Ne “yeni”si?

Gündem, sürekli değişiyormuş. Bu kocaman bir yalandır!

Her gün yeni bir canbazlık yumurtlayanlarla, o yumurtalardan alakok mu, çılbır mı, omlet mi yaparız diye coşanların ortak paydasına, “gündem” demek işinize geliyor, içinize siniyorsa, elbette söylenecek bir şey yok. Ya da tam tersi, söylenecek çok şeyi hak ediyorsunuz.

Ne gündemin değiştiği var, ne de bu kadar lafazanlığın, nezdimizde bir değeri var. Ana gündem aynen durmakta, sizin “değişiyor” şaşkınlığı yaşadığınızın adına da, bilim “aşınma” ve “yozlaşma” diyor. Sonrasında “çöküş”ün geldiği de, tarihin tecellisidir.

Biz ana gündeme “kültür” diyoruz. Siz kültürü, üfürükten ve yaşamda karşılığı bulunmayan faaliyetlere indirgediğiniz, birkaç özverili insanın savaşımını ve kimsesizliğini “vah sanat, vah sanatçılar” arabeskliğine inandırdığınız ve bu bağlamda sizi alkışlayan hayli aklıevvel (ya da aklıkıt) bulduğunuz için, seviniyorsunuz. Günler geçip gidiyormuş, aşınma doğallaşmış, siz çözümü ayak uydurmaya, ahali ahvali yazgıya bağlamışken, olan bu ülkenin dününe-bugününe-yarınına taammüden yazık etmekmiş, ne beis! İç acıtıcı, yürek bunaltıcı bir cambazhanede, pek güzel oyalanıp gidiyorsunuz işte.

Hayır, bir de bunlara “Yeni Türkiye”, “Yeni Toplum”, “Yeni İnsan” demiyor musunuz, insanın donup kalmaması, parçalanıp dökülmemesi işten değildir. Belki oluşturduğunuz ve değişik kisvelere bürünüp, iktidarcılık-muhalefetçilik oynadığınız “gerçek” koalisyonun, tek derdi budur. Her geçen gün, sözlerinizle ve eylediklerinizle, bunu kanıtlamaktadır.

Seçimler oldu. Bahşettiğiniz üzre oyumuzu kullandık, köşeye çekildik. Neyleyelim ki, adına arlanmazca “demokrasi” dediğimiz bu tuhaflıkta, biz aciz kullara düşen buydu. “Garden party”lerdeki demokrasi neydi ki, sokağın payına ne düşsün? Aile içi demokrasiden, kağıt üstündeki derneklerdeki, sendikalardaki vs. demokrasiye, yaşadığımız nedir ki, bir ülkenin yazgısını çizecek seçimler ne olsun? Yine de şükretmeliyiz, “halk iradesi” ortaya bir tablo çıkardı ve hepimizi hepimizle yüzleştirdi.

500-600 yıl boyunca bir ailenin, dinsel-askersel donanımlı iradesinde-idaresinde yaşayıp, “ümmet” ve “kul” olmayı genlerinde içselleştirmiş, “kendine bakmaz-hesap sormaz” bir yoksulluklar-yoksunluklar cehennemi geçmişin ahvadı olarak, bugünkü durumumuza şükretsek yeridir. Mustafa Kemal Atatürk’ün dehası, düşünce ve eylem arkadaşları -ki sanıldığının aksine pek azdır!- sayesinde kurulmuş, yepyeni bir Cumhuriyete şükretmeliyiz. Ne kadar yüklenilse, ne kadar tırtıklansa, hala ayakta kalmaya direnmektedir. Bu direnişe omuz vermek için, birazcık vicdan, birazcık etik, birazcık omurga yeter. Kuruluşunun 100. Yılına şunun şurası ne kadar kalmışken, başına gelenleri ve getirilmeyi çalışılanları görmek için, başka neye gereksinmemiz vardır ki?

Seçimin peşinden gelen üç beş gün, yaşanan görece rahatlık, elbette halüsinasyondu. Yaşananlar ve düşlenenler, örneğin ve tıpkı ayağı yere, kafası hayata basmayanların, “Gezi”den türlü hayaller devşirmesinden farksızdı. O üç beş günün ardından, sistem tekrar ayarlarına döndü. Tuhaf kelamlar, ne dediği muğlak savrulmalar, bir garip pazarlıklar ve kaldığı yerden devam eden ceberrutluklar, bir daha kanıtladı ki, sistem ihtiyaç molası verdi, ahali “otur oturduğun yerde, biat et, huzur koşulu riayet” kıskacından iki günlüğüne kurtulduğunu sandı. Sonra? Sonrası yaşadıklarımız ve yaşattıklarımız.

Peki biz, bal gibi bilinen bu “gerçek gündem” muhabbetine, neden “kültür” diye başladık? Biz kültürden, bu ülkenin yaşamını belirlemiş, belirlemeye yeltenen ve hepsine itirazdan mürekkep “olması gerekenleri” anlıyoruz. Bu sorun algılanmadan, çözülmeden, olup bitenin yorumunun ve oluşturulacak alternatiflerin, “üfürükten tayyare, selam söyle o yare”den öteye geçmeyeceğine inanıyoruz. Bugün en önemli sorun, bireysel ve toplumsal açıdan, bu ülkenin yaşamını savunmaktır. Bu yaşamın içine, her şey girmektedir ve savunulmazsa, yaşadığımız her facianın biricik nedeni olacaktır.

Nerede nereye kadar yazarsak, bundan sonraki en önemli konumuz bu olmalıdır, olacaktır. Ne demek istiyoruz, o da önümüzdeki yazıya kalsın. Öyle ya, son yazımızdan bu güne aylar geçti ve bilmiyoruz, Kent Yaşam’a kabul ve sizlerle bu sayfalarda buluşma pasaportumuz hala geçerli midir? Şaka bir yana, bu gecikmeden dolayı Kent Yaşam’dan ve geçmişteki yazılarıma ilgi göstermeyi kesmeyen değerli okur yoldaşlarımdan özür dilerim.

İnandığımızı, yaşadığımız gibi yazma kararlılığıyla, hepinize yeniden merhaba!
RELATED ARTICLES

Most Popular

Recent Comments