Şşşşt, ne oluyor EXPO’da?

Kan beynime sıçramak üzere, bu da böyle biline. Hele önceki akşam EGE TV’de Erol Yaraş’ı da dinledikten sonra iyice “dellendim” dostlar. Ortalarda, epeydir zaman duyup da midemin bulandığı “malum” oyunlardan bir kaçı daha “sahneleniyormuş da” uyuyormuşuz yine. Vay babam vay!
İlk günden beri temkinliyim ben bu EXPO işine. İlk günden beri bir Aziz Kocaoğlu bir de Ekrem Demirtaş dışında kimsenin niyetini anlamadım çünkü. Hele AKP? Hele de pek muhterem vekilimiz Tekelioğlu hocamızın “sessiz” EXPO’culuğu hep dehşete düşürdü beni. Hele hele bir de arada bir yerlerde Taha Aksoy’un da adını duyunca iyice “şüphelendim”. Lakin kim duyacak ki bizi? Universiade zamanında o kadar söyledim de ne oldu? Üç hafta “yayın tatili” yaşadım. Adım da “Universiade muhalifine” çıktı. Kimse “neden be kardeş” diye sormadı. “Pat” diye infaz edildik yani. Bakalım şimdi bunları yazmaya başlayınca ne gelecek başımıza. Alıştık be okurlar. Ne gelecekse hoş gelecek, safa gelecek. EGE TV’de Erol Yaraş’la birlikte Nedim Atilla da benim kaç sene önce söylediğim “ihale garipliklerini” anlattı. Keşke “o zaman da” böyle konuşulsaydı. Dedik ya, “sakalımız yok ki” ne de olsa “varoş yazarıyız” (çok şükür)!
EXPO yeri olarak sorunlu İnciraltı’nı gösteren AKP hükümetinin “bilip de” bizim “bilmediğimiz” ne var hala merak ediyorum. Başkan Kocaoğlu da bu işte “geç kalındığından” şikâyet ediyor duyduğuma göre. EXPO işini hükümet ya istemiyor ya da bu işin içinde bir çapanoğlu var. Her ne kadar “tanıtım” ayağına ortalık bir acayip çaputlar bağlı ağaçlarla dolduysa da, zaten İzmirlinin gündeminde olmayan EXPO, sanırım bazılarının ekmeklerine yağlar, ballar, reçeller sürmeye başladı. Geç kalınıyor ama bu geç kalınmaktan da kazanan birileri var mı acaba? Özellikle EXPO ve İzmir tanıtımı bahanesiyle birileri deveyi hamuduyla götürme tezgâhları çevirmeye başladılar mı bilemem. Lakin AKP İzmir Milletvekili Mehmet Tekelioğlu’nun ciddi ciddi konuşması gerekiyor. Görsem soracağım, vereceği yanıtlara göre de kaygılarım ya artacak ya da azalacak. Ama EXPO – İzmir – İnciraltı üçlemesinde Tekelioğlu aslanlar gibi “kilit” isim. Universiade zamanında Ankaralara veya bilmem nerelere verilen taşıma işlerini, yemek işlerini, tanıtım ve medya ilişkilerini düşündükçe sadece sinir oluyorum. Erol Yaraş bu işin peşini bırakmayacağını ısrarla söyledi. Mutlaka “bildiği” bir şeyler var. Eh benim de “duyduklarım” var. Bir de önümüz seçim. Kusura bakmayın “hayırlı işler” demeyeceğim, “haram zıkkım olsun, boğazınızda kalsın” deyip, bilmem ne kurullarına seçilmek için gladyatör dövüşleri yapıp şimdi de sessizce İzmir’in sömürülmesini seyredenlere beddua edeceğim. Bilirsiniz benim bedduam tutar!

“İstemezükçülük” üzerine…

Türk tarihinde pek meşhurdur bu söz. Bir yenilik hareketi olduğunda, rahatları kaçacak soytarılar hemen “kazan kaldırırlar” ve bu yeniliği illaki dini, milli bir mele haline sokar ve maşa olarak kullandıkları cahil kitleleri yenilik yapacak zihniyetin karşısına dikerler “istemezüüüüüük” diye bağırtırlarmış. Bazen bu kitleler öylesine kışkırtılır ve zalimleştirilirmiş ki, koskoca padişahlar bile bu cahil cellâtların elinden kurtulamamış. III. Selim, Genç Osman gibi… “İstemezük” lafının tarihteki karşılığı cehalet, kullanılmışlık, zalimliktir. Halk her zaman bu “istemezükçülerin” elinden çekmiş, ızdırap görmüştür. Lakin yıllar geçmiş. Anadolu’nun en batısında, aydınlığın ve uygarlığın yüreğinin attığı İzmir’de de bir “istemezükçülük” çıkmış. Ya da öyle olduğu iddia edilmiş. Oysa bu kez “istemezükçü” diye itham edilenler bu halkın en yetişmiş, alanlarında en uzman, en duyarlı, en toplumcu insanlarıymış. Mimarlarmış, şehir plancılarıymış, mühendislermiş, ziraat âlimleriymiş. Yani cahil değillermiş. Lakin bu aydınlık yürekli, adam gibi bilim insanlarına “istemezükçü” diyenlerle, tarihte cahilleri “doğru” bir şeyler yapanlara karşı kışkırtanlar arasında korkunç bir benzerlik varmış. Tarihte “yenilik” yüzünden çıkarları bozulacaklar, rahatı kaçacaklarla bugün aydınlara “istemezükçü” diyenler sanki hep aynı ailenin kuşaklarıymış. Ama “aydın insanlar” o kadar aydınlıkmış ki, kendilerine “saldıranlara” bile hep uygarca yaklaşmaya, bilgilendirmeye çalışırlarmış.
Bunları yazdım çünkü kahroluyorum. İzmir’in alanlarında uzman odalarına, insanlarına reva görülen bu dışlamaların faydasını kimler görüyor biliyorum. Güçlerini sadece ranttan alan bu çevreler, kent gelişimini de yurttaşlık haklarını da önemsemiyorlar aslında. Tek dertleri cüzdanları. EXPO’da bunca laf edenlere bakıyorum da biri bile anlattığı konuda uzman değil. Oysa meslek odaları bu EXPO işine girselerdi, kimse kimseyi kandırmayacaktı. Belki İnciraltı hiç olmayacaktı. Ama diyorum da madde manayı tutsak ettiğinden beri şeytan gözümüze hep melek gibi görünür oldu. Ama bilesiniz ki bilime, bilgiye “saldıranlar” hiç hayır etmez. Lakin faturalarını ödemek hep “hepimize” düşer! Tüm medya birleşip, doğru olan doğrunun soluğunu kesmeye kalksa da, kapı kapı dolaşır yine bilim insanlarını yüzlerini yere eğdirmem. Bilimden ve bilgiden kopuş, felaketin başlangıcıdır çünkü!

AYKOME Vali Bey’e havale’

Daha önce de yazdım. “İnsan” olan yanıt verirdi. Demek ki gerçekten “uzaylı” bu AYKOME! Bir yandan doğalgaz çalışmaları, diğer yandan jeotermal ve başka kurum çalışmaları artık sinir bozucu düzeye geldi. Tamam, halk kimsenin umurunda değil. Lakin “her kuşun da etinin yenmeyeceğini” herkese bir kez daha hatırlatıyorum.
Ey doğalgaz! Ya aklını başına alıp taşeronlarını uyarırsın ya da ben sana yapacağımı bilirim. Böyle diyecekken Pazar günü saat 9 civarında Balçova’dan bir telefon aldım. Timurlenk sokak civarında bir tartışma yaşanmış. Hem de 8.30’da. Vatandaş o kadar çaresiz ki aklına ben geliyorum. Düşünün artık siz “halkçılığı” falan. Pazar günü dinlenme günüdür. Hem de tek dinlenme günü. İnsanlar biraz daha fazla uyumak isterler. Huzur içinde kalkıp aile birlikteliği içinde kahvaltılarını yapmak isterler. Ama bu ne Bornova’da ne de Balçova Timurlenk sokakta mümkün olmadı bu Pazar. Üstelik taşeron firmaların küstah elemanları resmen terör estirdi. Balçova’da kazma makinesi sesleriyle yataklarından 8 buçukta fırlayan vatandaşlar, soluğu çalışma yapanların yanında almışlar. “Yetkili” aramışlar, yok. Kendini yetkili diye tanıtan birine bu saatte bu çalışmayı yapma yetkileri olup olmadığını sormuşlar. Kendini “yetkili vekili” diye tanıtan küstah şahıs “ne şikâyet ediyorsunuz tabii iznimiz var Vali verdi bu izni, size mi soracacağız?” demiş.
Vali Kıraç’ın işi gücü bırakıp böyle saçma sapan bir izinle uğraşmayacağını biliyorum. Bu talihsizlik olsa olsa uzaylı Aykome’nin işidir. Bir kez daha soruyorum bu Aykome’cileri. Kim bunlar, kim? Öğrenince hepsinin evinin önüne gidip sabahın köründe hem de Pazar günü teneke çalacağım. Yeter artık.
Yayın yoluyla İzmir Valisi Cahit Kıraç’a arz olunur!

Kalemine sağlık Duygu kardeş!

Rahmetli başkan Piriştina anısına yayınlanan kitapla tanıştık. Güzel bir organizasyon yapmış Büyükşehir Belediyesi. Gittik, katıldık, kitapla buluştuk. Kitabı İzmir Life dergisi yazarı, ama benim aydınlık yüzlü, aydın beyinli sevgili kardeşim Duygu Özsüphandağ Yayman’ın yazdığını öğrenince daha da mutlu oldum. Çünkü aklım gitmişti bu kitaba yine o “Bizanslı entellerin” eli ayağı değecek diye. İzmir Life Tasarım Grubu da pek güzel çalışmış. Hakkı Kesirli ile yıldızımız bir zamanlar barışık değildi ama “Sezar’ın hakkı Sezar’a” hepsini yürekten kutluyorum. Keşke bu kitabın belgeseli de yapılsa diye düşündüm bir an. Ben Piriştina ile bir türlü anlaşamadım. Yaşıyor olsaydı belki yine anlaşamayacaktım. Dünyaya bakışlarımız farklı çünkü. Ben “herkes” gibi de düşünmek zorunda değilim. Kusura bakmayın ama “yükselen değer” olan riyakârlık çukurunda debelenemem. Kitabın adı “Nergis Kokar mı İzmir’in Sokakları?” konulmuş. Oysa İzmir’in sokakları yıllardır kokmuyor ki Nergiz de, sümbül de başkaca bir çiçekle de… Törende bir ara oturduğum sandalyenin altına girmiş kedinin “kuyruğuna” bastım görmeden. Tabii bir ciyaklama. Ardından espriler “Hasan Tahsin yine kedinin kuyruğuna bastın” diye. İzmir Sanat’ın bahçesinde çevreme baktım da “çok sıkıntılı” yüzlere takıldım. Neyse dostları anılarını anlattılar tek tek. Biz “dost” olmadığımızdan “anımız da” yoktu (!) Siz öyle sanın! Rahmetlinin ailesini gözledim bir ara. Acılarını bir kez daha mı yaşadılar diye düşündüm. Bugün Ahmet Piriştina’nın doğum günüymüş. Ne diyelim Allah ailesine sağlıklı ömür versin, Mine Hanıma, Levent’e, Zeynep’e… Rahmetlinin “gerçek ekibi de” oradaydı. Ayrı masada. Cumhur Utkan’ı biliyorum ama diğerleri ne yapıyor acaba şimdilerde? Tabii olmayanlar da vardı ve garipsedim. Mesela bazı ilçe belediye başkanları, meclis üyeleri falan?
Ve gözüm Başkan Aziz Kocaoğlu’na takıldı. Bir süre izledim. Millet haberiniz olsun Başkan “değişiyor” ve ben cidden kaygı duyuyorum!

23 Nisan yaklaşıyor!

Bu yıl 23 Nisan daha önemli sanki ne dersiniz? “Çocuk” tarafı değil ama “Ulusal Egemenlik” tarafı! Umarım yine “sulu zırtlak” bir “şımarık” görüntü “gargarasına” gitmez ulusal egemenlik. 23 Nisan Bayramını özellikle 12 Eylül 1980 sonrası böyle yaptığımız için, bugün cumhurbaşkanlığı seçiminden “korkuyoruz” kaygı duyuyoruz. Bu yıl 23 Nisan’da “ulusal egemenlik” haykırışları duyulmalı meydanlarda. Ve belediyeler de bir zahmet bu bayramı iki yürüyüş bir panelle geçiştirmemeliler. Yanılıyor muyum?
RELATED ARTICLES
- Advertisment -
 

Most Popular

Recent Comments