Son dakika!

Başlığı gördüğünüzde yeni bir haberi, yeni bir gelişmeyi size ileteceğimi sanabilirsiniz, ülke gündeminde öyle bir haber akışı ve son dakika gelişmesi var ki, yetişebilene aşk olsun! Gözümüz kulağımız bir yanda görsel ve işitsel medya araçları TV ve radyoda, öte yanda internet haber siteleri ve sosyal medyada… Doyumsuz bir merakla ve istekle yeni haberleri duymak, tüketmek ve paylaşmak için can atar durumdayız.

Benim sözünü edeceğim “son dakika” durumu ise biraz ertelemeden biraz da zaman darlığından kaynaklanan son ana bırakılmış bir tatil gezisi hakkında. İtiraf etmeliyim ki biraz da başlıkla merak uyandırıp yazımın okunmasını sağlamak gibi bir niyetim de var.

Kurban Bayramı’nın tarihi aylar öncesinden, hatta bir yıl öncesinden biliniyor olmasına karşın bayram tatilinde nereye, hangi tarihte gideceğini önceden planlamayan ben, yaz boyunca çocukların kursları ve antremanları nedeniyle doğru düzgün tatil yapamayan ailem için arife gününden bir gün önce, saatler gece yarısına yaklaşırken bir “son dakika” tatili arayışına başladım. Çoğu zaman tatil planlamalarını hep bu şekilde sona bırakırım ve aylar öncesinden erken rezervasyon fırsatlarını kullanarak tatil planlarını yapanlara şaşarım.

Yarın sabah uyandığımızda ne ile karşılaşacağımızı bilemediğimiz bir ülkede, genellikle Temmuz-Ağustos aylarında kullanılan yıllık izinler için aylar öncesinden, Ocak-Şubat aylarında yer ve tarih seçip tatil planlaması yapanları uzak görüşlülüklerinden ve cesaretlerinden dolayı kutlarım. Bu yazının yayınlandığı Aralık ayında bile gazete, televizyon ve internet medyasında erken rezervasyon indirimi reklamları arka arkaya çıkmaya başlamıştı.

Gelelim bizim “son dakika” tatil planlamasına. Elinizin altında bir bilgisayar ve internet bağlantısı varsa dünyanın her köşesine erişebileceğinizi zaten biliyorsunuz. Öncelikle nereye gideceğimize karar vermek gerekiyor, ardından o yöre ile ilgili gezi ve tatil deneyimlerini paylaşan blog yazılarını, sikayetvar.com, otelsikayet.com, otelpuan.com gibi müşteri görüşlerini yansıtan sitelerdeki eleştirileri okumak, sonrasında tripadvisor.com ve booking.com internet siteleri aracılığı ile tesisleri incelemek, değerlendirmeleri görmek gerekiyor. Açıkçası ben öyle yapıyorum.

Sabaha karşı 04.00 civarı sonuçlanan ve yaklaşık altı saatlik bir araştırma ve değerlendirme sonucu Midilli Adası’nı rotamız olarak seçtim. Booking.com sitesi üzerinden otel seçimi yaparken sürekli “son dakika fırsatı”, “son kalan yerler”, “sizinle birlikte şu anda bu kadar kişi aynı tesisi incelemekte”, “az önce bir kişi baktığınız tesisten bir oda için rezervasyon yaptırdı”, “bakmakta olduğunuz tesiste kalan son oda” gibi uyarıların baskısı altında, otel seçimini de yaptım.

Bizim Midilli olarak adlandırdığımız, Yunanlıların ise Lesvos ya da Lesbos olarak adlandırdıkları adanın merkezi Mitilini’de kalacak yer aradım. Adanın merkezi olan Mitilini’deki tesislerin hepsi dolu göründüğünden, hem daha sıcak olacağını düşündüğüm için hem de şehir merkezine en yakın yerleşim birimi olduğu için Pappados’da karar kıldım ve Gera Körfezi kıyısındaki Gera Bay Aparts & Studios isimli tesis için booking.com üzerinden rezervasyon yaptırdım. Ardından Ayvalık’tan Midilli’ye gidecek feribot için internetten bilet aldım.

Arife günü sabahı erkenden yola çıktık. Ayvalık’a vardığımızda sabah 06.00 civarı idi ve güneşin doğuşuna tanık olmak çok güzeldi. Ayvalık merkezindeki cadde ve sokaklarda hemen hemen hiç kimse yoktu. Ortalıkta sadece gececi taksiciler, belediye temizlik görevlileri, 24 saat açık pastane ve fırın çalışanları, kediler ve köpekler vardı. Gündüz saatlerinde boş yer bulamayacağınız araç park yerleri bu erken saatte bomboştu.

Merkezde bir pastanede kahvaltımızı yapıp açılış saatinde feribot firmasına gittik. Büro açılınca internetten aldığım çıktıları gösterip biletleri aldım. Aracımı feribot iskelesinin karşısında ana caddeye paralel bir ara sokağa park ettim. Sonra feribot iskelesi ve gümrüklü alana girmek için sıraya girdik. Pasaport kontrolünden sonra feribota binip hareket saatinin gelmesini bekledik. 1 saat 30 dakika süren bir yolculuktan sonra Midilli ya da Yunanca adı ile Lesvos (Lesbos) adasının başkenti Mitilini’ye vardık.

Feribot yolculuğu boyunca bir yandan ada ile ilgili tanıtım broşürlerine göz attım diğer yandan emektar gazetecilerimizden, gazeteci-yazar Ümit Otan’ın “Aşkın Hüzünlü Kentleri” kitabındaki Midilli için yazılmış bölümü okudum. Midilli için yazılanlardan bir bölüm şöyle:

“Ayvalık, Burhaniye, Edremit’teki zeytinlikler, Ege’nin mavi sularında soluklanıyor. Midilli’de yine bir araya geliyorlar sanki. Biraz fark var tabii. Bizim zeytinlikler her yıl yazlıkçıların gazabına uğrayıp azalırken, Midilli’deki 11 milyon zeytin ağacı bırakın azalmayı, giderek çoğalıyor.”

(Not: Ben, bu yazıyı hazırlarken Soma’nın Yırcalı köyündeki ağaç katliamı haberi geldi ve termik santral tesisi kuracak iktidar yandaşı şirket bir gecede 6 bin zeytin ağacını keserek korkunç bir ağaç ve doğa katliamı yaptı)

Ümit Otan yazısında Midilli için şunları da yazmış:

“Tipik Grek mimarisi olduğu gibi korunmuş. Çeşitli renklere boyanmış kepenkleri, balkonlardan taşan rengarenk çiçekleriyle, rahat, huzurlu bir görünümü var yörenin… Midilli’nin arka sokaklarında kendimizi Ayvalık’ta, Cunda’da sanıyoruz. Küçük meyhaneler, zeytinyağı, sabun satan dükkanlar, balıkçılar, mezeciler…”

Aracımı Ayvalık’ta bıraktığım için fiyatlarının uygun olduğunu öğrendiğim şirketlerden birine girip bir araç kiraladım. Kiralama şirketinde iki bayan ve bir erkek görevli bizi güler yüzle karşıladı. Ancak aralarında İngilizce’yi sadece erkek görevli biliyordu ve bize o yardımcı oldu. Kiralama sözleşmesi hazırlanırken sohbet ettik. Sohbet sırasında Midilli’de en ünlü yerin Molyvos olduğunu, orasının doğup büyüdüğü yer, memleketi olduğunu söyledi ve deniz kenarındaki küçük lokantalarda deniz ürünleri yememizi önerdi.

Kiraladığımız araç ile yola koyulduk ve tabelaları takip ederek Pappados civarındaki Gera Bay koyuna yöneldik, adanın en ünlü ve en eski uzo fabrikasının olduğu Plomari yolunu takip ederek körfez kıyısındaki otele ulaştık.

Otelde bizden başka müşteri yoktu, bizi otelin sahiplerinden Bayan Maria Tzikoukos karşıladı. Eşinin Mitilini’ye gittiğini, bizim için rahat edebileceğimiz büyükçe bir aile odası ayırdıklarını, bu odayı daha çok yurtdışından geldiği zaman kızlarının kullandığını, çoğu zaman boş tuttuklarını söyledi. Az önce söylediğim gibi otelde bizden başka müşteri yoktu, oysa Booking.com ısrarla son kalan oda uyarısı ile hızlı karar vermem için bani acele ettiriyordu.

Ertesi gün adayı gezmek için odamızdan çıktığımızda, küçük, sevimli otelin bahçesinde Bayan Maria ve eşi Bay Bill ile karşılaştık. Kısa süreli sıcak bir sohbetten sonra adada gezecek yerler ile ilgili önerilerde bulundular. Başta Petra ve Molyvos olmak üzere Kalloni, Mithilini, Plomari’yi görmemizi, Mitilini yolu üzerindeki Çöp Müzesi’ni ziyaret etmemizi tavsiye ettiler.

Bay Bill müze hakkında bilgi verirken “ada halkının çöp olarak gördüğü ve attığı eski eşyaların şimdi o müzede yaşadığını, Rahmi Koç’un da uğrak yeri olduğunu” söyledi. Gülerek “Bizim çöpe attıklarımızı toplayıp müze yapmışlar, şimdi para verip giriyor, eski anılarımızı canlandırıyoruz” dedi. O gün Kalloni, Petra ve Molyvos’u gördük, müze ziyaretini ertesi güne bıraktık.

Midilli için “Osmanlı’nın Mutfağı” denilirmiş bir zamanlar. En taze ve en lezzetli yiyecekler buradan padişahın sarayına gönderilirmiş. Adada küçükbaş ve büyükbaş hayvanlar için suni yem verilen tesisler yok. Koyun, keçi ve inekler doğal ortamda serbestçe dolaşıp aralarında dağ kekiğinin de olduğu taze otlarla besleniyorlar. Bu yüzden etleri de sütleri de çok lezzetli oluyormuş.

Bir mahalle bakkalından aldığımız Noy Noy marka pastörize süt, Türkiye’de içtiklerimize hiç benzemiyordu, çok lezzetli idi. Adanın dört tarafı denizle kaplı ve kirletilmemiş bu deniz kıyılarından çeşit çeşit balıklar ile deniz ürünleri çıkarılıyormuş.

Molyvos deniz kenarında çok güzel manzarası, deniz ürünleri sunan küçük lokantaları, alışveriş dükkanları ve tepede Osmanlı zamanından kalma kalesi olan güzel bir yer.
Molyvos için Ümit Otan’ın “Aşkın Hüzünlü Kentleri” kitabında şunlar yazılı:

“Kuzeye, Molyvos’a doğru yol alıyoruz. Assos’la daha da yakınlaşıyoruz. Dağ, taş zeytin ve ormanlık… Çarşısının bizim Ege’deki bir çok çarşıdan hiç farkı yok. Molyvos bize aynı coğrafyanın insanları olduğumuzu hissettiriyor.”

Molyvos’un inişli çıkışlı yapısı olduğu için şehir içinde ana yol boyunca dolaşan çok vagonlu bir çekçek var. Küçük bir ücret karşılığında Molyvos’u gezdiriyor. Çekçekin işletmecisi, Türk olduğumuzu öğrenince hangi şehirden geldiğimizi sordu. İzmir’den geldiğimizi öğrenince de, babaannesinin İzmir’de yaşayan bir Rum olduğunu, birbirimize çok benzediğimizi, dinlediğimiz müziğin, içtiğimizin yediğimizin giydiğimizin benzer olduğunu “aynı denizin ayrı düşmüş insanları” olduğumuzu söyledi. Kısa mesafe için bizden ücret almadı.

Ertesi gün doğruca Bay Bill’in söylediği Çöp Müzesi’ne gittik. Eski ev eşyalarından oluşan müzede ne ararsanız vardı. Kömürlü ütülerden gümüş kaşıklara, Osmanlıca yazılı belgelerden sararmış aile fotoğraflarına, eski silah ve kılıçlardan dikiş makinalarına, 45’lik plaklardan çalışır haldeki gramofona, kapı kulplarından kahve öğütücülerine, kuzine sobalardan metal kurmalı oyuncaklara kadar yüzlerce binlerce eski eşya.

Müzenin işletmecisi yarım Türkçesiyle bize eşlik etti ve daha önce altı yıl Alsancak’ta yaşamış olduğunu, İzmir’in tanınmış ailelerinden Öztüre ailesinden Nezih Öztüre ile arkadaş olduklarını, Rahmi Koç’un da Nezih Öztüre’nin de arada bir müzesine uğradıklarını söyledi. Müze içinde fotoğraf çekmek yasak olduğu için ancak dışarıya çıkınca kapı önünde fotoğraf çekebildik.

O gün akşam otele döndüğümüzde çok cana yakın bir insan olan otel sahibi Bay Bill ile sohbet etme olanağımız oldu. Adadaki yaşamdan söz etti, Midilli Ticaret Odası üyesi olduğunu ve Ekrem Demirtaş’ı tanıdığını ve İzmir’e gittiğinde görüştüklerini söyledi. Vergilerin yüksekliğinden yakındı. Otelden, ailesinden kalan zeytinliklerden ve yağ fabrikasından kazandıklarının neredeyse yüzde yetmişini devlete vergi olarak ödediğini her geçen yıl kazancının daha da azaldığını söyledi.

Avrupa Birliği’ne girdiklerinde Yunan ekonomisinin iyi durumda olmamasından ötürü, birlikten yardım alabilmek için her istediklerini yaptıklarını bunun sonucunda daha da fakirleştiklerini, işsizliğin arttığını anlattı. Avrupa Birliği’nin abisi Almanya’nın yaptığı yardımlar karşılığında başta Atina hava alanı olmak üzere Yunanistan ve adalarındaki hava limanlarının işletmesini aldığını, Avrupa Birliği’nin zeytin ağacı dikiminden zeytin hasatı ve rekoltesine kadar her şeyi kontrol edip sınırladığını, bunun sonucunda da zeytin ve zeytinyağı gelirlerinin azaldığını, zeytin tarımında İtalya ve İspanya’nın korunduğunu anlattı. “Sizin yıllardır kapısında beklediğiniz Avrupa Birliği Midilli adası sakinleri için pek hayırlı olmadı, aralarında arkadaşlarımın da olduğu çok insan maddi sıkıntıya düşüp borçlarını da ödeyemedikleri için intihar etti, gençler de adayı terk ediyorlar” dedi.

Ada sakinleri olarak turizm ve tarım işlerine dört elle sarıldıklarını, doğaya ve çevreye sahip çıkıp, saygılı davrandıklarını söyledi. Bana “Dikkat ederseniz adada çok katlı, lüks otel göremezsiniz, küçük butik otellerle adanın koylarını, denizlerini ve doğal ortamını koruyoruz. Ama Türkiye’de siz her deniz kenarına birbirinden büyük ve lüks oteller yapıp her yeri betonlaştırıyorsunuz” dedi üzgün bir ifadeyle.

Ertesi gün hiç yabancılık çekmediğimiz bu güzel otelden ve adadan ayrılma zamanı geldiğinde Maria ve Bill Tzikoukos çifti ile hatıra fotoğrafları çektirdik, İzmir’e geldiklerinde onları misafir etmek isteğimizi dile getirdik. Otelden ayrılıp Mitilini’ye gittiğimizde feribot saatine kadar ana cadde ve arka sokaklarında gezindik, fotoğraflar çektik. Hareket saati geldiğinde feribotta yerimizi almıştık. Feribot arkasında bembeyaz köpükler bırakarak Ayvalık yönüne doğru giderken biz de geride bıraktığımız “aynı denizin ayrı düşmüş insanları” ile tarihi dokusu ve doğası korunmuş bu sevimli, güzel adayı gözden uzak düşünceye kadar seyrettik.
RELATED ARTICLES

Most Popular

Recent Comments