Hastane Mi Piçhane Mi?

“Efsaneler Şehri” İzmir’de, dikkatli araştırılmadan ortaya atılan yanlış bilgilerden biri günümüzde “İzmir Etnoğrafya Müzesi” olarak kullanılan ve halk arasında “Piçhane” olarak bilinen tarihi yapı ile ilgilidir. Bu konuya kaynak olarak internet kullanıldığında söz konusu yapı ile ilgili olarak ufak tefek cümle farklılıklarıyla şu açıklama görülür:

“Müze binası, Musevi Mezarlığı üzerinde, meyilli bir teras üzerine 1831 yılında neoklasik tarzda inşa edilir. Vebalı hastalar için St. Rock Hastane ve Manastırı olarak Fransızlar tarafından inşa edilen yapının asıl mimarı tam olarak bilinmemektedir. 1845 yılında Fransızlar tarafından onarılarak fakir Hıristiyan aileleri için bir bakımevine dönüştürüldüğü bilinmektedir.”

Ne yazık ki bu yanlış bilgi, binanın sahibi durumundaki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sayfalarında da, Wikipedia’da da ve hatta farklı bakış açılarıyla bilgiler içeren Ekşi Sözlük’te bile bu ifadelerle yer almaktadır. Hatta bu bilgiyi abartarak şu uydurma bilgileri de ekleyen sayfalar da görülebilmektedir:

“Bu yapıda Efes’ten getirilen bloklar ve mermer mezar taşları kullanılmıştır. Yapının mimari tarzı konusunda Neoklasik tarzdan Neogotik tarza dair değişik görüşler olmakla birlikte Bizans mimarisinden esinlenen süslemeleri dikkat çekicidir. Bu yapı 1845 yılında Fransızlar tarafından bir bölümü fakir ve kimsesiz Hıristiyanlar’ın bakılması için, bir bölümü de Doğum Evi ve Zührevi Hastalıklar Hastanesi olarak kullanılmıştır. Fakat önce sadece Doğum Evi olarak bilinen yapı daha sonraları; ‘Hangi kadın gider orada doğum yapar; elbette doğacak çocuğun babası belli olmayan…’ düşüncesinin etkisiyle halk ağzında ‘Piçhane’ olarak anılmaya da başlamıştır. Zamanın İzmir Valisi Rahmi Bey, St. Roch binasını Müslüman Okulu olarak kullanmayı düşünmesine rağmen bu düşüncesini yaşama geçirememiştir…”

Bu açıklamayı ilk okuduğumda kızgınlığımdan ne yapacağımı bilememiştim. Hangi cümlenin neresinden tutulacağı bilinemez halde ve tamamı yanlışlar içeren perişan bir açıklamaydı. Bu “Taşlar Efes’ten getirildi” masalı İzmir’de akıl almaz işler için sürekli kullanılır. Bu palavranın en çok kullanılan ayağı “rıhtım” inşası yani “Kordon” içindir. Bunu üfürenler rıhtım yapımı sırasında denize gömülen dolgunun hacmini ya da büyüklüğünü hiçbir zaman düşünüp hesap yapmamışlardır. İzmir’de bu kadar taş iddia edildiği gibi Efes’ten getirmiş olsaydı, bu gün Efes Ören Yeri’nde tek bir mermer kalmazdı.

Rıhtım inşaatında ne kadar kıyı bordürü kullanıldığı hakkında bir hesap yaparsak durum zaten ortaya çıkar. Üstelik bu hesabı sadece kıyı çizgisi uzunluğunu hesaplayarak yapalım. Yani “çökme” ya da “dolgu” sonucu suyun altında kalan inanılmaz hacimleri hesaba katmayalım. Taşlarının Efes’ten getirildiği iddia edilen rıhtım bordürü Konak’tan başlatıp uzunlukları toplayalım.

Konak Kışla köşesi – Gümrük binası arası: 255 metre.

Gümrük binası kıyı toplamı 548 metre.

Ana mendirek bordür uzunluğu 2092 metre.

Gümrük – Pasaport arası eski liman kıyısı 678 metre.

Pasaport mendirek kıyı bordür uzunluğu 317 metre.

Pasaport – Punta arası rıhtım uzunluğu 2026 metre.

Tümünün toplamı ise 5916 metre.

Gelelim hesabın başka yönüne. Rıhtımda kullanılan bordürlerin her birinin hacmi bir metreküpten büyüktür. Bir metreküp mermerin/taşın ağırlığı yaklaşık 2 bin 800 kilogramdır. Yaklaşık yirmi bin ton mermeri Efes gibi uzak bir yerden 1870’lerin koşullarında, üstelik rıhtım ve üzerindeki demiryolu yokken nasıl getirdiler dersiniz? Bunların dışında “İzmir Rıhtım İmtiyazı”nın hem ilk sözleşme hem de temdit sözleşmelerinin tüm nüshaları ve koşulları bellidir. Orada rıhtım, pasaport binası, gümrük binaları, iskele ve mendirek vb. tüm yapımla ilgili malzemelerin İzmir ve yakın bölgelerde nereden alınacağı ayrıca belirtilmiştir. Efes harabeleri söz konusu bile değildir. Bu bir şehir efsanesidir. Kaldı ki Efes Antik Kenti’ni biraz bilen bir kişi bile o alandan yaklaşık 6 kilometre uzunluğunda blok taşların harabelerin hiçbir yerinden alınmış olamayacağını da bilir.

***

Etnoğrafya Müzesi binası tarihçesine dönersek; İzmir Büyükşehir Belediyesi “Kent Ansiklopedisi” üst başlığı altında 2013 yılından bu yana bir dizi çalışmayı sürdürüyor. Orada iki cilt halinde yayımlanan “Mimarlık” bölümü de var. Birçok mimar ve şehir plancı katkıda bulunmuş. Bu maddenin açıklamasından da anlaşılıyor ki ellerinde kesin kanıt olmadan, internetteki bilgileri aktarma yoluna gitmişler ve bu nedenle o bölümler ne yazık ki hatalarla doludur.

Gelelim işin doğrusuna.

Önce St. Roch Hastanesi ile ilgili bilgiyi aktarmak istiyorum.

Bu hastane, Mortakya bölgesinde, Pultuklar Sokağı’nda, genellikle veba vb. salgın hastalıklarla mücadele için kurulmuş bir hastanedir. Çalışmasını 1845 yılına kadar sürdüren hastane o yıl yaşanan büyük yangında harap olduktan sonra yapılan onarımla bakıma muhtaç Katolikler’in geçici olarak barındırıldıkları bir yer olarak kullanılır. Daha sonraları ise yoksul Katolikler için yaşlılar yurdu ve yetimhane işlevine dönüştürülür. 1847 yılında bir grup Katolik tarafından gönüllü bağışlarla satın alınarak genişletilen arsa üzerinde inşasına başlanan ve 1857 yılında tamamlanan yeni yapısıyla okul ve yaşlılar yurdu olarak hizmet görür. İşgal döneminde göçmenler evi olarak kullanılan ve yeri günümüzde Kültürpark’ın Paraşüt Kulesi yakınlarında bir alana denk gelen hastane 1922 yangınında yanarak yok olur.

1905 yılı İzmir Şehri planında hastanenin yerini kırmızı ile işaretledim. Bu hastaneyi Konak’ta gösteren araştırmacıların başta 1876 tarihli Lamec-Saad ile sonraki tarihlerde çoğunlukla Leipzig’de basılmış haritalara bakıp da bu hastaneyi gerçek yerinde görmemiş olmalarını büyük bir talihsizlik olarak görüyorum.

Eski İzmirlilerin “Piçhane” olarak söyledikleri günümüzün Etnoğrafya Müzesi binasına gelirsek kesinlikle Vali Rahmi Bey döneminde yapılmıştır. Hiçbir zaman da adı verilen hastane olarak kullanılmamıştır. St. Roch Hastanesi’ni Mortakya’da gösteren haritalarda, bu bina asla yoktur ve Değirmendağ’daki yeri boştur. Konuyla ilgili en önemli kanıt ise fotoğraflardır. Yazıya eklediğim 1891-1892 dönemine ait fotoğrafta, henüz Piçhane arsası boştur. 

İkinci fotoğrafta ise iki önemli ayrıntı birden vardır. Fotoğraf yapının inşaatı sürerken çekilmiştir. Çatı tahtalarının büyük bölümü henüz yeni çatılmış ve sağ kenarda da henüz kapanmamış bir boşluk açıkça görülmektedir. İnşaatın pencerelerinde pervazlar da yoktur. Fotoğraf 1920 yılı Mart ayında, yani işgal döneminde çekilmiştir. Fotoğrafın ikinci önemli ayrıntısı arka planda Salepçioğlu Camisi’nin görülmesidir. Caminin bitim tarihi 1906 yılıdır. Demek ki bina 1906 yılında henüz inşa edilmemiştir.

Yapı, Vali Rahmi Bey döneminde Yetimhane olarak inşa edilmeye başlar. Ancak İzmir’in işgaliyle yarıda kalır ve bu kez Yunanlılar tarafından tamamlanarak öksüz Rum çocukları için kullanılır. Bu dönemde Türkler tarafından takılan “Piçhane” adı da günümüze kadar gelir. Cumhuriyet döneminde önce Halk Sağlığı Enstitüsü ardından uzun yıllar İl Sağlık Müdürlüğü olarak kullanılan yapı 1984 yılında Kültür Bakanlığı’na devir olunur. Bir bölümü İzmir Etnoğrafya Müzesi olarak kullanılırken, büyük bölümü ise 1987 yılından bu yana İl Kültür Müdürlüğü olarak hizmet verir.

İzmir şehri hakkında uydurulan masallar yazmakla bitmiyor…

***

Kaynakça:

– http://www.wikiwand.com/tr/İzmir_Etnografya_Müzesi
– https://izmir.ktb.gov.tr/TR-77101/izmir-etnografya-muzesi.html
– http://www.izmirkulturturizm.gov.tr/Eklenti/9644,etnografya-sayfalarpdf.pdf?0
– http://www.hayatagaci.biz.tr/2014/08/izmir-etnografya-muzesi/
– https://gezigezgini.com/konak/izmir-etnografya-muzesi/
– https://eksisozluk.com/izmir-etnografya-muzesi–638209
– Yaşar Ürük “İzmir’i İzmir Yapan Adlar” İzmir Büyükşehir Belediyesi Kent Kitaplığı, No: 55, İzmir 2008
– Yaşar Ürük belgeliği

RELATED ARTICLES
- Advertisment -
 

Most Popular

Recent Comments