Ana Sayfa Kent Yazıları Fergül Yücel Mutlu "Son" Aşklar Zamanı

Mutlu “Son” Aşklar Zamanı

Nazire Ablalar Kemalpaşalıdır. Yaşlı annesi ve babasıyla bizim yanımızdaki, yangın kulesine benzeyen dapdaracık üç katlı, eski eve gelip yerleştiler. Mahalleliyle pek komşuluk yaptıkları yoktu. Zaten olamazdı da; annesi babası ile birlikte çok çalışıyorlardı. Bizim mahallenin bütün evlerinde yalnızca erkekler çalışıyordu. Çok çocuklu evlerde kadınların çalışmadan oturduğunu söylemek insafsızlık olur!

Evin içindeki çalışmalar, babalarınkinden hiç de az değildir. Erkeklerin asla başaramayacağı türden işlerdir bunlar; salça, tarhana, kurutmalık sebzeler, turşular, reçeller, börek, kurabiye yapımı, yemek pişirme gibi yiyecek sektörün yanı sıra soba kurma, badana yapma, yorgan kaplama, ev temizliği, çamaşır, bulaşık, halı yıkama hizmetleri vardır. Ayrıca temel görevler olaraktan yaşlı-çocuk bakımı, okul, ders ihtiyaçları gibi eğitim hizmetleri, misafir ağırlama, pazara gitme ve şu an aklıma gelmeyen daha bir sürü şey… İçimi daraltan bu işleri daha fazla sayamayacağım…

Neyse, uzatmayayım, ben ev işlerinden hiç hazzetmediğim için, üstüne üstlük bu işlerin zorluğuna karşılık maaş alınmadığı, değeri bilinmediği için asla ev kadını olmamaya yemin ettim. Okuyup güzel bir meslek sahibi olacağım, evlenirsem de ev işlerini tek başıma ben yapmayacağım. O yüzden ailecek çalışan yeni komşularımızı, Nazire Abla’yı en çok ben seviyordum.

Nazire Abla’nın babası eski urbacıydı. Annesi evde paçavra yumaklarından kilim dokuyordu. Nazire Abla paçavraları kesip yumak yapıyordu dokuma için, evin tüm işlerini de o çekip çeviriyordu. Evin birinci katında dokuma tezgahında kilim yapılıyordu. İçeriden dar merdivenle çıkılan ikinci katta iç içe geçmiş küçücük mutfak ve iki divan ile mutfağın içinde küçücük tuvalet vardı.

Her seferinde dar basamaklarını ikişer ikişer çıktığım merdivenli ve küçücük odalı bu evin, üç sıska insan için özel yapıldığını düşünmekten kendimi alamıyordum. Sandık odası kadar küçük çatı katı Nazire Abla’nın yattığı odaydı. Arada bir Nazire Abla paçavra kesmek, kesilen paçavraları birbirine ekleyip dokuma yumağı yapmak için beni yardıma çağırırdı. Annem de okul ödevlerimi aksatmamak koşuluyla izin verirdi bana. Nazire Abla emeğe çok saygılıydı, utansam da sıkılsam da arada bir koltuğumun altına dokudukları o güzel yolluklardan sıkıştırmayı ihmal etmezdi.

İşlerinin az olduğu zamanlarda Nazire Abla yumak yapmak için beni sandık odasına çağırıyor, ama yumak yapmak yerine, gizli saklı edindiği cep fotoromanlarını okutuyordu. Okuma yazma bilmediği için resimlerine bakıp hikayeyi çözdüğü romanı, ben yüksek sesle okurken kendi hayatı gibi hüzünleniyor, seviniyor, öfkeleniyordu.

Son birkaç haftadır Nazire Abla’ya bir şeyler olmuştu. Halini hiç iyi görmüyordum. “Bir daha asla” adlı cep fotoromanını okurken birden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Meğer bizim mahalledeki sinemada çalışan makinist, kadınlar makinesinde çaktırmadan Nazire Abla’nın cebine bir mektup bırakmış. Eee, nereden bilsin Nazire Abla’nın okuması yazması olmadığını.

Aslında Nazire Abla’nın da içi kıpırdıyor, kaçamak bakışlarla oğlana mesaj da gönderiyormuş ama, arada konuşma olmayınca… Üzerinden üç hafta geçtiği halde, mektubuna yanıt alamayan aşık, o hülyalı bakışlardan ümidini kesmeye başlamış. Nazire Abla’yla bir türlü gözleri buluşamamış. Gözyaşları içinde, bir çırpıda anlattıklarını dinlerken “Bir daha asla” aşk romanını bu kez Nazire Abla okuyor sandım.

Gözyaşlarıyla ıslattığı mektubu okudum. Hiç yabancısı değildim yazılanların. İtiraf edememe, buluşamama, araya fitneler girmesi, aşıkların mutlu sona varamadan ayrılmaları gibi işlerden anlıyordum artık. “Üzülme Nazire Abla” dedim, “Biz bu kaderi tersine çevireceğiz”…

Aldım kağıdı kalemi elime, aşka karşı aşkla bir mektup döşendim. Nazire Abla yine bir kadınlar matinesine girerken, biletle birlikte bu cevabi mektubunu çaktırmadan makinist aşığına vermiş. Sinemadan çıkarken de makinist, çaktırmadan sevinçle yeni bir mektup daha tutuşturmuş eline Nazire Abla’nın. Böyle böyle mektuplar gitti geldi birkaç ay.

Dışarda buz gibi bir hava. Üçüncü katın penceresinden yarı beline kadar dışarı sarkmış olan Nazire Abla’nın mosmor olmuş yüzünü görünce aklım çıktı. Odunluktan sobanın kovasını doldurmak için bahçeye indiğimde, kafamı kaldırıp yukarı bakmasaydım, mahallemiz acı bir kayıp verecekti. Aynı zamanda, çatıdan sarkan buz dikitlerinden korunayım derken, Nazire Abla kafama bir çığ gibi düşseydi, ikinci acı kaybı olacaktı mahallemizin!

Nazire Abla bir eliyle “sus”, diğer eliyle “gel” işareti yaptı. Hemen koştum, merdivenleri ikişer ikişer atlaya zıplaya üçüncü kata çıktım. Kapıda, daha ben sormadan, “Korkma, bir şey yok, pencerede seni beklerken soğuktan donuyordum az kalsın” deyince rahat bir nefes aldım. Pencerenin önündeki divana bağdaş kurup oturmamla elime bir fincan kanelada ile çok sevdiğimi bildiği Paykoç bisküvilerini tutuşturdu. Bu bir ön rüşvetti. İş bitince ikinci ödemenin yapılacağından emindim.

Odaya dolan tarçın kokulu çayıma batırdığım bisküvilerin, ağzımda eriyişiyle mest olurken, biraz işimin kıymeti bilinsin diye ağırdan alıyordum. Ama Nazire Abla sabırsızlıkla konuya girdi, “Bana bak bu sefer durum kritik. Annen çağırmadan bitirelim şu işi” dedi. Fincanı kaptığı gibi kucağıma birkaç cep fotoromanı bıraktı. “Ne, bunları mı okuyacağız şimdi?”, ” Hayır güzelim, bak şu işaretlediğim sayfalara, oradaki sözleri oku bakayım.”

Kendisine defalarca okuduğum cep fotoromanlardaki kızlarla, adamlarla artık akraba olan Nazire Abla her sayfayı ezbere bilir. Yazılanları okuyamıyor ama fotoğraflara bakıp sayfa sayfa hikayeyi bana kendisi okuyabilir. O derece yani! Gösterdiği sayfalardaki yerleri yüksek sesle okudum.Gözleri parladı, elinde tutuğu kağıt kalemi uzattı, “Hadi, başla bakalım” dedi.

O söyledi ben yazdım. Yaşadığımız tozlu topraklı mahallede, yangın kulesi gibi dimdik merdivenle çıkılan tarçın kokulu tavan arası odada, bez parçalarının tozları arasında, dokuma makinesinin “kirtim kırttrak kirt” sesleri, karşı sokakta ara ara dışarı verilen mikrofonun “Batsın bu dünya, bitsin bu rüya / ağlatıp da gülene yazıklar olsun / dolmamış çileler, yaşanmamış dertler / hasret çeken gönül, hep benim mi olsun?” nağmeleri arasında dünyanın en ateşli aşk sözleri ile yazılan mektup, “Evet, evet, evet” diye son cümlelerle bitirildi ve kıpkırmızı ruj sürülmüş dudaklarla imzalandı…

RELATED ARTICLES

Most Popular

Recent Comments