Her şeye rağmen

Odamın penceresinden, donuk camın arkasından, karşı kaldırımda sendeleyerek yürüyen genç adama gözlerimi dikmiş, öylece, kıpırdamadan duruyorum. Sarhoş olduğu için değil belki de düşlere daldığı için sendeliyor. Hâlâ bir umudu var belli. Belki de umutsuzluk içinde kıvranıyordur. Şimdi yaşı henüz gençken sokakta böyle dalgın yürümesinin üzerine kendimce yorumlar getiriyorum. İşsiz olabilir mi? İşsizler ordusunun yaratıldığı bugünlerde böylesi insanlara rastlamak artık doğal oldu.

Ne yazık ki, bugün ülkemizin en önemli sorunu “ekonomik kriz” ve onun sonucu olarak gelen “işsizlik dalgası”nı yaşıyoruz. Dünya ekonomik krizinin üretime, işsizliğe, gelir dağılımına en ağır darbe vurduğu ülkelerin başında yer alışımıza nasıl kayıtsız kalabilirim? Ülkemde onca yoksulluk ve işsizlik varken kaygılanmamak, üzülmemek mümkün değil. Aklımdan bunları geçirirken genç adam dikkatimin alanının dışına çıkmış, gözden uzaklaşmıştı. Pencereyi açıp etrafı kontrol ediyorum ama boşuna. Benim açımdan, görsel bir simge olarak görevini tamamladı: İşi bitti, sokağın köşesini döndü bin bir soru ile beni baş başa bıraktı.

17. Yüzyıl’da Fransız fizikçi Denis Papin’in keşfettiği su buharının gücü buharın sanayide kullanılan gücüne dönüşür. Zamanla petrolün bulunmasıyla, petrolden elde edilen benzin, gazyağı, mazot, fuel oil buhar gücünün yerini alır. “İkinci kuşak teknolojik devrimi” olarak nitelendirilen bu süreç, sanayi devrimine büyük ivme kazandırır. Bu ivme “hızlı nüfus artışı” ile birlikte “işsizliğin” de kapılarını açar.

Sanayi devriminin ardından böyle ivme kazanan teknolojinin getirdiği olanaklar, iş gücüne olan gereksinimi en az düzeye indirgedi. Kapanan “köle pazarları”nın yerini, en ucuz işgücü olan kadınlar ve çocuklar aldı. Sanayi devrimi sonucu oluşan “fabrikasyon üretim” olumlu sonuçlarının yanında toplumsal açıdan olumsuz sonuçlar da doğurdu. Yetişkin erkek işçilerin yerini, günde on sekiz saatin üstünde çalıştırılan ve çok daha ucuz iş gücü olan çocuklar ve kadınlar almaya başlar. İşçilerin nitelikli olması artık o kadar önemli değildi. Tekdüze, basit, mekanik hareketler yapabilen bu makineleri herkes çalıştırabilirdi.

Günümüz insanı elektronik ve dijital sistemleri kullanan “üçüncü kuşak teknoloji devrimi”ni yaşıyor. Gelecekte insanlaştırılan robotlardan oluşan “dördüncü kuşak teknoloji devrimi”nin kapıda olduğu öngörülüyor. Evet, kısaca dünyadaki teknolojik devrimleri okurken günlük hayatımıza yansıyan bu görüntülerin perde arkasını da öğrenmiş oluyorum. İşsizliğin perde arkasını okuyunca ve kentin bugün ulaştığı nüfusu göz önüne alınca, işsizlik sorunun ulaştığı boyutu ve sorunun yakıcılığını insan daha iyi kavrıyor.

Nasıl da olanca hızıyla, bizi kıskacına alıp, akıp gidiyor zaman. Tüm canlıları kuşatan bir çember, zaman. İnsan: zamanlı, zamanda. Günümüz Türkiye’sinin sorunları uzayıp gidiyor: Ekonomik sorunlar, TL’nin değer kaybı, yüksek enflasyon, yüksek işsizlik gibi çok geniş kitleleri etkileyen çalkantıların yaşandığı bir zamandan geçiyoruz. Umutlarımız ve esiri olduğumuz tutkuların peşinde koşarken akıp giden yaşantılar da ekonomik krizlerin pençesine takılmıyor mu?

Demokrasinin temelinde sosyal ve ekonomik adalet var. İnsanlarımızın derdi açlık, işsizlik, gelir dağılımındaki bozukluk, çocuklarının sağlık ve eğitim sorunları. Karınları yeterince doymayan çocuklarımız var. Gofreti, içinde peynir dilimleri olan sandviçi, daha iyi durumda olan arkadaşlarının ellerinde gören çocuklar var. Karnı yeterince doymamış bir çocuğa onların nasıl göründüğünü acaba tahmin edebilir misiniz? Ya tinerci çocukları hiç düşündünüz mü? O çocuklar, soğuk kış gecelerinde uyuyacak kapalı bir mekân bulurlarsa kendilerini şanslı sayan çocuklar! Kentimde cami önlerine, karakol kapılarına kundakta bebeklerin bırakılması sıradan bir olay! Ya eğitim? Bir meslek sahibi olmaları, kendi yaşamlarını kurmaları için onlara verilmesi gereken eğitim?

Çevreme, sağıma-soluma, ekranlara bakıyorum. Haberleri okuya okuya, sarsıla sarsıla bugüne bakıyorum. İşsizlik, yoksulluk, sefalet, zamlar, enflasyon, engellenemeyen döviz artışı, iflaslar, intiharlar… Her yerde asık suratlar, kaygılı bakışlar, geleceğe kuşku ile bakan insanlar… Geleceğe olan inanç zayıflamış, herkesin içindeki müzik susmuş.

Bir insanın dünyasına bakmak, o kişiyi dünyamıza buyur etmektir. Onun hayatına sokulmak, kendi hayatımıza sokulmaktır. İnsan olmak öyle zor ki. Bir bakıma tatsız bir şey- ama güzel bir şey de: bir yuvarlanış değil yaşamak. Bize bağlı, bizim işimiz bu. Yönü, yolu, amacı, biçimiyle biz kendimizden sorumluyuz yaşamdan. Öylesine geniş bir alanı kapsıyor ki, doğadan da sorumlu kılıyor bizi, insandan da. Birlikte yaşıyoruz, onlardan biriyiz biz,-sen, ben, hepimiz. İnsan olmak bakımından hiçbir ayrılacağımız yok birbirimizden. Etimiz kemiğimizle birbirimize bağımlıyız.

İdeal bir dünya var mı ki, diyeceksiniz; elbette yok, ama işte insanoğlunun, sevgi yoluyla, her şeyin daha iyi olduğu bir dünya yaratması gerekiyor. Bunu gerçekleştirebilmek için, sürekli bir sevgi zinciri gerekiyor. Dünyayı sürekli yenilemek ve iyileştirmek zorundayız. Dünyanın kirine bulanmışlığın kederini, bir tek sevgi hafifletebiliyor. Önemli olan her şeye rağmen mücadeleye devam edebilme yeteneği. Ama bazen cesaretim kırılabiliyor. İşte o zaman hüzün ağır basıyor… Çocukluğumda kendi dünyamın şarkısını şakır şakır odamın perdesinin arkasından sokağa bakmaktan kendimi alamadan söylediğim o küçük kız nerede?

RELATED ARTICLES
- Advertisment -
 

EN ÇOK OKUNANLAR