Sonbahar aşkına

Ağaçların yapraklarını döktüğü tarihte arkadaş olmuştuk onunla. O zamana kadar mevsimlerin farkında değildim. Sultanahmet Meydanı’nda Yerebatan Sarayı’nın karşısında park kanepesinde oturmuş Halide Edib’i düşünüyordum. Burada halkın karşısında konuşurken kaç yaşındaydı acaba? Muhtemelen o etrafına toplanmış meraklı kalabalığı incecik sesiyle direnişe çağırırken, ayak bileklerine kadar inen siyah, ince mantosunun etekleri dalından düşen yapraklar gibi uçuşuyordu. 

Altında oturduğum ağacın yaprakları tatlı esintiyle kucağıma düşerken bulutlar tepemde telaşla bir yerlere uçuyordu. Hava yağdı yağacak. Gri fonda uçuşan turuncu, sarı, kahverengi yaprakların oluşturduğu tül perdeninin ardında kürsüde konuşan sanki Halide Edip değil de bendim şimdi. Sırtımı dikleştirdim. Boynum hafif sağa kaymış vaziyette, kafamın içinde sese dönüşmemiş cümleler uçuruyordum kürsüden. 

Ağaçlardan dökülen yapraklara tutunmuş sözlerim, piyano konçertosundan gittikçe yükselen notaları gibi savruluyordu meydanda. Hafiften atıştırmaya başlayan yağmur damlalarına aldırmadan sözlerimi çoşkuyla dizmeye devam ediyordum. Aniden hiç ummadığım bir ses, bir soru ile irkildim. Filmim koptu. 

“İzninle bir kare çekebilir miyim?” dedi. Burnumun dibine kadar yanaşmış, hiç farkına varmamışım. Elbette hayır!

“Keşke sana hiç sormadan çekseydim, öyle güzel bakıyordun ki anıta. Uçuşan yaprakların oluşturduğu incecik tül perdenin ardında zaman ötesinde bir yerlerden o kürdüde konuşuyor gibiydin.”

Pervasızlığına şaşarak “Sen nasıl konuşuyorsun böyle?” dedim. Geldi, yanıma oturdu. Boynumda asılı duran kamerayı gösterdi. Gülümseyerek gözlerimin içine dikti gözlerini. Yabancı gelmedi yüzü. “Sen gündüzcüsün, ben akşamcı” dedi. 

Hatırladım. Akademide akşam öğrencileri ile gündüzcüler fotoğraf dersini birlikte alıyorduk. Gülümsedim. Bir sigara çıkardı, ağzına koydu, paketi bana uzattı. İtiraz etmeden aldım. Islanmasın diye avucumuzun içinde tuttuğumuz sigaralardan birer fırt çektik sessizce. Sigaralarımızın dumanı hafif esintiyle birlikte, uçuşan yapraklara, çiseleyen yağmura, kafamda çalan piyano konçertosunun notalarına karışıyordu. 

“Islanmadan şu karşı kafeye geçelim, ne dersin?” diye sordu. “Ben önce eve uğrayacağım. Okulda buluşuruz” dedim. Elimde sigara, boynumda asılı fotoğraf makinemle, hızlı adımlarla Laleli’ye doğru yürüyüşe koyuldum. 

Sonra kış geldi. Gülhane Parkı’nda şehzadelerin zamanından kalma ağaçları çok seviyorduk. Dallarındaki kar kümelerinin üzerinde tüneyen minik geometrik kristallerin fotoğraflarını çekmeye gittik. Gülhane’nin bir avuç kalmış hayvan toplumu üşüyordu. Biz de üşüyorduk. 

Paralarımızı denkleştirdik. Çay bahçesinde koca bir semaver çay söyledik. Yanımızda getirdiğimiz simit ve peynirlerimizi de çıkarıp koyduk masaya. O, taze matbaa mürekkebi kokulu dergimizi çıkardı çantasından. Muzipçe bana uzattı. Yazdığı boykota çağıran bildirinin sayfasında benim de kara kalem çalışmam vardı. Koltuğunun altında kitap ve T cetveli ile sol yumrukları havada olan iki öğrenciydi. Kız öğrencinin boynunda fotoğraf makinesi ile hikaye tamamdı. 

Baharı bilmedik. Hep okulun bahçesinde, hep matbaada, hep dernekte, hep partide koşuşturma içindeydik. Yazı herkes memleketinde geçirirdi. Biz de memleketlerimize gitmek üzere vedalaştık. Ben batıya, o doğuya. Yaz çabuk geçecek ve sonbaharda tekrar buluşacaktık okulda… 

Sonbahar geldi, ama o gelmedi. Her mevsimi karlı olan dağlarda görmüşler en son. 

Ben hala gri gökyüzü altında, ağaçların sarı, turuncu, kızıl yapraklarını döktüğü mevsimlerdeki şehirlerde dolaşıyorum. Belki sonbaharı özlemiştir de çıkar gelir diye…

İLİŞKİLİ YAZILAR
- Advertisment -
 

EN ÇOK OKUNANLAR