Dostluk üzerine

“Arkadaşının adını vermemek için falakalarda ayaklarını parçalamış kuşak, ‘Kim gitsin’ yarışmalarında arkadaşının adını bülbül gibi şakıyarak gönderen kuşağa en az on namus yılı uzaktaydı” diyor Gani Müjde bir yazısında…
Amerikan filmlerinde kendisine silah doğrultan bir yabancıya “Hey dostum, senin sorunun ne?” diye bağıran aktörün dostluk deyimi de şimdilik bir kaç Amerikan yılı uzaklıkta…
Kendi çıkarını önde tutmanın en akıllıca yol, başarıya ulaşmak için de her yolun mübah olduğu bir kültür devrim(!)inde dostluğun bu tarz kullanımlarına rastlamamıza az kaldı…
Oysa hepimiz, Can Dündar‘ın belirttiği tarzda “bir dost”a sahip olmak istemiyor muyuz?
Böyle bir dosta kim “hayır” diyebilir?
Peki, aramızdan kaçı dostumuzun “bir dost”u olabildik?
Kötü günümüzde yanımızda olmasını, sıkıntılarımızı paylaşmasını istediğimiz dostlarımızın kötü günlerinde ne kadar yanında olabildik?
Dostluklarımızın temelini bencil çıkarlarımız üzerine kurmadan; sevgi, saygı ve beklemeden vermeye dayandığını ne kadar kavrayabildik?
Aynı zaman ve mekanları paylaşan kişiler, yaşamın kendilerine hazırladığı bin bir çeşit oyununun test aşamalarından geçmedikçe ve evrensel ortak değer yargılarını içlerinde hissetmedikçe diğeri hakkında “benim dostumdur” sonucuna nasıl varabilir?
Tüketim toplumlarının hızlandırılmış, standartlaştırılmış ve sıradanlaştırılmış ilişkilerinde dostluklar da devalue ediliyor…
Bunun sonucunda dostu olamadığımız dostlarımızın attıkları “dost kazıkları” da her geçen gün tecrübe hanemizdeki yerini alıyor…
“An”ların paylaşımı dostlukların verimli toprağı…
Okulda, askerde, işyerinde, hapishanede yaşamımızın anlarını paylaştığımız bu toprağa dostluk tohumlarını serpebildik mi?
Anların paylaşımını sevgi, saygı ve beklemeden verme ile besleyip filizlenmeyi izleyebildik mi, yoksa susuzluktan kuruyup çürümeye mi bıraktık?
Anların paylaşımına ekilen tohumlar, evrensel değer meyvelerini verdi mi, yoksa tek ortak yanımız aynı topraklar üzerinde bulunmak mı oldu?
Dostlar arasındaki bir sohbette uzun süreli dostlukların “karşılıklı karşılık beklemeden verme” üzerine kurulu olduğunu belirttiğimde önce çelişkiye düştüğüm zannedildi. Oysa hiç bir çelişki yoktu…
Dostlar birbirlerine karşılık beklemeden vereceklerdi ama bu düşünce tarzı tüm taraflarda olacaktı…
Eğer her iki taraf da karşılık bekliyor ise bunun adı dostluk değil, olsa olsa bir iş ilişkisi olurdu…
Taraflardan sadece birinin karşılık beklemeden verdiği bir ilişki de ancak bir sömürü düzeni olarak tanımlanabilirdi ki, bunun uzun sürmesi olanaksızdı…
Her iki taraf da bir kez karşılık beklemeden verme düşüncesine sahip olunca, en azından bu düşünceleri karşılık görecek ve kurulan dostluklar da sağlam bir temel üzerinde zamanın aşındırıcı etkisine rağmen dimdik ayakta kalmayı başarabilecekti…
Dostlarımızın dostu olabilmemiz dileğiyle…
RELATED ARTICLES

Most Popular

Recent Comments