Bekleme Hasibe

Sabahın erken saatleri. Dolmuşlar, otobüsler işe giden yorgun insanlarla birlikte, cıvıl cıvıl, itiş kakış şakalaşan okul çocukları ile tıklım tıklım. Urla yönüne giden minibüs Şef durağında durdu. Eşarbı yana kaymış, kapıya sıkışmamak için ince mantosunun eteklerini tutarak, birbirine yapışmış ayaktaki yolcuların arasından kendini dışarı zor attı genç kadın. Daha iki ayağı yere değer değmez, vınlayıp gitti araç.

Bir süre derin derin soluk alıp hızla gözden kaybolan minibüsün arkasından şaşkınlıkla, öfkeyle baktı kaldı kadın. Vızır vızır hızla akıp giden yoğun sabah trafiğinde, dolmuş, otobüs ve özel arabalardan fırsat kollayıp caddenin karşı tarafına geçti. Tarif edildiği gibi denizi arkasına alıp yukarı tepeye doğru tırmanmaya başladı. Hapishane gibi dikenli tellerle çevrili yüksek duvarlı, lüks villalardan gelen köpek bağırtılarına aldırmadan hızlı adımlarla çıkıyordu yokuşu. Düşünceleriyle haşır neşir, kendi kendine konuşuyor gibiydi.

“Eh, gelinmeyecek bir yer değilmiş. Güzelbahçe’den on beş dakika filan sürdü burası. Nermin Abla’nın hatırı olmasa, onca ısrarı olmasa yine de gelmezdim. Mazallah bizimki duysa kıyameti koparır valla. Genellikle yürüme mesafesindeki yerlere gitmeme ses etmez ama yine de söylenir çalıştığım için. Aslına bakacak olursan adam haksız da değil yani. Tavuktu, yumurtaydı, yaprak sarmaydı, midye dolmaydı evde boş durmuyorum, didiniyorum ama…”

Aklından geçen düşünceler zaman zaman ağzından söz olarak çıktığında hemen kendi kendine “Amaaan, tövbeler olsun, gören olsa deli sanacak beni” deyip eşarbını düzeltti. Farkına varmadan nefes nefese kalmıştı. Durdu, arkasına baktı, adresin yoldan epeyce tepede olduğunu fark etti. İçine hafiften bir ürperti geldi. “İyi mi yaptım, kötü mü acaba?” diye iç geçirdi. “Ama ana yüreği işte; torun var, kız boşandı boşanacak. Ak akçe kara günü var bunun. Abisine özeniyor, ama nafile. Almanyalardan çıkıp gelecek de, kız kardeşini yeğenini yanına alacak da… Ölme eşeğim ölme, elin gavuru seni ister mi evinde? Oğlanı bizden koparmasa iyidi de. Amaaan, onlar iyi olsunlar da…”

Hasibe Aydınlı. Küçük yaşta annesini babasını kaybetmiş. Anneannesi onu henüz onaltı yaşındayken İzmir’deki bir ahbabının “efendi, iş güç sahibi, çalışkan çocuk” dediği yakını ile evlendirmiş. Hasibe o gün bu gündür durmadan hayatın ona verdiklerine şükrederek, evine çocuklarına dört elle sarılmış. Genç yaşta biri erkek diğeri kız olan iki evlat yetiştirip evlendirmiş. Tez canlı, çalışkan bir kadın. Küçük yaşta gelip, yıllardır bu şehirde yaşamasına rağmen hala köyde yaşıyor gibidir Hasibe. Çok sayıda zengin şehirli evlerine girip çıkması, onlarla komşuluk, arkadaşlık yapmasına rağmen kıyafeti, konuşma tarzı, yaşantısı ile bozulmamış saf, temiz yürekli, akıllı, çalışkan, vefakar bir köylü kızı. Kocası balık lokantasında şef. Herkes tarafından sayılan, kendi halinde sessiz, efendi bir adam. Doğma büyüme Güzelbahçe’de balıkçı, Giritli kökleri olan ailenin tek çocuğu. Hasibe’nin, lokantanın sarma dolma midye gibi bazı mezeliklerini evde yaparak kazandığı paraya elini sürmez. Kadın kısmının perde, çarşaf, kap kacak gibi alışverişlerine bir türlü aklı ermediği için, yaşgünü, kış günü, nişan, doğum, bilmem ne hediyelerini de pek yersiz bulduğundan, Hasibe’nin kazancının hesabını sormaz.

“Peşin peşin yarım günlüğüne tam günlük niye ödedi acaba Nermin abla?” diye söylenerek ürpertisini derinleştirdi Hasibe.

Tepeye vardı. Sırtını çam ormanına dayamış etrafı sarmaşıklı tahta çitlerle çevrili, ormanın içinde gibi olan evin kapısında durdu. Bahçenin içinde boyları beş metreyi bulan çam ve yıllanmış türlü çeşit meyve ağaçlarının arasındaki ev zor seçiliyordu. Devasa ceviz, incir, kayısı, erik, portakal ağaçlarının arasında yedi cücelerin evi gibi küçücük, yer yer küflü koyu kiremit çatısı yere yakın, yıpranmış, köhne görünümüyle kulübe çağ ötesi masalları andırıyordu. Tahta çitten yapılma kapının, paslı metal tokmağına yakın yerde mavi boya ile çizilmiş yılan şeklinde sekiz rakamını gören Hasibe iyicene geldiğine pişman oldu.

“Hay Allah’ım, hay Nermin Ablacığım bu ne yaaa? Nereye geldim ben? Dönüp gitsem, parasını geri mi versem?” diye endişeyle telefona sarıldı.

“Alo, Nemin Ablacım kusura bakma, uyandırdım mı? Ayol adres doğru mu, emin olamadım, burda biri yaşıyor gibi görünmüyor da. Evet, aynen öyle, dediğin yerde indim, sırtımı denize verdim, tepeye çıktım, villaların bittiği yerde, ormana girmeden, evet sekiz… yılanlı… Tamam tamam yaa, korkmadım da, zile basmadan sana bir sorayım dedim. “

Etrafına bakındı. Kokusunda baharı taşıyan hafif esintinin, masmavi minik dalgalarla kıpraşan denizin, ulu çam ormanından gelen reçinenin ruhuna verdiği cesaretle, ciğerlerine çekti havayı. Güzelbahçe’nin villalarının arkasındaki patika yollardan, hurdacılardan, teneke, çöp toplayıcılarının köhne, derme çatma dükkanlarından geçip, karanfil seralarının arasında tavuklarıyla baş başa yaşadığı köy evceğizini düşündü. “Oralarda yaşmaktan kormuyorum da şimdi niye böyle kararsız kaldım?” diye kendi kendine söylendi ve tokmağı birkaç kere sertçe çaldı. Doğadan yayılan serin temiz hava ve kendi kendine yaptığı telkinle içine güven geldi. İşaret parmağı ile yılanın başını muzipçe tıklattı.

Yaşlı mı, genç mi belli olmayan orta yaşlı bir kadın, dal parçasından yapılma bastonuna yaslanarak, hafif topallayan ayağını sürüyüp geldi. Gelenin yüzüne bakmadan kapıyı açtı. Hiçbir kelime söylemeden, eliyle içeri buyur edip önden yürüdü. Bu karşılaşmadan biraz hayal kırıklığına uğramasına rağmen bozuntuya vermedi Hasibe. Onun ev sahibesi olmadığını, çağıranın içerde olduğunu düşündü, kadının ensesinde topladığı gümüş rengi topuzunu takip ederek arkasından yürüdü. Kulübenin yarı açık kapısında durdu, loş odaya şaşkınlıkla baktı. İçeride kuzine sobasında alev alev yanan odunlar, kokusu, çıtırtısı, cama vuran sımsıcak aydınlığı ile odayı dalga dalga aydınlatıyordu. İki divan. Birisinde yaşlı ve hasta olduğu belli olan ihtiyar bir adamcağız. Diğerinde küçük kız çocuğunu ayaklarında usul usul ninniyle sallayan bir genç kadın. Ateşin dalga dalga yükselip inen aydınlığında, genç kadının elinin yüzünün yara bere, gözlerinin morluklar içinde olduğunu gördüğü anda Hasibe yüzüne projeksiyon ışığı tutulmuş gibi olduğu yere çakıldı kaldı. Yaşlı kadın usulca koluna dokundu, kulağına doğru fısıldadı:

“Çekinme evladım. Anlarsın ya, kızımın durumundan elim ayağım tutmadı. Sadece mutfaktaki malzemelerle birkaç kap yemek yapacaksın bize, hepsi bu. İki üç saatte kalmaz biter işin. Hayır duamızı alırsın. Kızımın komşusu Neriman Hanım getirdi yavrucağızımı. Allah bin kere razı olsun ondan. ‘Karı koca kavgası arasına karışılmazmış ama, yüreğim elvermedi. Kapıp getirdim kızını damadının elinden Nurhayat Abla’ dedi.”

“Mahallenden öteye gitmiyormuşsun. Sağol geldin. Allah sana evlat acısı göstermesin. İşini çabuk bitir, erkenden dön evceğizine sen de.”

Hasibe hemen işe koyuldu. Mutfakta ela çabukluğu ile birkaç çeşit yemek yaptı. Kimini fırına koydu, kimini ocakta kaynattı. Küçük çocuk için tarçınlı kurabiye, elmalı kek pişirdi, börek açtı. Üç saatte bitirdi işini. Henüz akşama çok vardı.

Önünde boylu boyunca uzanan denize doğru baktı. Derin bir nefes aldı. Bahçe kapısında, sekiz şeklindeki yılanın resmine tık tık vurup, “Hoşçakal” dedi. Yüzüne derinden süzülüp gelen bir acıyla gülümsedi. Yüksek duvarları dikenli tellerle çevrili villalardan yükselen köpeklerin sesine aldırmadan, aklında kızı, torunu, yüreğinin sesi davul gibi göğsüne vura vura tepeden aşağı doğru hızlı adımlarla koyuverdi kendisini.

Aşağıda caddeden vızıl vızıl kayıp giden trafikte, yolun kıyısında önünden Güzelbahçe yönüne giden dolmuşları bir süre izledi. Kızı Urla’da oturuyordu. Ne olacağı belliydi. Olacağını bildiği şeyi beklemenin sonuca bir faydası yoktu. “Bekleme Hasibe!” dedi yüksek sesle. Kararını verdi. Yolun karşısına, deniz tarafına geçti. Henüz vakit varken kızını, torununu kapıp eve getirecekti. Urla dolmuşuna el etti. Minibüs önünde durdu.

İLİŞKİLİ YAZILAR
- Advertisment -
 

EN ÇOK OKUNANLAR