Virüsle sınanmak: Küresel salgın günlerinde İzmir

Dünyanın ve ülkenin neredeyse tüm kentlerinde olduğu gibi İzmir kentinde de sadece sistemler, işleyişler, kararlar, beceriler değil; bilgi, akıl, etik ve vicdan da küresel bir salgına yol açan dirençli bir virüsle sınandı. Pek çok kentte olduğu gibi İzmir kentinin sınavı da kolay olmadı: üstelik de bitmedi.

Bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlarımız küresel salgın günlerinde daha da arttı. Gerekli gereksiz dükkânlara doluştuk. Bir ekmek alıyorsak beş ekmek aldık; bir şişe suya ihtiyacımız varsa beş şişe suyu çantamıza attık. Bu yüzden bazılarımız günlerce en sıradan ürünleri bulamadı çünkü bizden sonra gelecek olanların ihtiyaçları aklımızın ucundan bile geçmedi. Buzdolabını, kileri ne kadar doldurursak dolduralım yokluk duygumuz geçmek bilmedi. Birbirimizden uzak durmamız söylenmişti ya biz daha da yakına geldik. Alışveriş alanlarında yerlere çizilmiş olan “bir metre” çizgisinde bir süre beklesek de fazla dayanamadık; kasadaki kişi aldığı ürünleri çantasına doldurup oradan ayrılmadan hatta daha ödemesini bile tamamlamadan elimizdeki ürünlerle kasanın yanında bitiverdik. Bize ikaz eden olursa bağırdık, çağırdık; en hafifinden söylendik. Eczane, banka gibi yerlerin kapısında aralıklı olarak bekleyenlerin aralarında bıraktıkları boşluklara girdik. Dükkân kapılarının önüne attığımız masalarda eşi dostu, konu komşuyu ağırladık; çay içtik; yemek yedik.

Dünya yıkılsa, yer yerinden oynasa gezme ve eğlenme refleksinin durmadığı kentte, küresel salgın zamanında da bir eğlendik; bir eğlendik. Açık ve yarı açık mekân tanımı altında yerel yönetimlerden kiralandıkları halde naylon ya da camdan duvarlarla çevrilip içerisinde tütün ürünleri içilmesine izin verilen; etrafa yayılan ilave masa-sandalye, servis masası, mangallarla yayalara yürüyecek yer bırakmayan, konut alanlarında dahi sokaklara, caddelere taşan gürültülü müzikler çalıp maçlar dinleten kafe-barlar kapatılmış olduğundan biz de bunların küçük modellerini deniz kenarlarına, yeşil alanlara kurduk. Kafe-bar ekibimizi toplayıp içkimizi, müzik çalarımızı yanımıza alarak kıyılar boyunca, parklar boyunca dizildik. Oralara nargile bile getirttik. Piknik sofraları kurduk. Çiçeklerin üzerine kocaman ayakkabılarımızla bastık; onları dolaşmaya çıkardığımız köpeklerimize çiğnettirdik; dallarından kopardık hatta vakit geçirmek için balkonda çiçek yetiştirmeye merak sardığımızdan kökleyip evimize götürdük. Kış yaz, kıyı boyunca her yeri kaplayıp arkaya attıkları oltalar yüzünden kafa göz yarmışlıkları vaki olmuş balık tutma meraklılarının virüsten korkmayanlarının sayısı hiç de az olmadı. Elektrikli bisikletin arkasına taktıkları kocaman kasalarla kıyıda dolaşıp yürüyüşçülere huzur vermeyen çay, kahve, çiğdem, balık yemi satıcıları, herkesin her ihtiyacını karşıladılar. Yerel dilde “çiğdem” denilen çekirdeği ağızlarına atanlar, kabuklarını yerlere fırlattılar; deniz kenarındaki ahşap çatkılı sıraların aralıklarına doldurdular. Kıyıda yürürken başkalarının ağzından çıkmış kabukların üzerine bastık; aralıkları o kabuklarla dolu sıraların üzerine oturduk. Tüm bunların sonunda bir başarımız oldu elbette; küresel salgında ülke çapında en üst sıralara çıktık.

Dışarıya çıkmayanlarımız da evde nasıl eğlenebileceğimizin telaşına düştük. “Sağlıklı kent” bağlamında çeşitli dünya kentlerinde ele alınan ve günümüzde sigara bağımlılığı ya da yapay gıdaları tüketme alışkanlığı gibi yaygınlaşan gürültülü eğlence ve aşırı derecede yüksek sesle elektronik cihaz dinleme edimleri tavan yaptı. Bitişik nizam konut dokusunda bile müzik setlerimiz, televizyonlarımız, oyun setlerimiz, ne kadar elektronik cihazımız varsa sonuna kadar açtık. Sevdiğimiz müzikleri, dizileri, filmleri, maç kayıtlarını ancak yüksek sesle dinlersek eğlenebileceğimize inandığımızdan sesi her geçen saat biraz daha yükselttik. Bağıra bağıra ve hep bir ağızdan konuşmayı da asla ihmal etmedik. Sağlıklı kalabilmek ve bağışıklık sistemimizi koruyabilmek için gece on birde uyuyup sabah erkenden kalkılmasını söyleyen doktorlara inat sabahlara kadar oturduk; ne dinliyorsak etrafa da dinlettik. Otomobillerimizde de müziği sonuna kadar açtık; apartmanların camları titredi; yetmedi klaksonlarımıza bastık; susturucusu çıkarılmış motosikletlerimizi iyice bağırttık. Toplum sağlığına kavuşsun diye özveriyle oradan oraya koşuşturan, geceleri alkışlayıp gündüzleri bağırıp çağırdığımız doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar ve tüm sağlık görevlilerinin; eğitimin devam edebilmesi için nerede olurlarsa olsunlar uğraşmayı sürdüren öğretmenler ile eğitimle ilgili diğer çalışanların; dinlenmeye ihtiyacı olan yaşlıların; çeşitli hastalıkları olduğu için düzenli bir hayat sürdürmesi gerekenlerin; gündelik hayatın yürütülmesinde büyük rol üstlenen toplu taşım ve taksilerde çalışanlar ile alışveriş mekânı, banka, eczane gibi birimlerde görev alanların; temizlik ve bakım hizmetlerini yürütenlerin, basın yayın sektöründe görev alanların uyumaya, dinlenmeye, çalışmaya ihtiyaçları olduğunu hiç düşünmedik. 

Londra

Küçücük bir virüs bir salgına üstelik de küresel bir salgına dönüştüğünde, ölüm korkusu, hastalık korkusu, kapatılma korkusu, kıtlık korkusu; sevilmiş, alışılmış, tanıdık kılınmış ne varsaonlardan yoksun kalma korkusu, hem insanı hem de kentleri sınar. Yalnızca sistemler, işleyişler, kararlar, beceriler değil bilgi, akıl, etik, vicdan ve topyekûn kentsel kültür, altından öyle kolay kolay kalkılamayacak bir dizi sınavdan geçer. Evler boyunca, apartmanlar boyunca, alışveriş mekânları boyunca, sokaklar, caddeler, meydanlar, kıyılar boyunca, duraklar, istasyonlar boyunca, otobüsler, metrolar, tramvaylar, vapurlar boyunca, hastaneler boyunca, morglar boyunca, mezarlıklar boyunca kent de insan da sınanır. Kente ve insana dair yıllar yılı inkâr edilmiş; yüzleşmek mümkün olamamış ne varsa ortalığa dökülür. Kentlerin kusurları, eksiklikleri, kırık dökük tarafları; toplumun yanlış beslenme, ortalığı kirletme, gürültü etme, sıraya girmeyi reddetme, yer kapma-yer tutma gibi kentsel sorumlulukların ötesinde varlık vuran tüm olumsuz alışkanlıkları; insanların “ben” diye başlayıp “ben” diye biten ve kendi bitmek tükenmek bilmez ihtiyaçlarının dışındakileri, öteki bireyleri ve toplumu yok sayan davranışları; birer birer ortaya çıkar. Küresel salgın bittiğinde geride, virüsün küresel dünyayı sınadığı bu zamanı çalışıp çabalayarak geçirmişlerin sonsuz yorgunlukları, hastalıkla mücadelelerinden galip çıkmışların eşsiz dirençleri, cenaze töreni yapılabilmiş ya da yapılamamış kayıpların kederli hatıraları; küresel salgından kentsel kültür üzerine, hiç bitmeyen tüketme arzusu üzerine, yeryüzüne insanın neler yaptığı üzerine, yeryüzündeki birinin oradaki milyonlarca insan ve canlıdan sadece biri olduğu; büyük evrende bir nokta bile olmadığı üzerine düşünmüş ve yeniden düşünmüşlerin görkemli yalnızlıkları kalır.

Yazar Emel Kayın’ın önceki yazıları:

1.257 kez okundu.