Ana Sayfa Kent Yazıları Osman Akbaşak "Gölgedeki Sırlar" üzerine

“Gölgedeki Sırlar” üzerine

Bazı zamanlarda kitaplarla yaşamdaki gelişmeler çakışıverir. Çoğu zaman bilinçli olmaz, öylesine, kendiliğinden gelişiverir. Bundan kısa bir süre öncesinde bir kitap toplantımızda Rana Erol’un “Gölgedeki Sırlar” romanından söz edildi ve 1894 yılında Tokat’ta Ermeni toplumunun yaşamını anlattığı söylendi. Hemen aldım, okumaya başladım, son otuz sayfaya geldiğimde ABD Başkanı Joe Biden’ın 24 Nisan’daki Ermeni açıklaması geldi. Okuduğum roman açıklamanın konusuyla bire bir örtüşüyordu. Son sayfaları soluksuz okudum. Sonra bu düşüncelerimi paylaşmak istedim.

“Gölgedeki Sırlar” son zamanlarda benzerlerini sıkça gördüğümüz dönem romanlarına bir örnek. Sadece dönemi aydınlatmakla kalmıyor, çoğu zaman merak ettiğimiz, ayrıntısına kolay ulaşamadığımız yaşamlara da ışık tutuyor.

Roman Anadolu’da Ermenilerin Türklerle iç içe yaşadığı 1894 yılında Tokat’ta geçiyor. Romanın ağırlığı Tokat kökenli bir Ermeni ailenin yaşamı üzerine kurulmuş. Olaylar ailenin bir ferdi olan Sirap üzerine kurgulanmış olsa da tabanda Tokat’ta yaşayan ağırlıkla Ermeni aileler, yaşamları, kültürleri ayrıntılı olarak anlatılıyor. Özellikle Sirap’la İmam Kamil’in dostlukları çok güzel vurgulanmış, okurken hiç yadırganmıyor hatta okuyucuyu mutlu ediyor. Böylesi dostlukların çok gerilerde kaldığını fark edip üzüldüğümüz günlerde çölde bir vahada buluşmak gibi…

Hep masalsı bir şekilde dinlediğimiz Türk, Ermeni, Rum, Musevi komşuluk ve iş arkadaşlığı ilişkilerini bir kez daha içten bir anlatımla okumak çok keyifliydi. Daha önce de benzerlerini okumuş ve yaşamıştım. Çocukluğumun Beykoz’unda Ermeni, Rum ve Musevi amcalarımız, teyzelerimiz vardı. O kadar çok örneği var ki, ilk anda aklıma geliverenler şöyle: (Elbette bir kısmının adını anımsayabilmek için dostlardan destek aldım.) 

Kırkambar nalbur Oskar İspanyol Seferad Yahudisi. Asıl adı Samuel Rosales. Manifaturacı Davit, nalbur Panayot ve oğlu Stelyo, şarapçı İspiro, nalbur Niko, camcı Vasil, tenekeci Nesim (Yako Bülbül) tesisatçı Sava, çatı ustası Akşuti ve Jak, demirci Garbis, çocukları Kirkor, Oskiyan, elektrikçi Danyel, benzinci Hristo ve en önemlilerinden biri saraya paça gönderen paçacı Eftim Usta. İsimlerini anımsayamıyorum ama futbol ve kürek takımlarında oynayanları da vardı. Semtlerden birinin adı Ermeni Mahallesi’ydi. Ne yazık ki göçlerden sonra adı değişti. Bu nedenle roman kahramanları bana çok aşina geldiler. 

1800’lü yılların sonu elbette sancılı bir dönemdi, hem imparatorlukların dağılma süreci hem de milliyetçilik akımları filizlenirken Tokat halkının bundan ayrı kalması düşünülemezdi. Yılların getirdiği ezenler ve ezilenler ya da sömürenler ve sömürülenler eşitsizliği, bir de “böl ve parçala” yöntemiyle göz koydukları topraklarda masum sayılabilecek düşünceleri bile kışkırtan emperyal devletlerin kışkırtmaları ile komşuların, arkadaşların düşman kamplara ayrılması kaçınılmaz hale geliyor.

Osmanlı’nın zaten hep bildiğimiz sadece payitahtı ayakta tutmak için özellikle gayrimüslimler ve aykırı gördükleri mezhepler üzerine zulüm düzeyine varan uygulamaları tarih boyunca bütün ayaklanmaların kıvılcımları olmuştur. Bu romanda da bunları net bir biçimde görüyoruz. Türkler’in de Ermeniler’in de kendi aralarında barış içinde yaşamak isteyen gruplar olduğu kadar karşı tarafa düşmanlığı körükleyecek girişimlerde bulunanları var. Ve bunun olması toplumsal ve tarihsel gelişim içinde kaçınılmaz. 

Romanda geçen kaymakamlıktaki sivil ve askeri yöneticilerin neredeyse taban tabana zıt davranışlar sergilemesi ve Ermeniler’in bir kısmının teşkilatçı olarak ayrışması, bir kısmının da yaşanan bütün zorluklara karşın normal yaşamlarını sürdürmek istemeleri buna bir örnek diye düşünüyorum. Aslında bu konuda yazılacak çok ayrıntı var ancak okuma keyfini engellememek için bu kadarla yetinmek istiyorum. 

Roman adım adım bu gelişmelerle yoğrulurken Sirap’ın özel yaşamı içinde yaşam biçimlerine ve geleneklere de tanık oluyoruz. Bazı duygu ve düşüncelerin her çağda sadece küçük ortam farklılıklarıyla yaşanıyor olması ilginç olsa da bir gerçek. Özellikle de yöresinden uzaklaşmak isteyenlerin kaçış noktası olarak İstanbul’u, o günkü deyişle Kostantiniyye’yi seçmiş olmaları da “Taşı toprağı altın” deyişinin ne kadar geriye gittiğinin de bir göstergesi.

Sonuç olarak demeyeyim de gidişat olarak bugünlerde yaşadığımız gelişmelerle bire bir örtüşen bir roman okudum. Hiçbir zaman yazarın kimliği öne çıkartmam, ancak bu roman için bir ayrıcalık hakkım var diye düşünüyorum. Burada biraz da kitabın sonunda yazarın tanıtım sayfasında yer almasına güvenerek belirtmek istiyorum. Böyle bir konuyu Rum-Ermeni anne ve Türk babanın evladı olan bir yazardan okumak çok daha değerli… Bu tür konularda zaten taraf tutmak gibi bir kavram olmamalı, ama bu romanda bu kavram doğal olarak devre dışı kalıyor ve bana göre çok daha inandırıcı oluyor.

Yazar Rana Erol’u kutluyor, bu romanı okumanın tam zamanı diye düşünüyorum.

RELATED ARTICLES
- Advertisment -
 

Most Popular

Recent Comments