Ana Sayfa Kent-Yaşam yazıları Osman Akbaşak Sakarmeke, Akılsız Sokrates ve Mehmet Fırat Pürselim

Sakarmeke, Akılsız Sokrates ve Mehmet Fırat Pürselim

Mehmet Fırat Pürselim’i daha önce değerli dostlarım Nevzat Süer Sezgin ve Handan Gökçek’in sunumlarıyla bir kitap tanıtım toplantısında izlemiş ve etkilenmiştim. Daha sonra “Akılsız Sokretes” öykü kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Daha sonra “Sakarmeke” adlı öykü kitabını okudum. 

Bana öykü kitabı okumak roman okumaktan daha zor gelir, romanın konusuna ve akışına bir kapıldıktan sonra koşullar uygun olursa elimden bırakmadan sürekli okuyabilirim. Oysa öykü okurken her birini bitirdikten sonra bir ara verip beni nasıl etkilediği üzerinde düşünmek isterim. Kısa bir sürede diğerine geçemem. Belki herkeste böyle olmuyordur, sadece bana özel bir durum da olabilir.

“Akılsız Sokrates” kitabın adını taşıyan ilk öyküsüyle birlikte beni içine aldı. Elbette yine her birinden sonra durdum, düşündüm, eğer zamanım uygun ise yeni bir öyküyle devam ettim. Bazen de bu aralarda başka bir konuya dalıp ayrıldığım oldu. Toplam yirmi öykü vardı, hepsini bu şekilde okudum. Ara ara okuyarak da olsa bu kitabı çok beğendim.

Aynı düşüncelerle “Sakarmeke”yi okumaya başladım. Önce on bir öykü olduğunu gördüm, yine benzer duygularla devam ettim. Ancak bazı öyküler oldukça uzundu, bazıları az daha hacimli olsa novella olabilirdi. Aslında konu, öykü konusu… Uzamaya başlayınca bana bir yerlerinden sarkmaya başlıyor gibi geldi. İsim vermeden on bir öykünün yedi – sekizini severek okudum. Özellikle “Erektus Kalesi” okurken beni yordu. Bu konu çok daha kısa bir şekilde aktarılabilirmiş gibi duyumsadım. 

Özellikle çeşitli kuşların adı olan öykülerde adı geçen kuşların yaşam biçimlerinin öykü kahramanının kimliğine yansımış olması dikkat çekiciydi. Bazı öykülerde de özlemleri, istekleri duyumsamamak mümkün değil. Kahramanların özlem ve istekleri birçok kişinin duyup da anlatamadığı, dillendiremediği duygular. Sadece bu nedenle bile beni içine çekti. “Her vakit” öyküsündeki geçmişte kalan, kavuşulamayan sevgili konusunda yazarın bir röportajında “Belki de cehennem hatırlamaktır” sözü belleğimden sanırım hiç çıkmayacak.

Sadece “Sakarmeke”yi okumuş olsaydım elbette yine beğenirdim ancak “Akılsız Sokrates” ve “Sakarmeke” kitaplarını birlikte değerlendiğimde Mehmet Fırat Pürselim’i daha çok beğendiğimi söylemeliyim. Sonuç olarak, yazar daha önce yazdıklarıyla birlikte ilk kitabından itibaren usta bir öykücü olduğunu okuyucuya duyumsatıyor… Okuyucu yaşamda karşılaşılabilecek herhangi bir olguyu öykülerine konu yapabileceğini anlıyor. Her öykü için birçok yaşam dilimini duyumsayarak incelediğini, bunu okuyucusuna sade bir dille, anlaşılır bir şekilde aktardığını görüyoruz ve onunla birlikte yaşıyoruz…

İçinde olduğum Ekin Yazın Dostları İzmir Grubu’nda “Sakarmeke” kitabını dostlarımla birlikte okudu. Salgın günlerinde olduğumuz, yüz yüze toplanamadığımız için üyelerimiz görüşlerini yazı olarak gönderdiler. Aslında hepsi birbirinden değerli ancak ben sadece iki arkadaşımın yazılarından kısa alıntılar sunmak istiyorum.

Nevzat Süer Sezgin: Her gün duyduğumuz, televizyonlarda seyrettiğimiz, ama ne yazık ki kanıksadığımız dünyamızın ve ülkemizin en büyük sorunu olan göç olgusu öykülerde bir ağıt tadında anlatılmış. Hiç sloganlaştırmadan anlatılan ama yürekleri sızlatan bu öyküler, çağımızın vebası olan duyarsızlığa karşı adeta bir uyarı. Yazar galiba öyküleriyle kapitalizmin yarattığı korkunç yalnızlığa karşı böyle direniyor, kelimeleriyle adeta ağıt yakıyor. Okudukça içimden “keşke bu öyküleri okul okul dolaşıp gençlere okuyabilsem ve onlarla konuşabilsem” diye geçirdim.

Yazarın dili akıcı, eserin rahat okunmasını sağlıyor. Gündelik yaşamdaki dile yer verilmesi, Ahmet Kaya, Yılmaz Güney vb. isimlerin varlığı, yer yer mizah ve ironik dil kullanılması okuru kitaba daha çok bağlıyor. Bu anlatım biçimi Pürselim’i pek çok öykü yazarından farklı kılıyor.

Gönül Çubukçu: Kuşlarla yan yana bir yol hikâyesi Sakarmeke. Kuşlar üzerinden ulaşıyor insana. Serçeler, turnalar, martılar ad olurken bazılarına, kukumav kuşu, yelkovan kuşları, kartallar, kırlangıçlar, saka kuşu, puhu kuşu… Bir yerlerden çıkıveriyor karşımıza. Yazar, kuşlar yerleştirmiş satır aralarına gönlünden ve anlamlar yükleyip kanatlarına, yollamış gönüllerimize. Özlemi, umarsızlığı, hasreti, umudu, yalnızlığı, özgürlüğü, tükenmişliği, yaşanmamışlıkları, sevgiyi, merhameti, hayalleri…

Gerçekte de neler yüklemişiz gökte uçan kuşun kanadına türkülerle, şiirlerle. Bazen ürkek bir güvercin, bazen yükseklerden seslenen bir huma kuşu, bazen kanadı kırık bir kınalı keklik, bazen sürüden uzak düşen bir kırlangıç. Ama atlamışız Sakarmeke’yi. Göçmeyi unutup gölleri mesken tutan alnı sakarlının ayırdına varamamışız bu kitapla tanışana kadar. Yazar, bu kuşu öykülerde kullanmamış. Yalnızca esere ad olmuş “SAKARMEKE”. Kuşlar sembol olmuş, sezdirme yöntemiyle verilmek istenmiş iletiler. Öykülerde gizlenmiş kuşları bulma oyununda gibi hissettirip, satır aralarında kuş avına çıkarmış okuru. 

Çok farklı benzetmeler var: Kafein rengi yorgunluk, kırık cam kadar soğuk su, diş sayısı kadar insan, egzemalı gibi pul pul dökülen odalar, deşilmiş bir buzağı karnı gibi kokan kasaba.

Bazı bölümlerde çok yoğun duygusal söylemlere yer verilmiş: Sapanla öldürdüğü kuşlardan helallik isteyen insanın içindeki merhamet duygusu; ana kucağı gibi sıcak uykunun kollarına sığınma isteği; kuşları öldürdüğü için pişman, insanları ölümden kurtardığı için işe yaradığı çelişkisini yaşayan bir mülteci, Muş’ta yaşıyormuş gibi yapan, Van Gölüne denizmiş gibi muamele eden bir genç.

“Ledli Zaman Hikâyesi”, “Erektus Kalesi” öykülerinde farklı bir teknik kullanılmış (Kafka tarzı). Sosyal ve toplumsal olaylar, sorunlar ince bir yergi ve mizah katılarak irdeleyici biçimde ortaya konmuş.

İLİŞKİLİ YAZILAR
- Advertisment -
 

EN ÇOK OKUNANLAR