O ses de ne?

Kendimi bir zeytin ağacının yanında, masmavi denize bakarken buluverdim bir anda. Nasıl gelmiştim buraya? Çok şaşkındım ve ne yapacağımı bilemiyordum. Bambaşka bir yerdi burası. Tertemiz bir havası vardı öncelikle, çok rahat nefes alıyordum ki ben buna hiç alışık değildim. Daha birkaç saniye öncesinde tepesindeki kocaman pervanelerin hava üflediği 17. Bulvar’da yürüyordum!

Yemyeşil ağaçların arasından yürümeye başladım. “Yürüyordum, yürüdükçe de açılıyordum.” İçinde bulunduğum durumun bununla ilgisi olabilir miydi? Sabahleyin bilgisayar odasında yaptığım beş boyutlu sanal turda “Hişt Hişt Müzesi”ni gezerken dinlediğim öykü böyle başlamıyor muydu!

Yazarın adını anımsamaya çalıştım önce, sonra vazgeçtim, anın keyfini çıkarmalıydım. Biraz korkarak da olsa ayakkabılarımı yavaşça çıkardım. İlk kez toprağı hissettim. Topraktaki, bazı küçük sivri çakıllar ayağıma batıyordu fakat toprak o kadar yumuşak ve huzur vericiydi ki ayağımdaki acıları bana hissettirmiyordu.

Tam o sırada bir oğlan çocuğu gördüm. Sırtında birkaç odun parçası taşıyordu. Odunlar onun boyunu aşıyordu ama çocuk halinden gayet memnundu. Üstündeki eski püskü kumaş giysi, odunlara sürttükçe yırtılıyordu. Çocuk buna aldırış etmiyordu, ne garip! Ben içimden çocuğun yanına gitsem mi gitmesem mi diye düşünürken, çocuk beni gördü ve hiç düşünmeden yanıma geldi. “Merhaba!”

O kadar içten bir selam vermişti ki çok garipsedim. Ben onunla ilgili içimden bin bir türlü şey geçirirken o benden korkmadan yanıma gelmiş ve kırk yıldır tanıyormuş gibi sımsıcak bir selam vermişti. “Abi manzaranın keyfini çıkarmaya geldin herhalde” dedi. Ne söylemem lazımdı şimdi bu afacan çocuğa? Manzara, keyif hepsi o kadar uzak sözcüklerdi ki? “Bir anda kendimi burada buldum” desem olmazdı. Desem de inanmazdı zaten.

– Merhaba. Aslında ben kayboldum, şehir merkezine gitmeye çalışıyordum da.

Ağzımdan bu kelimeler dökülüverdi. Doğru soruyu bulmuştum. Belki merkezde derdimi anlatacak birini bulurdum hem. Oğlan önce kıkırdadı ve bana cevap verdi: “Abi, şehir merkezi mi dedin? Ehehe? Bizim pazarın orayı diyorsun herhalde.” Şaşkınlık üstüne şaşkınlık yaşıyordum, biraz da dalga mı geçmişti bu ufaklık benimle! “Ah, evet orasıydı. Hep bu dalgınlıktan, kafam karışık da biraz!” Anlayışla bir edayla baktı yüzüme, “Olur bazen böyle” dercesine? “Abi bak şuradan düz git, çeşmenin oradan? ” Yolu bir güzel tarif eden çocuğun yanından pek istekli olmasam da ayrıldım, nerede olduğumu bir an önce öğrenmem lazımdı. İlk karşılaşmamızdan daha sıcak bir şekilde uğurladı beni yoluma.

Çok bilmiş oğlanın anlattığı yoldan gittim. Gördüğüm her şey bende şaşkınlık yaratıyordu. Nesli tükenen bir sürü canlı gördüm; horoz, yılan, değişik renk ve büyüklükte böcekler, çikolata renkli keçiler, bulut gibi kuzular, kocaman dişlerini göstererek güler gibi anıran iki eşek, sereserpe uzandığı yerde geviş getiren birkaç inek, hatta yanı başımda yürümeye başlayan, üstünde kahverengi lekeleri bulunan sevimli bir köpek?

Çok şaşkındım, ama gördüğüm her şey tarifsiz duygular uyandırıyordu bende. Bazen ürperiyor, bazen gülüyor, bazen de önümde kıvrılan yılanı gördüğüm zaman olduğu gibi ciddi ciddi korkuyordum. Yolda beni gören insanların bazıları bana gülüyordu. Kılık kıyafetime mi yoksa tepkilerime mi gülüyorlardı anlamadım ama rahatsız da olmadım, dalgacı bir halleri yoktu çünkü. Bir süre sonra kendi halime ben de güler oldum.

Uzun bir süre yürüdükten sonra oğlanın tarif ettiği yere vardım. Evler en fazla iki katlı, çoğu tahtadan veya kerpiçtendi. Her evin önündeki bahçede rengarenk çiçekler vardı ve sokaklar tertemizdi. Çocuklar bir o yana bir bu yana koşturuyor, nineler evlerinin önünde oturuyor, kuşlar havada dans edip şakıyordu. Rüyamda bile göremediğim kadar güzel bir yerdi burası. Kendimi bir film yıldızı gibi hissediyordum, çünkü her gelen geçen bana gülümsüyor, selam veriyordu. Ben etrafıma şaşkınlıkla bakıp gezerken bir teyze bana sesleniyormuş, sonradan fark ettim. “Oğlum geliver bi buraya!” Yüzü kırış kırış ama sesi neşe dolu olan teyzeye doğru hızlıca gittim. “Oğlum kaçtır sesleniyorum duymadın, aşık mısın sen?” deyip kahkahayı patlatıverdi.

– Özür dilerim, duymadım, dalmışım.

“Hee, anladım seni ben! Yorgun gözüküyorsun yavrum, rengin de kaçmış. Sana bi karadut şerbeti koyim de betin benzin yerine gelsin!”

Ne kadar itiraz etsem de çoktan elime tutuşturmuştu teyze kıpkırmızı sıvıyı. Kendimi burada bulduğumdan beri üzerimden atamadığım şaşkınlıkla elimdeki bardağa ne yapacağımı bilemeden baktım ama teyzeden müdahale geç kalmadı. “Sen nasıl içmezsin benim şerbetimden he, söyle bakem!” Israrına dayanamadım ve şerbetten ilk yudumu biraz tedirgin şekilde aldım. Öyle güzeldi ki! İçtiğim en güzel içecekti. Şerbeti ikinci solukta bitirince teyzenin yüzünde zafer kazanmış bir ifade belirdi. Artık yoluma devam edebilirdim, teşekkür edip ayrıldım.

Tepemde birkaç beyaz bulut, masmavi gökyüzünün altında yürürken az önce doğada duyduğum sesler yerini çocukların neşe dolu bağırışmalarına, kadınların gülüşmelerine bırakmıştı. Bir topacın çevresinde toplaşıp dönmesini izleyen çocukları izledim ben de. Rengarenk bir topun peşinde koşan oğlan çocuklarının kıpkırmızı suratlarında parmak izlerinin beyaz beyaz lekeleri kalıyordu hırsla mücadele ederken. Maç bittiğinde ise renkli yuvarlağı olduğu yerde bırakıp hep birlikte güle oynaya çeşme başında toplaşıverdiler.

Tepeden gördüğüm denize de yaklaşmıştım. Yolun tadını çıkartarak sahile geldim. Bir taşın üstüne oturup biraz soluklandım, bu kadar çok oksijeni ilk kez soluyordu ciğerlerim, onlar da şaşkındı sanırım. Çevremdeki doyumsuz manzarayı hem izledim hem dinledim. Bembeyaz martıların sesine karşımdaki teknede balıklarına şarkı söyleyen amcanın sesi karışıyordu. Amca öyle neşeliydi ki! Ufacık kayığında balıklarıyla arkadaş olmuştu.

Her şey çok güzeldi ama artık içinde bulunduğum durum biraz da tedirgin etmeye başlamıştı beni. Ailem olmadıktan sonra ne anlamı vardı bütün bunların! Onlara kavuşmanın yolunu öğrenmem lazımdı. Belki de sonsuz bir düşünceye dalmışken bir amca oturdu yanıma. Uzun sakalları ve dik duruşu ona bilge havası veriyordu. Buradaki herkes gibi öncelikle elini uzatıp selam verdi. Yine şaşkınlıkla karşıladım selamını. “Buralarda senin gibi yalnız oturan birini pek görmem. Ne düşünürsün, ne beklersin buralarda? Bu arada benim adım Mehmet’tir. Tanımak isterim seni.”

– Merhaba Mehmet Amca, sen de bana “yalnız adam” diyebilirsin. Yeni geldim buraya, çok ama çok uzaktan geliyorum, aklına hiç gelmeyecek yerlerden. Ailemi, arkadaşlarımı özledim ve nasıl geri giderim bilemiyorum.

“Demek sen şu masal kahramanlarından birisin.” dedi Mehmet Amca, biraz düşünceli biraz da gülümseyerek. “Hepimiz bir masal kahramanıyız aslında, bir varmış bir yokmuş misali? Önemli olan nasıl bir kahraman olmak istediğimizde! Masalları cennet de yapan biziz cehennem de? İyiyi istemek yetmez, bunun için çaba da harcamak lazım. Herkes kendi cennetini kurarsa gökten herkese kıpkırmızı elmalar düşer kendi masallarının sonunda.”

Bu topraklara geldiğimden beri yaşadığım şaşkınlık bu kez suçluluk duygusuna bırakmıştı yerini. Ne diyeceğimi bilemedim Mehmet Amca’nın sözlerini duyunca. Kısa bir süre ikimiz de sessiz kaldık. Ne yapacağımı biliyordum artık ama önce aileme, sevdiklerimin yanına dönmem gerekiyordu ve ben yolu bilmiyordum. Çaresizliğimi anlamışçasına döndü Mehmet Amca, “Umut ve zaman bitmedikçe evine geri dönersin. Bak şu kuşlara! Sürüyle gezen var, sürüye yetişemeyen var ama pes etmiyor, çabalıyor. Sen de sakın istediğin şeyi bırakma, vazgeçme.” İlk karşılaştığım küçük oğlan gibi açık ve net bir yol göstermemişti Mehmet Amca, ama içimde bir rahatlama olmuştu. Bir süre sonra geldiği gibi sessizce uzaklaştı Mehmet Amca. Güneş de yavaş yavaş denizin mavi sularına gömülmeye başlamıştı. Kumsala çekilmiş balıkçı teknelerinden birisinde geceyi geçirmeye karar verdim. Beyaz boyası tuzlu sudan yer yer yıpranmış teknenin üstünde maviyle adı yazıyordu: Umut. Kim bilir hangi balıkçının Umut teknesinde yıldızlara bakarken uyuyakaldım.

Rüyamda Hişt Hişt Müzesi’ndeydim. Her yerden bir ses geliyordu ve artık ben sesin nereden geldiğini önemsemez olmuştum. Hayatımda ilk kez bugün yaşadıklarımdan sonra, önemli olan tek bir şey vardı o da çevremdeki her şeyden bir ses duyabilmek? Bundan sonra bütün gücümle o sesi duyabilmek ve çevremdeki insanlara yeniden duyurabilmek için çalışmaya karar verdim.
RELATED ARTICLES
- Advertisment -
 

Most Popular

Recent Comments