Empedokles’in Dostları

Amin Maalouf’un daha önce romanlarını okumuştum. Bu kez okuduklarımdan hiçbirine benzemeyen bir konu ile karşılaştım. Genellikle tarihin çeşitli çağlarında gezerken günümüzde bilinen birçok olayın da ya içyüzünü ya da olası bir yaşamı okurken bilgimin arttığını duyumsar, mutlu olurdum.

Öncelikle Empedokles üzerine birkaç bilgi paylaşayım. MÖ. 494 – 434 yılları arasında, Sicilya adasının güney kıyılarında Akragas (ya da Agrigentum) şehrinin sözü geçen ailelerinden birine mensup bir filozof ve bilim adamıdır. “Doğa Filozofu” olarak bilinir. Ailesinin şehrin siyasi hayatında etkili olduğu bilinen Empedokles de bir dönem siyasi arenada bulunmuş ve kendisine krallık bile önerilmiştir. Ama o bunu kabul etmemiş, demokrasiyi öğütlemiştir.

Aynı zamanda bir hekim olan Empedokles, canlıların dünyasına da yakın bir ilgi göstermiştir. Ona göre, bitkiler ilk organizmalardır ve hayvanlar gibi canlıdırlar. Empedokles’in insan üzerinde de ilgi çekici gözlemleri var: Kan, insan hayatının ana-taşıyıcısı ve düşünmenin merkezidir. Kanda ögeler, en olgun bir biçimde birbiriyle karışmışlardır. İnsanın bütün yetenekleri, bu karışımın olgunluğuna bağlıdır. Bu bilgiler felsefe.gen.tr sayfasından alınmıştır.

Konunun çağımızda geçmesi, yaşam biçimlerinin sorgulanması, yönetimdeki süper güçlerin neler yapabileceklerinin sorgulanması güncel ve gerçekçiydi. İki ana kahramanın yaşadığı ada önce kafa karışıklığı yaşattıysa da anlaşılabilir açıklamalarla yerine oturdu. Aslında inziva sayılabilecek ama teknolojinin bütün olanaklarından yararlanılan bir yaşam insana hoş geliyor. Modern Robenson Crusoe gibi başlıyor her şey.

Sonra aksayan teknoloji önce sorun ardından endişe yaratmaya başladıktan sonra ara sıra devreye giren haberleşme olanakları ile kısmen anlaşılabiliyor. Bir yanda modern dünyanın süper güçlerinin yapabileceklerini sınamaları bir yanda ilkçağ felsefesinden yola çıkan bir grubun insanlığı kurtarma çabasının karşısında akla birçok soru da getiriyor. “Günün birinde kurtarıcılarımızdan da kurtulmayı bekleyecek miyiz?” sorusu okuyucu olarak ben o günkü dünyada yaşasaydım ilk aklıma gelen şey olurdu diye okumaya devam ettim.

Roman geliştikçe bu bilgiler anlam kazanmaya başlıyor. Nükleer silahlarla insanlığı yok etmeye çalıştığı iddiasıyla kendilerini “Empedokles’in Dostları” olarak tanıtan bir grup insan ABD ve diğer ülkelerdeki nükleer silahları yok etmek adına girişimlerde bulunuyorlar. Ancak silahları yok, sadece konuşarak ve yapabilecekleri konusunda korkutarak önce ABD’yi sonra nükleer silahları olan diğer ülkeleri bu silahları yok etmeleri için çalışıyorlar. En büyük belirti iletişim ağının tamamen çökmüş olması. İnternet, radyo, televizyon, telefon hiçbiri yok. Sadece insanların bilgi sahibi olması gerektiğini düşündükleri zamanlarda kısa süreli açıyorlar, sonra yine yok. Çok ender kullandıkları güçlerinin bir kısmını romanı okurken göreceksiniz.

Dünya uygarlaştıkça ilkçağ düşünce biçiminden destek alacağı hatta kurtarıcı olacağı düşüncesi beni bir kez daha ürküttü. Bilimkurgu ve fantastik eserleri severim, roman olsun, film olsun daima ilgimi çeker. Yazarlar ve yapımcılar geleceği yeteri kadar açık bir şekilde betimleyemiyorsa hemen geçmiş çağlara yönelir. Bunun anlaşılabilir bir mantığı vardır ancak bana göre kolay çözümdür. Ne yaparsak yapalım bu böyledir. Onlar yazmaya, çekmeye devam edecekler. Biz de okumaya…

İlginçtir ABD on yıllardır kendilerini diğer ülkelerin kurtarıcısı olarak görürler ve istedikleri doğrultuda hareket etmeleri için kendilerince gerekli ve geçerli olduğunu ileri sürdükleri yöntemlerle dünyaya hakim olmaya çalışırlar. Oysa romanda daima ezilen, sömürülen, müdahale edilen Güney Amerika ülkelerinde ortaya çıkan bir slogan durumu tam olarak anlatıyor: 

“Yankiler şimdi kendi yankileriyle uğraşıyorlar.”

“Empedokles’in Dostları” insanların bir kısmını yanlarına çekmeyi çok gelişmiş tıp teknolojileri ile başarıyorlar. Ancak yönetimler ödün vermemeye çalışıyorlar, elbette güçleri yettiğince…

Daha çok tarihsel romanlarıyla tanıdığımız Amin Maalouf bu kez geçeğin tarihini yazarken insanlığı uyarma misyonunu üstleniyor. En azından hepimizin içinde bir korkunun tohumlarını atıyor ancak bunu yaparken karanlık tablolar çizmiyor. Günlük yaşantımız devam ediyor, normal olarak yaşadığımız duygular doğa, dostluk, geçim sağlanması, aşk yerli yerinde. Sadece sürekli bir kuşku bizi esir alıyor.

Sonuç olarak çok severek okudum, sanırım uzun zaman bende iz bırakacak, dönüp dönüp anımsayacağım.

İLİŞKİLİ YAZILAR
- Advertisment -
 

EN ÇOK OKUNANLAR