İster ülkemizde, isterse yabancı bir ülkede olsun, o ülkeyi keşfetmeniz için mutlaka meydanlarda zaman geçirmeniz gerekir. Restoranına, kafesine oturup soluklanmanız, o şehrin kokusunu içine çekmeniz gerekir. Roma’ya gidip, Fiori meydanında oturup kahve içerken pazarcılar, çiçekçiler arasından Giordano Bruno’nun yakıldığı yerdeki heykeline bakıp o dönemin bağnazlığını bugüne bağlayıp düşünmezseniz Roma eksik kalır.”

Cem Karagözlü’nün altını çizdiği gibi meydanlar kentin geçmişiyle geleceği arasında bir köprü vazifesini görürler. Dolayısıyla meydanlar bir kentin tarihinin bir göstergesine dönüşürler. Dünya tarihine göz gezdirirsek kentin bir anlamda “simgesi” haline gelmiş “simge meydanlar” vardır. Örneğin, Taksim Meydanı “Cumhuriyetin simgesi”dir. Uzak geçmişte Bizans’a, Osmanlı ve yakın tarihimizde önemli olaylar tanıklık etmiş Sultan Ahmet Meydanı da bu meydanlardandır. 

Şehir plancısı Kevin Lynch, “Kent İmgesi” (The Image of the City) adlı yapıtında, isimleri yer aldıkları kentlerin adı ile özdeşleşmiş öğelerden bahseder. Eiffel Kulesi Paris ile San Marco Meydanı Venedik ile, Topkapı Sarayı ve Mimar Sinan’ın camileri İstanbul ile, Empire State ve Manhattan’ın gökdelenleri New York ile özdeşleşmiş simgelerdir. Bu listeye İzmir’in Konak Meydanı’nı ve Cumhuriyet Meydanı’nı da dâhil edebiliriz. 

Konak Meydanı’nda yer alan Saat Kulesi ve yakın çevresi buluşma, dinlenme alanları ile kentlilerin yoğun yaşadığı alanlardır. Bugün meydanın merkez noktasında, biri Batı kültürünü ve onun reformist anlayışını temsilen yapılmış olan Saat Kulesi, diğeri İslam kültürünü tanımlayan Yalı Cami olmak üzere iki tarihsel öğe bulunur. Her iki öğenin birbirlerine çok yakın ve eşdeğer konumda yer almaları Konak Meydanı’na İzmir kenti açısından farklı bir anlam yükler. 

Gerek Batılı, gerekse İslam kenti olarak İzmir’de yüzyıllardır süregelen farklı kültürlerin birlikteliğinin ve bu sentezin kentsel mekâna yansımasında “dönüştürülmüş bir kamusal alan” olarak Konak Meydanı, özelde İzmir’in genelde ise Türkiye’nin yeni yüzünü sergiler. Ancak bu meydanı daha değerli hale getiren tarihe sahne olmuş olayların kentliler için daha değerli kılar. Türk direnişinin burada başlamasıyla 9 Eylül 1922’de Hükümet Konağı’nda göndere çekilen bayrak İzmir erken Cumhuriyet Döneminin resmi ideolojisinin temsili olmuştur. 

Kent Konak Meydanı’ndan doğru büyüyerek ilerler. Kalabalık tembelce akıp geçer önünüzden; söylemesi garip gelse de, ancak belli belirsiz görebilirsiniz onları; insanlar hafif bir karmaşa içinde geçip giderler önünüzden. Kent bir karınca yuvası gibi bu alanda kaynaşır. Birtakım sözler, insanların ayak sesleri yankılanır. Görülmesi gerek işler vardır, ödenmesi gereken eski borçlar, arayıp bulunması gereken ilişkiler… Bir yandan bir sevinç çığlığı atarak coşkuyla kucaklaşan eski dostları görürsünüz. 

Biraz ilerinizde cep telefonundan çıkan küçük tıkırtılar arasında konuşmaları duyarsınız. Daha geride seyyar satıcıların haykırışları. Saçları, kaşları kirpikleri toz kir içinde on yaşlarında üç çocuk. Dudakları çatlamıştır. Üçünün de giysileri kirli, paramparça, salkım saçaktır. Sürekli hareket halindedirler. Gülüşleri apaydınlıktır. Dost canlısı çocuklardır. Konuşuyor, gülüyor, bir şeyler anlatıyorlardır.

Aşk olağanüstü gösterişli bir çiçek değil midir? İşte yüzleri yaşama dönük, sarmaş dolaş yürüyen sevgililer, kendilerini gökkuşağı kadar ağırlıksız duyumsuyorlardır. Bir kuş sürüsü havada zikzak yaparak uçar. Kuşlar havada sağa sola bir iki kere kendi etraflarında dönüp durduktan sonra birden ok gibi fırlayıp kentin üstüne doğru gözden gider. Deniz durmadan değişir, mordan yeşile, yeşilden maviye camgöbeğine geçer. Vapurlar, motorlar, sandallar denizin üstündedir. İki büklüm olmuş ak saçlı yaşlı bir kadın kendi kendine söylene söylene bastonuna tutunarak sendeliyordur.

Konak Meydanı’nın kocaman bir yüreği vardır. Kollarını açmış bekler size sarılmak için. Meydanın önünde her şey, her şey vardır. Türlü türlü alet satanlar, akla hayale gelmedik icatları bağırarak kalabalığa anlatanlar. Türlü sesli, türlü biçimde, türlü giyimli insanlar… Hiçbirisi ötekine benzemez. Gezgin satıcılar, işportacılar… Simit satanlar… Kundura boyacılığı yapan bir delikanlı.

Korkunç küfürler savurarak yalpalayarak yürüyen yaşlı bir kaçık. Deli olduğu her halinden bellidir, kimse ona sataşmaz. Birden kalabalığın arasından fırlayan pis bir çocuk onu kolundan çeker. Kadın birden sakinleşir, çocuğun elini tutup arka sokaklardan birine saparlar. 

Arka planda sanki ipek üzerine kayarmış gibi ilerleyen bir gemi pek dikkat çekmeden sessizce çıkıp açık denize yönelir. Minarelerin arasından yükseklere doğru uçan kumru sürüleri. Çeşitli küçük işlere koşuşturan adamlar. Bütün bunlar İzmir’in parçalarıdır. 

Yalnızca ara sıra karmakarışık bir sürü kafa arasında canlı bir baş, öz önce susmuş olan dudaklarda biçimlenen bir gülümsemeyle bölünen yarım bir yüz, bir adım atmak üzere öne uzatılan bir ayak ilişir gözünüze. Kimi zaman suskun bir kalabalık olarak dikilip uzun uzun bekleyen kaygı dolu yüzler görürsünüz. Bir taraftan müezzinin minareden yayılan sesi çalınır kulağınıza. Bu ulu yakarış meydanı bir baştan bir başa dolaşır.

Tüm bunlar sokak yaşamından sahnelerdir. Kent gözünüzün önünde tüm devinimiyle uzanmaktadır. Meydanın parlak renkli dağınık yaşamında görülen manzaralardır. Meydan sanki burada kentin efendisidir. Tüm bu görüntüler yaşamın kendisidir, yaşamın kesintisiz akan ırmağıdır.

Kent beni kışkırtır, zaman bana yetmez. Dakika beni sıkıştırır, saniye benden kaçar. Kentin ritmi beni sürükler, ezgisi beni büyüler. Günün parçaları arasında farklılıklar yakalamak için gözlerimi nereye çevireceğimi bilemem. Kenti seyre dalarım. Cebimde denizde bir balığın zıplayışını, Karşıyaka vapurunun düdük sesini, Büyük Saatin yelkovanının hareketini saklar evin yolunu tutarım.

Gaston Bachelard “Mekânın Poetikası”nda evi bir mutluluk mekânı olarak tarif eder. Bu mekân sahip olduğumuz, sığındığımız, bizi kendine çeken bu mekâna ait imgeleri, bu imgelerin düşsel değerini inceler. Evi bir çocuk için koruyucu sınırlar oluşturduğunu, çocukta anıları ve düşleri barındırdığından söz eder. Benim için de kent böyle bir imgedir. Filmleri, yıldızları ve denizi seyrettiğimiz gibi, bir manzarayı hayran hayran seyrettiğimiz gibi, seyretmemiz gerekir içinde yaşadığımız kenti. Tüm kaygılardan arınmış, saf bir an yakalarsınız. Kentin belleğine  doğru çekilirken, siz de kendi içinize doğru çekilirsiniz. Kent bizim içimizde başlar, bizim içimizde biter.

RELATED ARTICLES
- Advertisment -
 

EN ÇOK OKUNANLAR