Sihirli bir dil duayeni

Bugün Kent-Yaşam okurlarını çok keyifli, çok değerli bir insanın ruhuna, kalbine getiriyorum. Ağzınızda leziz bir tat bırakacak sohbet sizleri bekliyor. Türkiye’de on binlerce öğrenci yetiştirmiş o öğretmen, kim bilir belki bir zamanlar Trabzon’da belki de uzun yıllar yaşadığı İzmir’de karşınıza gülümsemesiyle çıkıvermiştir. 

Ülkemizde büyük bir çoğunluk İngilizce öğrenme ya da konuşma konusunda zorluk yaşamıştır. Sizleri tanıştıracağım o özel isim, engel tanımayan, bütüncül bakış açısıyla yeniliklere açık, entelektüel, sanatla yoğrulmuş, yaşamı tüm güzellikleriyle karşılayan Sevil Alp. Dijital platformda Kent-Yaşam için bir araya geldik. 

– Hoş geldiniz Sevil Hocam. Nasılsınız?

– Teşekkür ederim. Seni tekrar görmek çok güzel. Eskiden büyüklerimiz “Sağlık olsun” derlerdi. Şu son dönemlerde gördük ki gerçekten sağlık çok önemliymiş. 

– Binlerce öğrenci yetiştiren özel bir insansınız. Peki Sevil Alp nasıl bir eve doğdu? Biraz bize doğdunuz evi, çevrenizi anlatır mısınız? İlkokulu nerede okudunuz? En çok neyi yapmaktan mutluydunuz?

– Ben memur bir ailenin çocuğuyum. Biz uzun zaman babamın görevi gereği İzmir’in ilçelerinde yaşadık. Babam tahrirat katibiydi, yazı işleri müdürü gibi düşünmek lazım. Daha sonra da İzmir Valiliği’nde özel kalem müdürü olarak çalıştı. Annem ilkokul öğretmeniydi. Daha çok Torbalı’da yaşadık, sonra Selçuk’ta, ama babam görevi gereği daha başka ilçelerde de bulundu. En son 1967’de İzmir’e geldik, ben de tahsilime İzmir’de devam ettim. Alsancak’a yerleştik. Gazi İlkokulu’na devam ettim. 

– Şimdi çocuk Sevil’i anlatır mısınız, Hocam? Nasıl bir çocuktunuz, neleri yapmaktan hoşlanırdınız?

– Hiç yaramaz bir çocuk olmadım. Akıllı bıdıktım galiba, okumayı seven… O zamanlar dergiler, önemliydi. Doğan Kardeş okurdum. Bizim seyahatlerimiz olurdu İzmir’e, trenle, bulunduğumuz ilçelerden. O yolculuklarda en sevdiğim şey bulunduğumuz istasyonlardan kitap alıp okumaktı, bu çok keyif verirdi bana. 

Eğitimime Türk Koleji’nde devam ettim. İzmir’in iyi okullarından biriydi, hatta o yıllarda en iyi okuluydu, öğretmen kadrosu çok iyiydi. Bu sayede çok iyi bir yabancı dil eğitimi almış olduk. Belli sorumluluklar yüklendik. Şimdi hala Türk Koleji’nden arkadaşlarımla birlikteliğimiz devam ediyor. O dönemde verilen sorumluluklar bizi, o kadar şekillendirmiş ki hayatı algılarken veya hayatın içindeyken yolumuzu bulurken o sorumlulukla hareket etme ihtiyacı duymuşuz. Hala daha o normlardan çok fazla çıkamıyoruz. Bunu bir taraftan da sevinerek söylüyorum, çünkü hem Türkiye’nin aydın, belli bir eğitim almış, Cumhuriyet dönemi insanları olarak bu sorumluluklar önemli ve hala bunu o bilinçle sürdürüyor olmayı önemsiyorum ben. Dünyayı algılamamız o yıllarda şekillendi. Doğru şekillendirmişler. Doğru yönlendirmişler bizi. Bundan dolayı da oradaki eğitimcilere teşekkür ediyorum. 

– Sevil Hocam, her ikimiz de Özel Türk mezunuyuz. Benim annemin kararıydı bu okul. Ben ilkokulumdan hiçbir arkadaşımın Özel Türk’e gitmemesinden korkmuştum. İlk önce karşı çıkmıştım. Sizin Özel Türk’e geçişiniz nasıl oldu? Kim istedi? Siz Özel Türk’ü istiyor muydunuz?

– Annem öğretmen olduğu için belli bir araştırma yapmış o dönemde. Ben de çok bilinçli değildim ama annem beni bir koleje vermek istemiş, kolejler araştırıldığında da Türk Koleji en iyisiymiş. Biraz da eve yakınlığı önemliydi çünkü ben İTK Alsancak Şubesi’nde okudum. Türk Koleji’nde çok severek okudum ben. Çok iyi de bir arkadaş grubumuz vardı. Alsancak’ta oluşu, eve yakınlığı, oradaki öğretmen kadrosu büyük avantajdı benim için. Kurallar vardı okulda, sen de çok iyi biliyorsun. 

– Evet Sevil Hocam, çok disiplinli bir okul, ama orayı nasıl yaşadığınız önemli. Siz bu okulu nasıl yaşadınız?

– Evet, “kızlar erkekler bir araya gelemez”, “o yokuş çıkılmaz” gibi çok sayıda kural vardı. Bütün bunlara rağmen bizim o dönemden çok iyi erkek arkadaşlarımız da oldu. Biraz faal bir öğrenciydim sanırım. Faaliyet yapıldığında bir araya gelebiliyorduk. Ek dil olarak Almanca görüyorduk. Almanca derslerine birlikte katlıyorduk. Açıkçası onun dışındaki “Eteğin boyu şu kadarmış, kaşını almışsın, gömleğini şöyle giymişsin” gibi kurallar beni çok da etkilemedi. Arkadaşlarımla birlikte aldığımız eğitime odaklanmıştık. Tabii çok destekleyici bir çevre vardı. Arkadaş çevresinden bahsediyorum burada. Güle oynaya bitirdik biz okulu. Türk Koleji’ndeki kısıtlamalar, bizi çok fazla etkilemedi. Biz okuldan çıktığımızda da çok eğlenirdik, okulda da çok eğlenirdik. Troleybüsle gidip gelirdik. Onlar çok keyifli anılarımız olarak halen aktiftir. Hala daha toplandığımızda o günlerden bahsederiz. Hiç kötü andığımız öğretmenimiz yok. Enteresan değil mi? Mutlaka bu insanlar bize bir şeyler yapmış olmalı… O dönemde bu işin sıkıntısı çekilmiş olmalı. Yine de onları güzel anıyoruz, güzel yönlerini görüyoruz, güzel anılarımız kaldı bize. Türk Koleji’nin o yıllardaki tavrı bir tarafa, birtakım kısıtlamaların dışında birey olarak verdiği çok şey var. Kendine güvenli öğrenci yetiştirmek gibi, dünyayı doğru algılamak gibi, çağdaş insan olmak gibi, birileriyle tartışabilmek gibi, kendi fikrini söyleyebilmek gibi, Cumhuriyete sahip çıkmak gibi… Bunlar önemli değerler. Bu değerleri de ben açıkçası orada kazandığımı düşünüyorum. Bayağı demokratik ortamlar vardı. İyi bir öğrenciliğimiz oldu o yıllarda. Sonra Türkiye’nin değişen ve gelişen yapılanmasıyla ilgili 70’li yıllarda politik sıkıntılarla birlikte üniversite yıllarımız zorlu geçti. 

– Tiyatro, sanat etkinliklerine katıldınız mı? Sizi çok etkileyen bir etkinlik oldu mu?

– Tiyatro oyunlarında yer aldım ben. “Virgülün Başından Geçenler” diye bir oyunumuz olmuştu. Ülkü Tamer’in yazdığı bir oyundu. Ortaokul yıllarımızda çok keyifle oynamıştık. 

– Kim yönetmişti Hocam oyununuzu, Cahit Gürkan mı?

– Melih Ergen yönetmişti. Melih Ağabey, şimdi İstanbul’da diye biliyorum. Melih Ağabey, çok değerli bir insandır. Bizim hocamız vardı, Sabiha Ergen. Daha sonra rahmetli olmuştu, onun oğluydu. Tiyatro eğitimi de vardı, o yönetmişti oyunumuzu. Çok keyifli bir şekilde anarım o dönemimi. Güzel ve değerli anılarımdan biridir. 

– Özel Türk’ün bandosu İzmir’de çok meşhurdur. Siz bandoya katıldınız mı? 

– Biz Alsancak’ta olduğumuz için o provalara gidip gelmek zor oluyordu. Katılamadım, ama bandoyu severdik. O 23 Nisan’larda, 29 Ekim’lerde bandonun gösterişli resmi geçidi çok efsaneydi, bizi heyecanlandıran etkinliklerdi. 

– Özel Türk’ten mezun olmak, kep töreni, balosu çok anlı şanlı süreçlerdir. Siz İTK Balosu’nu nasıl yaşadınız, neler hissettiniz?

– Evet çok güzeldi. Kep töreni, balo vardı. Hepsine katıldım. Okul güzeli seçilirdi. Mezuniyetin okulda kutlanan kısmı çok güzel olurdu, çünkü bir geleneksel yemek verilirdi, hoş sohbetler olurdu. Güzel anılardı. Belki Türk Koleji’nde okuyan herkesin çok iyi anıları olmayabilir, ama biz okulu sevdik, okuldan keyif aldık… Çok da canımızı sıkmadı, yok efendim eteğin boyu kısaymış gibi konular. Eğitimde aslında bunların yeri yok. Şekilci şeyler, “O çorabı giydin” gibi söylemler. Öğrenciyi çok da sıkmamak lazım. Kafasının içindekiler önemli sonuçta. Tabii disiplin, genel hal, tavır kazanılması için de gerekli, diye düşünüyorum açıkçası.

– Üniversite sınavı geldiğinde ne yapmak istediğinizi biliyor muydunuz? Buca Eğitim Enstitüsü İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nü nasıl seçtiniz?

– Evet, ben Buca Eğitim Enstitüsü İngilizce Öğretmenliği Bölümü mezunuyum. Sonra bir lisans tamamlama süreci oldu. Biz Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen olmak üzere okuduk. Eğitim enstitüleri o zaman şöyleydi; Pazartesi sabahları İstiklal Marşı, ardından Öğretmen Marşı söylerdik. Cumartesi günleri yarım gün eğitim vardı. Yine okulu öyle kapatırdık. Önce İstiklal Marşı, sonra Öğretmen Marşı’yla… Yani zihniyet şu; öğretmen yetiştiriyoruz, o motivasyonu da vermek lazım. Gerçekten mezun olduğumuzda fişek gibi o oraya atandı, bu buraya atandı, her yere gittik. Benim ilk çalışma yerim Trabzon Beşikdüzü Öğretmen Lisesi’dir. Oralara severek, isteyerek gittik ve oralarda öğretmenlik yaptık. Türkiye’de İzmir’den 24 saat uzaklıktaki bir yere gidiyorsun, ilk defa öyle bir çevreyle karşılaşıyorsun, ama bunları hep vatansever bir öğretmenin vazifeleri olarak gördüğümüz için göğüsledik. Belli sıkıntıları da göğüsledik, çünkü öğrenci yetiştirme aşkıyla yanıp tutuşuyorduk. İyi insan yetiştirmek, moral değeri yüksek insan yetiştirmek istiyorduk. Bunlar önemli şeylerdi. 

– Trabzon sizi nasıl karşıladı Hocam?

– Orası öğretmen lisesiydi. O yıllarda öğretmen liseleri dört yıllıktı. Öğrencilerin yaşları bize yakındı. Ben 21 yaşında mezun olup gittim. 20-21 yaşında öğrencim vardı. Aynı yaşta öğrencim vardı yani. Ben yabancı dil öğretmeni olduğum, o dönemlerde de az bulunduğu için öğrenciler yabancı dil dersini severlerdi, ilgi duyarlardı. Bir de dil eğitimi eğlencelidir, caziptir. Bol miktarda malzeme kullanırsın, çocukları konuşturursun… Konuşmaya yönelik eğitimi vermeye çalıştık. Çocuklara değişik geliyordu, seviyorlardı. İyi karşılandık. Tabii öğretmen okullarının lojmanları vardı. Kapalı bir çevredeydim. Halkla çok bir arada olmuyorsun. Öğretmen arkadaşlarımla, onların çocuklarıyla ve yatılı okul olduğu için öğrencilerimle birlikteydim. Yatılı öğrenci biraz zordur. Onlar ailelerinden uzaktadır, çeşitli sorunları olur. Okulda kız öğrenciler vardı. Keyifli günlerdi. Trabzon’da rahattık, çevreye gezilerimiz olurdu. Trabzon’u, çevresini ve insanını tanımış, görmüş olduk. Dört sene önce bir Trabzon gezisine katıldık, ailecek. Çok merak ettim, “Acaba Beşikdüzü’nü nasıl göreceğim şimdi?” diye… Yıllar geçmiş o günlerden bugüne. Tabii 1975’ten bahsediyorum. Yollar değişmiş, deniz kenarına yeni yollar eklenmiş, okulu gördüm, tanıdım ama! Çok duygulandım. Yıllar geçmiş üzerinden ve ilk çalıştığım, ilk öğretmenlik deneyimimi gerçekleştirdiğim yeri gördüm. Zor günler de geçirdik çünkü Türkiye’nin zor günleriydi. Siyasetin keskin olduğu zamanlardı, biraz aydınlık insanlarsanız, üzerinize geliniyordu. Oralarda daha çoktu. Biz İzmir’de bilmeyiz o ayrımları. Oralarda daha yoğun yaşanıyordu. Biraz üzerimize gelindi açıkçası, ama Türkiye’nin sıkıntıları bitmiyor. Hala aynı sıkıntılar içerisindeyiz. O günler güzel geçti. Öğrenci odaklı olup “Onlara daha fazla ne verebilirim?” diye düşündüm. Halen Trabzon’dan öğrencilerimle görüşüyorum, telefon görüşmeleri yapıyoruz. Onlar da torun sahibi oldular. Çok keyifli anılarım var Trabzon’la ilgili. 

– Kaç yıl kaldınız Hocam orada?

– İki yıl kaldım orada. Sonra Erzincan Kemah ilçesi deneyimim var. Ardından İzmir’e geldim. İzmir’de bir süre devlet liselerinde çalıştıktan sonra Tevfik Fikret Lisesi’nde göreve başladım. Tevfik Fikret Lisesi çok uzun sürdü. 20 yıla yakın Tevfik Fikret’te görev aldım. 

– Nasıl karar verdiniz İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi’nde çalışmaya Sevil Hocam? Fransız ekolünden gelen bir okulda neden İngilizce öğretmeni olmayı tercih ettiniz?

– İngilizce öğretmeni aradıklarını duymuştum. Biraz da kolej, özel okul istiyordum artık. Çünkü dil öğretmenleri kendilerini geliştirmekten hoşlanır. Devlette çok fazla o şansı bulamıyorsunuz ama özel okullar o şansı veriyor, çeşitli etkinliklere katılıyorsunuz, dil geliştirme kurslarına katılıyorsunuz, yurt dışı şansı olabiliyor, istediğiniz yabancı yayını takip etme imkânı buluyorsunuz, istediğiniz kitabı seçme şansınız oluyor. Devlet okullarında bu imkanlar daha kısıtlı halde. Dolayısıyla böyle bir arayışım hep vardı ve Tevfik Fikret’in aradığını duyunca başvurdum, oldu. Çok da severek çalıştığım bir okuldu. On yıl öğretmenlik yaptıktan sonra idareci oldum, öğretmenliğim devam etti. Ama başka sorumluluklar üstleniyorsun idareci olduktan sonra. Özel okullarda idareci olmak zor bir iştir, veliyle çok muhatapsın. Onların istekleri bitmez, ama keyifliydi. İyi bir kadroyla çalıştık. O çok önemli bir şey. İyi bir idari kadro ve iyi bir öğretmen kadrosuyla çalışmak önemlidir. Okul biterdi, biz okuldan ayrılmak istemezdik örneğin. Sohbetlerimiz devam ederdi. Çok entelektüel arkadaşlarımız vardı, dönemin çok okuyan, yazan insanlarıydı. Halen görüşürüm onlarla. Hepsi mesleklerinde, alanlarında önemli insanlardı. Onlarla olmaktan her zaman çok keyif aldım. Sosyal etkinlikleri çok olan bir okuldu. Öğrenciyi başarılı – başarısız diye ayırmak yerine akademik başarısı olmayan öğrenciyi sosyal etkinliklere yöneltmek ve orada değerlendirmek gibi bir anlayış hakimdi hep. Bu da bize öğrenciyi daha yakından tanımak, toplum önünde onu daha değerli hale getirmek ve kabul ettirmek gibi birtakım imkanlar veriyordu. Yine orada tiyatro devam etti, şiir geceleri sürdü. Bugün bildiğimiz pek çok sanatçıyı yetiştirdik. Sıla bunlardan biridir. 

– Başka kimler var Sevil Hocam?

– Gözde Kansu. Gökhan Horzum, senaryo yazarı. Zeynep Beşerler. Ben öğretmeni olmadım, ama Edis yine TFL Mezunudur ve son yılların önemlilerinden. Şu an atladığım isimler vardır. Çok sayıda önemli isimler yetişti orada. 

– Ve Hocam, ben 2001 yılını hatırlıyorum. 

– Evet 2001 deyince macera başlıyor! 

– Gerçekten bir maceraydı hocam. Bizim de aynı yolda yürüdüğümüz süreç başlamış oldu, İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin kuruluşu ve ilk adımların atıldığında yine siz vardınız. Banu Barutlu Hoca’nın müdürü olduğu Yabancı Diller Yüksekokulu’nda siz müdür yardımcısı görevindeydiniz ve ilk temelleri atıyordunuz. Üniversite İngilizce eğitim veriyordu. Sonra da üniversite İngilizce eğitimiyle çok değerli başarılar kazandı, çok iyi gençleri yaşama hazırladınız. Nasıl kriterler koymuştunuz? Bir vakıf üniversitesinde yabancı diller yüksekokulu nasıl olmalıydı? Neye önem vermiştiniz? Bize biraz bu konuyu açar mısınız? 

– Bu konuda Banu Barutlu Hocamın emeği, tecrübesi ve bilgi birikimi kesinlikle çok önemliydi. Çok önemli katkıları vardı. Kendisi o zaman Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Yabancı Diller Yüksekokulu Müdürlüğü’nden ayrılmıştı. Rektör Hocam Prof. Dr. Attila Sezgin de Banu Hoca’yı uygun görmüş üniversitenin yabancı diller müdürlüğüne. Çok da iyi olmuş aslında. Çok iyi bir isimdi çünkü Banu Hoca, geldiğinde bütün bilgi birikimiyle geldi. Bunları bize sundu. Birlikte yapılanma konusunda karar verdik, ama açıkçası söyleyebilirim bu bir küçük ODTÜ modeli oldu ilk başta. Sonra revizyonlara uğramış olabilir, ama ilke olarak başarılı ve denenmiş modelin uygulanması tabii ki daha doğruydu, yeni bir macera aramaktansa. Çok az kişiyle başladık biz. 20 kişiyle başlandı. Eğitime başlamadan önce bütün bir yazımızı bu hazırlıklara verdik. Banu Hoca, Ankara bağlantısı olduğu için gidip geliyordu. Biz burada o kadroyu toparladık. Rektör Hocamız Prof. Dr. Attila Sezgin, Mütevelli Heyet Başkanımız Ekrem Demirtaş, kadro seçiminde karar verdiler ve kadro oluştu. Eğitimde önemli olan eğitim modelini oluşturmaktır. Müfredat diyelim biz ona… Müfredata etki edebilecek öğretmen kadrosunu oluşturmak artı hangi kaynaklar kullanılacak, yardımcı olacak kitap ve ödevler, araç gereçler, eğitim açısından donanım gibi başlıklarda özellikle durduk. Yabancı dillerde nasıl bir örgüt yapısı oluşturacağız ki hem öğretmen ayağı hem öğrenci ayağı ilerlesin? Bütün bunlara tartışarak karar verdik. Banu Hoca çok demokrattır, her türlü fikrimizi söylememize izin verdi. Biz de görüşlerimizi her ortamda sık sık bildirdik. Bizim yapılanmamızda müdür, müdür yardımcısı, altında koordinatörler sıralaması izlendi. Bu çok önemliydi çünkü koordinatör dediğimiz arkadaşlarımız, donanımlı, eğitimde tecrübe sahibiydiler. Onlar öğretmenleriyle ve sorumlu oldukları öğrencileriyle iletişimi hiçbir zaman koparmadan hep doğru bilgiler aktardılar yukarıya doğru. Dolayısıyla sorunlar bu şekilde doğru kanallardan gelince onları çözmek de kolay oldu. İlk başta az öğrenciyle çalıştık. Az öğrenci dediğimde de okulun çoğu bizdeydi yine… 

– 295 öğrenci gelmişti ilk yıl sanırım üniversiteye, değil mi Sevil Hocam?

– Evet, 295 öğrenci gelmişti. Tabii bölüme geçen öğrenci daha az, ama hazırlık sınıfı okuyan öğrenci daha çoktu. Yeni oluşumlarda hep bir heyecan oluyor. Bence o heyecan bize hep doğru şeyler yaptırdı. Heyecan derken, heyecanla birlikte araştırma… “Etrafta ne oluyor? Nasıl bir şey yapabiliriz? Nasıl bir model uygulanmalı? Öğrenciye ne verebiliriz? Bilgi artırıcı neler olabilir?” soruları hep araştırdığımız ve aklımızdaki konulardı. Bunlar hep deneme yanılmayla oluyor tabii. Birinci yıl bitiyor, haydi eleştirilere bakıyorduk. “Neyi doğru yaptık, neyi yanlış yaptık?” diye sorgulayıp neyi nasıl daha iyi yapabiliriz düşüncesiyle baktık. Böylelikle 200’ler binleri buldu. Ben on yıl görev yaptım İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde. Daha sonra oğlum Yiğit’le birlikte International House Dil Okulu’nu kurmak için ayrılmak durumunda kaldım. Ama o on yıl hayatımın en keyifli zamanlarıydı diyebilirim. Üniversite tecrübem yoktu daha önceden, ama Banu Hoca çok tecrübeli bir idareci olduğu için pek çok şeyi ondan öğrendim. Öğrenci İşleri Müdürü Nergiz Filiz’in katkılarını da söylemem lazım. Üniversitede idarecilik yaptım, üstelik özel bir üniversitede idarecilik yaptım. Sonuçta başımıza neler geleceğini çok bilmiyorduk. Olayları uçmadan, akılcı bir şekilde değerlendik. Bol bol toplantı yaparak, bol bol görüşerek, sorunları yakından takip ederek, öğrencilerle bizzat görüşerek çözdük her detayı. Bizim odalarımızdan öğrenci çıkmazdı. Mutlaka görüşür, mutlaka tartışırdık. Doğru yollar izlendi, doğru kişilerle başlanıldı ve gerçekten hazırlık eğitiminde ciddi bir başarı yakalandı. Üniversitenin İngilizce öğretimi benimsemiş olmasına hazırlıkta böyle bir eğitimin sağlanması İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin o yıllardan doğru işler yapmasına zemin hazırlamıştır diye düşünüyorum. 

– Kesinlikle Sevil Hocam. Çok büyük bir sıçrama tahtası oldu hazırlık öğrenciler için. Bölümlerindeki başarıyı da bu hazırlık sınıfındaki temel sağladı, fakat şu da çok güzel; kulaklarınızı, gözlerinizi kapatarak bir yöneticilik yapmadınız orada. Bunların hepsi açıktı. Dinlediniz, gördünüz, konuştunuz bu sayede çok ciddi başarılar elde etti bu okul. Öğrencileri hissetmeseydiniz bu başarılı yola girilmesi pek mümkün değildi herhalde hocam, değil mi?

– Doğru, evet, mümkün değildi. Gözümüzü kapatarak “Evet geçer” deseydik, geçici çözümlerle olmazdı. Dinlemek, anlamak, görmek lazım öğrenciyi. Nitekim müfredattaki, sistemdeki değişikler, öğrenci sıkıntılarından yola çıkılarak yapılmıştır. “Nasıl öğrenciyi daha başarılı yaparız, nasıl motive ederiz?” şeklinde sorular sorarak hareket ettik. Bu işe sürekli kafa yorduk. Sürekli güncelleştirmek, güne, öğrenciye uygun hale getirmekle ilgilendik. Tabii bunu, üniversitenin çıkarlarını düşünerek bu değişiklikleri yapabilmek önemliydi. Değişen bir yapıdır çünkü örgütler. Bir sistemle başlayıp on yıl aynısını sürdüremezsiniz. Öğrenci yapısı farklı, beklentiler farklı, vakıf üniversitesi olmasının bir farkı var. Öğrencinin aldığı puanın bile bir farkı var. Geldikleri okulların hangisi olduğunun bile bir farkı var. Giderek hazırlıktaki öğrencinin İngilizce seviyesinin daha başlangıç düzeyinde olduğunu gördük. Başta daha nitelikli öğrenci gelirken, ki akademik olarak demiyorum, İngilizce seviyesi olarak bahsediyorum, liselerdeki İngilizce seviyesinin belki daha beklentisiz hale gelmesiyle bu üniversiteye de yansıdı. O zaman sorumluluklar değişti, başlangıç seviyesindeki eğitimi gözden geçirmek gerekti. Her şey birbiriyle bağlantılı aslında. Sistem, öğrencinin yapısı, öğretmenin nitelikleri, öğrencinin beklentisi, üniversitenin yabancı diller yüksekokulundan beklentileri, yabancı üniversitelerle olan iletişim, bunların hepsi ağın bir parçası. 

– International House Dil Okulu’nda da değerli bir ilerleyiş serüveniniz oldu Sevil Hocam. Özellikle son yıllarda giderek önem kazanan CELTA eğitimlerine ağırlık verdiğinizi görüyorum. International House Dil Okulu’nda ne yapıyorsunuz? Son gelişmeleri bizimle paylaşır mısınız?

– CELTA ve DELTA kursları, yurt dışında geçerliliği olan kurumlar tarafından Teacher Training adı altında İngilizce öğretmenlerine yönelik eğitim programlarına verilen addır. Biz de International House İzmir Dil Okulu olarak CELTA ve DELTA kurslarını öğretmenlere vermek üzere yetkilendirilmiş durumdayız. CELTA, ”Certificate in Teaching English to Adults Speakers of Other Languages” ifadesinin kısaltılmışıdır. Başka mesleklerde olup İngilizce düzeyi yüksek olanlar için öğretmenlik fırsatı veren bir sertifikadır. İngilizce öğretmenleri içinse nitelik kazanmalarını sağlayan mesleki gelişim programıdır. Bu sertifikayı alan İngilizce öğretmenleri, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar öğretmenlik yapabilme imkanına sahip oluyorlar. Bu sertifika, Cambridge Üniversitesi tarafından onaylıdır. 

– Dil öğrenebilmek için çocukların, gençlerin, ailelerin ne yapmasını önerirsiniz? Nasıl bir yol izlesinler? Bu işin sihirli bir formülü var mıdır?

– Şimdi bakıyorum, okulların şöyle taahhütleri var; “En iyi dili biz öğretiyoruz” şeklinde. Daha çok özel okullar bu şekilde. Devlet okullarında tabii iş şöyle zor; sınıflar hala kalabalık, dolayısıyla çok kalabalık sınıflarda alıştırma yapmak, öğrencileri konuşmaya sevk edecek birtakım egzersizler oluşturmak yorucu ve öğretmen için zor olabilir. Artı iki yıldır pandemi gibi bir olay yaşıyoruz. Çocukların dil eğitiminin iyice aşındığını düşünüyorum. Neden? Çünkü dijitalde verilmeye çalışılan bir eğitimde sınıf ortamındaki gibi gelenekler yakalanamıyor olabiliyor. Sınıf ortamında olunmalı. Tabii ki teknolojik olarak yardımlar da bunun içinde. Teknoloji çok önemli dil eğitiminde. Bir görsel göstermekten hoşlanıyoruz, öğrencinin kulaklıkla dinlemesini teknolojiyle sağlıyoruz ama öğretmen – öğrenci iletişimi diye bir durum var. Dolayısıyla sınıf ortamında olması önemli. Ancak bu açıklar kapatılır diye umuyorum. Okulların bunun çok farkında ve “Nasıl daha iyi hale getiririz?” diye çaba içinde olduklarını düşünüyorum. 

Okul seçimi önemli, onu söylemem lazım. Çocuğumun iyi bir eğitim, iyi bir dil eğitimi almasını istiyorsam, okul seçimi önemli. Çünkü pek çok özel okul “öğretiyoruz” derken bakıyorsunuz, öyle bir öğrenme söz konusu olmuyor. Hepsi gayret içinde, şimdi burada okulları eleştirmek istemem, çünkü her birinin iyi niyetli çabaları olduğunu düşünüyorum. İngilizce müfredat İngilizce işlenmeli. Sınıfta Türkçe konuşan bir İngilizce öğretmeni olmamalı. O ortamı yaratmak lazım. Dil konuşulan ortamı yaratmak lazım. Çünkü bir İngilizce dersini bir matematik dersi gibi sunamazsınız. Orada yaşadığınız diyaloglar önemli, öğrenciyle iletişim önemli. O dilde iletişim kurmasını sağlamak zorundasınız siz. “İngilizce biliyorum” demek bence bu. O dilde iletişim kurabilmek gerekiyor. Bunun seviyeleri var. Yukarıya doğru gider. Ama iletişim kuramıyorsa, o dili bilmiyor demektir. Bu iletişim sadece sözlü değil tabii ki… Aynı zamanda yazılı hali de var. Ürettiğimiz dil öğretiminde konuşma ve yazma vardır. Diğerleri bizim aldığımız beceriler; dinleme ve okuma… Bunları yapıyoruz ama ne için yapıyoruz? Konuşabilmek ve yazabilmek için. Dolayısıyla bu dört beceri; dinleme ve okuma dediğimiz alıcı beceriler, ama konuşma ve yazma, bu becerileri üretken hale getirmektir. Yani bizim dinleyerek ve okuyarak aldığımız becerileri dilde üretken hale getirmemiz önemli. Bu noktada eğer bunu yapıyorsak başarıyoruz demektir. Okullarda dil eğitiminde durulması gereken nokta budur. Bu beceriler nasıl üretken beceriye dönüşecek? Asıl üzerinde durulması gereken konu bu. 

– Yani bu işin sihirli bir formülü yok hocam. 

– Biraz önce anlattım gibi doğru yapılanma diye. İşte hepsi işin içinde. Malzeme seçimi, doğru yapılanma, nitelikli öğretmen, programın doğruluğu da dahil, pek çok şey dil öğretimine etki eder. Öğretmenlerin kendilerini yetiştirmedeki çabaları da girer buna. Ve siz öğretmenlere öğreten bir örgüt müsünüz? Öğretmenleri kendi haline bırakıp “Sen nasıl öğretirsen öğret” mi diyorsunuz? Yoksa onları belli eğitimlerden geçirip, direkt uluslararası standardizasyonu düşünüp o normlara mı getiriyorsunuz? Ve bütün dünyanın algıladığı şeylerden sizin öğretmenleriniz de haberdar mı? Bu çok önemli. Yaşayan bir örgüt olmak lazım yani; “öğrenen-öğreten” bir örgüt, okul olmak gerekiyor. 

– O zaman “öğrenen-öğreten” öğretmenlere buradan selam olsun hocam. Sizinle çalıştığımız süreçte de tanık olduğum bir konu vardı; siz hem çok disiplinliydiniz, çok çalışırdınız hem de yerli yerinde eğlenerek, neşe içinde işlerinizi yapardınız. İşleri ve yaşamı daha keyifli hale getirme konusunda ciddi bir beceriniz vardır. Nasıl yapıyorsunuz bunu? Nasıl kazandınız bu beceriyi?

– Çalıştığın ortam önemli. Her çalıştığın yerde böyle eğlenceli tarafını bulamamak olabilir, ama bir taraftan da insanız. Sürekli bir ciddiyet, sürekli olaylara katı bakma hali insanı yıpratan bir durum. Biraz rahatlama gerekir iş ortamında diye düşünüyorum. Tabii bunu yapan kurumlar ve yöneticiler de var; “Eyvah elden gidiyor mu ciddiyet, disiplin?” Bu öyle bir şey değil, kişiler kendi sorumluluklarını bildikleri takdirde her şeyi rahatlıkla yapmayı becerebilirler. Yani bu işi aksatmak ya da ihmal etme anlamında bir şey olmaz. Hem de hiçbir zaman olmaz, ama keyifle yapmak işin başarısını da getirir. İstemeden yaptığımız hiçbir şeyde başarıya ulaşamayabilirsiniz. Olabilir, belki çok çalışarak başarabilirsiniz, ama o işten keyif almıyorsanız o iş zulüm haline gelir. Yapmaktan yorulursunuz, sıkılırsınız. Biraz da işin motivasyon kısmı bu. Birlikte çalıştığınız kişilerle o ortamları neşeli hale getirmek, yaptığınız işten keyif almak işin motivasyonu. Çok mutlu çalıştığımız saatler olurdu, hatırlıyorsun değil mi?

– Kesinlikle…

– Sabah 7’den gece 9’lara 10’lara 11’lere dek… Kuruluş yıldönümlerinde özellikle çok çalıştığımız, çok mesaiye kaldığımız zamanlar oluyordu. Ben Balçova’da sabah ezanını dinlediğimiz geceyi hatırlıyorum mesela. O derece çalışmışız düşünün. Bu tempoda çalışmak insanın doğası gereği birtakım rahatlamaları beraberinde getirmesi gerekiyor ki verimli çalışabilin. Belki bunu başarıyorduk. Bazen olur öyle kadroda iyi bir ruh yakalanır. Öyle bir hal yakalandı, o yıllarda da… Kuruluş heyecanıyla olan bir durumdu. Herkes heyecanlıydı. Herkes işini yapmaya çalışıyordu. Herkes üzerine koymaya çalışıyordu. O da insanı neşelendiren, güç veren bir durumdu. Yeni bir kuruluşta bulunmak… Yeni bir kuruluşa hizmet etmek… Keyifliydi, çok keyifli günlerdi. 

– O keyifli günleri hatırlamak iyi geldi Sevil Hocam. Biliyorum sizde çok keyifli anılar da var. Onlardan bir tanesini aklınıza gelivereni anlatır mısınız?

– Kuruluş yılında tabii okul tadilatta, güçlendiriliyor, verilen tarihte okul açılacaktı ama “Bizim 12 sınıfımız hazır olacak mı?” diye düşünüyorduk. Belli değildi. Tabii kuruluş aşamasında çok normal bir durumdu, ama planlarımız vardı. A planı, B planı, C planı gibi. “Olmazsa şöyle yapacağız, böyle yapacağız” diye tasarılarımız vardı. O gece bu vaziyette gittik, yattık, sabah kalktığımızda geldik. Ne olacağını bilmiyorduk. Üniversiteye ulaştığımızda 12 sınıfımız hazırdı ve bize verilen o koridordaki alanımızda eğitime başlamıştık. Bu çok güzel bir şey oldu, verilen tarihte başladık. 

– İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde birlikte uzun yıllar çalıştık Sevil Hocam. 10. kuruluş yıldönümü töreni için tüm İEÜ Ailesinin katılabileceği bir oratoryo yarışması hayalini kurmuştum. Siz de bu yarışmada en iyi sözleri yazarak birincilikle üniversiteye selamınızı vermiştiniz. O süreci ve yazdığınız oratoryonun sergilendiği 14 Nisan 2011 tarihinde yaşadıklarınızı anlatır mısınız?

– O süreçte öyle yoğunduk ki! Yabancı Diller Yüksekokulu’yla ilgili bir dünya proje, çalışmalar, sınavlar vardı. Bir dünya, her detay için hazırlık yapılıyordu. Pat diye bu oratoryo meselesi ortaya çıktı. Ben tabii bu konuda Ekrem Bey’in ne kadar titizlendiğini, hassas olduğunu yakın çalıştığımız için biliyorum. Bu konuda katkı konmasını isteyebileceğini biliyordum. Senin de tabii “Hocam, yapalım” teşviklerinle “Yapar mıyız?”, “Yaparız” diye birlikte senin odanda gelişen bir söz yazma süreci oluştu. İzmir’in kuruluşundan hareketle olayı üç evrede görüp, Türkiye’nin kuruluşu, ardından üniversitenin kuruluşuna gelen bir iskelet oluştu kafamızda, hatırlarsan. İskender, Pagos Dağı ile başlayıp üniversitenin kuruluşuna kadar geldi. Bunun ne derece alacağını bilmiyorum tabii o zamanlar. Biraz araştırdım. “Bir oratoryo sözü nasıl yazılır? Neler olmalı? Neler işlenmeli?” soruları kafamdaydı. Elimde de Ekrem Bey’in notları vardı. Üniversitede yaptığı her konuşmasından söylediği sözleri not etmiştim. Işık verici sözlerdi bunlar. Onları da araya katarak, metni oluşturduk. Hatta sen en son gün beni kolumdan çekerek oturttun, “Hocam, bu metin Ekrem Bey’in önüne, jüri üyelerine gidecek” dedin. 

– El yazısıyla aldığınız notlarınız vardı hocam. Öyle hatırlıyorum. 

– Evet, doğru hatırlıyorsun. 

– Hatta onları bilgisayara geçirdik o sırada. 

– Evet, senin katkın çok önemli, çünkü benim tıkandığım yerlerde sen girdin araya ve beraber oluşturduk diyebiliriz. Sonuç açıklandıktan sonra müzik, beste tarafına sıra geldi. Üniversitenin müzik danışmanı Alesker Abbasov oratoryoyu ele aldı, besteledi. Sahneye konmadan önce sen çok önemli bir hazırlık yaptın, dramatizasyonunu hazırladın. O gece geldiğinde biz çok heyecanlıydık. Ben bir de çok kimseye bahsetmemiştim. Haberi de sen vermiştin, “Hocam birinci oldu eseriniz” diye. Haber gelince söyledim. Ooo Yabancı Diller bir coşkuya kapıldı o gece. Alkışlar geldi. Beni çok gururlandıran, kurum adına onuncu yılında önemli bir esere imza atmak önemliydi. Birlikte yapıldı, özellikle seninle birlikte oldu. O tarafı da çok keyifliydi. Ben seninle çalışmaktan her zaman zevk aldım. Bir eser ortaya çıktı. Çok da güzel bir şey oldu. O sahneye konması, müzik tarafı, çocukların koydukları katkı… Herkes çok gururlandı diye düşünüyorum. Bize çok gurur veren bir çıktı oldu. 

– Üniversite o gece tam bir aile oldu sanki hocam. 

– Evet, çok güzel bir onuncu yıl kutlamasıydı. Ondan sonra bilmiyorum tabii, ben ayrıldım. Mutlaka güzel şeyler olmuştur, oluyordur, ama bizim yaşadığımız çok önemli olaylardan biriydi. Biz o dönemde bu önemli olayla imzamızı atmış olduk. Gurur kaynağı olarak duruyor. 

– Bizimle birlikte olduğunuz için çok teşekkür ederim Sevil Hocam. Sizinle geçirdiğim her sohbet doyumsuzdur. Bugün Kent-Yaşam okurları için sohbetimizi paylaşılabilir kıldık. Sizinle nice nice sohbetleri yapmayı diliyorum. 

– Ben de Kent-Yaşam okurlarına selam ve sevgilerimi gönderiyorum. Biz çok keyifli çalıştık. Sen çok önemli becerileri olan bir arkadaşımızsın. Her zaman takdir etmişimdir. Çalıştığın yıllar boyunca da üniversiteye katkılarının çok olduğunu düşünürüm. O yıllarda seninle gelişen halkla ilişkiler olsun, tanıtım programları olsun, bir dünya iş sayabilirim… Bunları onun için diyorum, ne kadar yorulduğunu gayet iyi hatırlıyorum. Üniversitenin temel taşlarından birisin. Sana bundan sonraki yaşamında da başarılarının devamını diliyorum, Kent-Yaşam’daki yazılarında da. 

– Bugün mutlu günlerimizin, anılarımızın bir kez daha üzerinden geçtik Sevil Hocam. Öğrenmek, öğretmek, çalışmak ve yaşamak eğlence, keyif içermeli, diye düşünürüm her zaman. İnsanı mutlu kılmalı. Mutluluk yayıldıkça yayılmış ve Kent-Yaşam okurlarına ulaşmış… 

***

İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin 10. Yıl Oratoryo Söz Yarışması sonuçları bu haberle duyurulmuştu. 

İEÜ yazarını buldu

Kuruluşunun onuncu yılına çok özel etkinliklerle hazırlanan İzmir Ekonomi Üniversitesi, düzenlediği “10. yıl oratoryosu” söz yarışmasında aradığı yazarını buldu.  14 Nisan’da gerçekleştirilecek olan büyük kutlamada sahnelenmek üzere açılan söz yarışmasına katılan eserler, İzmir Ekonomi Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Ekrem Demirtaş’ın başkanlığında toplanan jüri tarafından değerlendirdi.

10. Yıl Oratoryo Söz Yarışması jurisi

Değerlendirme sonrasında Yabancı Diller Yüksekokulu Müdür Yardımcısı Sevil Alp’in yazdığı “Bir Düş Gördüm” adlı eser, bestelenerek sahnelenmek üzere birinci seçildi. İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin kuruluş aşaması ve 10 yıllık başarılı geçmişini anlatan oratoryonun gelecek yıllara kalıcı bir eser olarak bırakılması hedefleniyor. Birincilik kazanan eser, başarılı müzisyen Alaskar Abbasov tarafından bestelenerek, 14 Nisan’daki Kuruluş Yıldönümünde öğrenciler tarafından sahnelenecek. Başkan Ekrem Demirtaş ile birlikte Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Oğuz Esen, İEÜ Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Fikret Yılmaz, İEÜ Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Ekim Sevindi, Öğrenci Dekanı Mine Kayıcan ve İEÜ Müzik Danışmanı Alaskar Abbasov tarafından yapılan değerlendirme sonrasında ilk üç eser ve jüri özel ödülü sahibi eserler belirlendi. Yarışma sonrasında Sevil Alp birinci, Mehmet Demirci, “İzmirim ve Üniversitem” adlı eseriyle ikinci, İEÜ mezunlarından Cansu Güvener, “Bir Dile Geliş” adlı eseriyle üçüncü oldu. Sürekli Eğitim Merkezi (EKOSEM) Eğitmeni Sedef Uzgören, “Kuruluş” adlı eseriyle Jüri Özel Ödülü kazandı. Birincinin 4 bin, ikincinin 2 bin, üçüncünün bin ve jüri özel ödülü sahibinin de bin lira kazandığı yarışma sonrasında birinci seçilen eserin besteleme ve sahne çalışmaları Alaskar Abbasov tarafından başlatıldı. Yarışma birincisi Sevil Alp, 4 bin liralık ödülünü Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Kardelenler Projesi’ne bağışlayacağını açıkladı.

***

Yazarın notu: Tanıklığım gerçekten de bu yöndeydi, Sevil Hoca, İzmir Ekonomi Üniversitesi’nin 10. kuruluş yıldönümü töreninden çıktıktan sonra Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden gelen temsilciye 4 bin liralık ödülünü resepsiyonda teslim etti. Sevil Hoca’nın sanata bakışı bile eğitim değeri üzerinde yükseliyordu. 

RELATED ARTICLES
- Advertisment -
 

EN ÇOK OKUNANLAR