Ana Sayfa Kent Yazıları Osman Akbaşak Yaşadığı döneme tanıklık eden bir milletvekilinin yazarlığı

Yaşadığı döneme tanıklık eden bir milletvekilinin yazarlığı

Bir kitap okuma kulübü toplantımızda konuk yazarımız Kemal Anadol’du. Keyifle ve gururla okuduğum “Kulağım Karadeniz’de” romanını arkadaşlarımızla okumuş ve ay sonunda tartışma toplantımızda bir araya gelmiştik. Bir arkadaşımın, “Biz sizi siyasetçi olarak tanıyorduk. Yazar yanınızı görmekten çok mutlu oldum” yorumu ilginç gelmişti. Elbette Sayın Kemal Anadol’un yanıtı da çarpıcıydı: “Sizin beni siyasetçi olarak tanımanız anlaşılabilir ancak ben yazar yanımla gurur duyuyorum.”

İşte bu yanıt çok değerliydi. Sözü Sayın Kemal Anadol’un “Kulağım Karadeniz’de” romanından sonra yazdığı “En Uzun Gün” kitabına getirecek olursak, üzerine konuşacak çok konu var, hangisini yazsam bir eksik kalacak. Anı yazmak ne yazık ki yakın tarihimizin değerli kişilerinin pek azının niyetlendiği bir konu. Belki de geçtiğimiz yüzyılda birçok kişi çok şey yaşamasına karşın yaptıkları kahramanlıkların sözünün edilmesinden pek hoşlanmıyorlar. Benim de dedem yaşındaki büyüklerimin düşüncelerine iyi kötü tanık oldum. Onlara göre yaşadıklarını yazmak, gereksiz gurura kapılmakla eşdeğerdi. Yaptıkları vatan göreviydi ve böyle olması gerektiği için yapmışlardı ne yaptılarsa…

Oysa durum tam olarak böyle değil. Ben de artık, bir zamanlar dedem dediklerimin yaşındayım ve o yıllarda yaşananları birinci ağızdan duymak okumak istiyorum. İnanıyorum ki sadece benim yaşımdakiler değil, günümüzü sağlıklı yorumlamak isteyen herkes bu yaşanmışlıkları merak ediyor. İlk ağızdan, en doğru şekliyle…

Tarih boyunca meclisimizde yazar milletvekilleri olmuş, ancak onlar yazar kimlikleriyle milletvekili olmuşlar. Oysa milletvekilliğinden önce böyle bir misyonu olmayan kişilerin yaşadıklarını yazmaları çok değerli. Benim için bu konuda aklıma gelen tek isim Sayın Kemal Anadol. Altan Öymen ve Erdal İnönü de böyle kitaplar yazmışlardı. Ancak olayların içyüzünün anlatılması konusunda bazı farklılıklar var.

Elbette başka yazanlar da vardır, eğer varsa ve ben bilmiyorsam bu konuda tek hatalı olan ben olmamalıyım. Sayın Kemal Anadol hiç durmadan çalışıyor. Kitabının bir sayfasında yazdığı gibi, o dönemdeki CHP Genel Başkanı’nın “Bravo Kemal, tek kişilik ordu gibi partimizin görüşünü savunuyor” demesinden yıllar sonra pandemi koşullarında yapılan CHP Genel Kurulu’nda yaşanan olumsuzlukları da yaşına ve sağlık durumuna karşın Ankara sıcağında ve sadece bir çadırın gölgesinde söylemekten geri durmuyor.

“En Uzun Gün” 

Sayın Kemal Anadol’un sondan bir önceki kitabı o kadar çarpıcı olayla dolu ki, büyük bir kısmını canlı olarak yaşamış ve tanık olmuşken geleceğimizi nasıl şekillendireceğinin farkına yeterince varamamışım. 

Örneğin, çok iyi anımsadığım 1 Mart teskeresinin reddi olayında yaşananların kendisinden sonraki on yılın tarihinin o günlerden yazıldığını görmek çok ilginç. Elbette bir takım olayları birbirine bağlıyordum, ancak bu denli programlı olarak geleceğin yazıldığını okumak çok çarpıcıydı. O günlerde ülkemizi bir sömürge haline getirmek isteyenlere karşı zafer kazananlardan nasıl intikam aldıklarını okuyunca taşlar birer birer yerine oturdu.

Elbette 1 Mart teskeresine karşı kazanılan zafer kitabın tek konusu değil. Bölgemizi yakından ilgilendiren, Aliağa’ya yapılmak istenen termik santrale karşı verilen mücadele ve belleklerimizden silinmeyen insan zinciri, Kenan Evren hakkında ilk kez suç duyurusunda bulunulması, 1990 yılında yaşanan Gümülcine olayları ve “Dünya Barış Konseyi” için Atina’ya giden Sayın Kemal Anadol’un yaşadıkları, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Davası, 2006 Danıştay cinayeti, 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında yaşananlar, Obama’nın TBMM’de yaptığı konuşma sonrasında mecliste yaşananlar, Mayın Yasası ve daha birçok konuyu okuduğunuzda bir kez daha duracak ve düşüneceksiniz. 

Tarihe tanıklık eden insanlar, mevkileri, makamları ne olursa olsun bütün vatandaşlarını deneyimlerinden yararlandırmak zorundadırlar. Bunu kaç kişi yapıyor, elbette sayısını bilmem mümkün değil, ama ben bu kitabı okuduktan sonra örneklerin çoğalmasını çok istiyorum. 

Sayın Kemal Anadol, ya da bir seferlik izin verin rahatça ifade edeyim; sevgili Kemal Ağabeyim, lütfen kalemin hiç durmasın. Hep yazmaya devam et, biz vatandaşlar olarak yakın geçmişimizde nelerin, neden, nasıl yaşandığını bilmek istiyoruz. 

Yakın bir zaman sonra az önce okumaya başladığım son kitabı “Son Durak” üzerine yazmak isterim.

“Son Durak” ya da 12 Eylül faşizminin öncesi ve sonrası

Yaşayanlar bilir, 12 Eylül faşizmi “geliyorum” diye bağıra çağıra gelmişti. Hatta ilk günlerde “İyi oldu, artık akan kan durur” bile denmişti. Benim kişisel görüşüm hiç böyle olmamıştı. Dün gibi anımsıyorum, annem ve rahmetli babam konuğumdu. Sabah yatak odamın kapısı çaldı, babam, “Osman kalk, ihtilal oldu” diye seslendi. Babam işçiliğinin yanında gazete satıcısıydı. 27 Mayıs öncesinin acılarını fazlasıyla çekmiş, o gün de kimseyi dinlemeyip “ben gazeteciyim” diye sokağa fırlamıştı. O günün koşullarıyla devrim ile darbe birbirine karışmıştı. Benim uyku sersemi ilk tepkim, “Allah kahretsin!” olunca şaşırması doğaldı.

Kısa zamanda yapılan eylemin devrim değil darbe olduğu ortaya çıkmıştı. İşte Sayın Kemal Anadol’un “Son Durak” romanı tam da bunu anlatıyor. 1 Mayıs 1977 olayları ile başlayıp, 12 Eylül 1980 ve sonrasını bir sendikacının gözünden anlatıyor. Ben kendi adıma anılan dönemleri bire bir anımsıyorum. Ancak elbette sadece siyasete ilgili bir vatandaş gözüyle… Romanı okurken bildiklerimi çok daha ayrıntılı bir şekilde yaşamak çok çarpıcıydı. 

Bugün demokrasi kahramanı olarak gördüğümüz kişilerin o günlerde kendi hâkimiyetinde olmayan olayları sadece izleyip ama bunu da itiraf edemediği için faşizme ister dolaylı ister doğrudan hizmet ettiğini görebiliyoruz. “Bağımsız Türkiye” ve “kafatası milliyetçiliği” savunucularının aynı uluslararası tuzağın içine çekildiğini, her iki taraftan da “bir sizden bir bizden” mantığıyla ülkemizin deneyimli, birikimli kültür ve siyaset insanlarının, akademisyenlerinin katledildiği o günler yaşayanların belleğinde silinmez, silinemez.

Bu güne değin genellikle belgesel kitapları ile tanıdığımız Sayın Kemal Anadol’un bu kitabının başında “belgesel roman” yazmasının elbette bir nedeni var. Ana kahramanımız bir sendikacı ve sıkıntılı günlerde yanı başında olan bir kadın avukat arasında geçen aşk öyküsü konuları önüne çıkmadan kendini gösteriyor. Onca kargaşa arasında yaşanan saf ve içten bir sevgi… Kahramanlarımızın son bölümlerde biraz daha öne çıkan yaşamları ile de romanın sonuna kendi ölçeğinde damgasını vuruyor.

Romanı her gün bir yılın yaşanmışlıklarını okuyarak tamamladım. “1980 sonrası” bölümü ve dolayısıyla roman bittiğinde bir süre oturduğum yerden kalkamadım. Bütün bunları kimimiz az, kimimiz çok ülkemiz insanları yaşadı. Acı çekenleri, işkence görenleri, çekilen acıları izleyip keyif alan, adının başına sıfat bulmakta zorlandığım insanları bir kez daha anımsamak beni okuma koltuğuma mıhladı. 

Dileğim ülkemin bir daha böyle günleri yaşamaması, ama sanırım pek ders çıkaramıyoruz. Aradan bir nesil geçtikten sonra sanki daha önce yaşananlar unutuluyor. Bunun önüne geçilmesinin en önemli yolu tarihin her döneminde yaşananlardan ders çıkarılması. “Son Durak” bu amaçla yola çıkmış değerli bir belgesel roman…

RELATED ARTICLES
- Advertisment -
 

Most Popular

Recent Comments