Korona günlerinde aşksızlık: New York’ta yalnızlığın yeni tanımı

Senem Aydoğan – New York

New York’a iş için yaklaşık üç sene önce geldiğimde, şehirle ilgili iki büyük şikayetim vardı. İlki yaşadığım ve çalıştığım yer olan Manhattan’ın kalabalığı, ikincisi gürültüsü. Tabii buna bir de sosyalleşmek zorunda kalınan yerlerin pisliği de eklenince benim için adaptasyon normalden zor oldu.

Evimi işe yürüyüş mesafesinde seçmem, uzun süre metroya binmemekte ısrar etmem ve merkezdeki herhangi bir kahve zincirinden kahve almaktan bile çekinmemin sebebi hep hijyen sorunuydu. Sonra zaman geçti. Ve her şeye olduğu gibi bunlara da alıştım.

29’uncu kattaki stüdyomun çift camına rağmen yaz-kış bitmeyen ambülans/ itfaiye/ polis sirenlerinin sesleri ilk zamanlar beni uykumdan ederken, belli bir zaman sonra hiçbirini duymamaya başladım. Artık evden işe metroyla değil ama otobüsle gidiyordum ve kısa zaman içinde ben de o gürültü patırtının içinde, kulağında kulaklığı, elinde kahvesi hızlı hızlı yürüyen, önünde biraz yavaşlayan, sağa sola bakınan insanlara denk gelince söylenen, hayatı koşuşturma içinde yaşayan bir New Yorkluya dönüştüm. Zaten yeni bir ortama alışma süremin kısalığı beni hep korkutmuştur! Teknolojiyle hiç barışık olmayan birinden, kahvesini kahve dükkanına varmadan online aplikasyon üzerinden sipariş edip ödeyen, vardığında tezgahtan hazır kahveyi alıp bir dakika içinde dükkandan çıkıp yoluna devam eden birine nasıl dönüştüm ben de bilmiyorum! Halbuki ben, yolda giderken bir şey yemeyi içmeyi hiç sevmediğim gibi, oturup keyfini yapmayı seven biriyim. İzmirliyim yahu! Biz keyif çayımızı, kahvemizi dostlarla sohbetle (mümkünse açık havada) içmeyi seven; hayatı sokakta, balkonda, kafede yaşayan, hava iki gün kapalı oldu mu darlanan, ilk fırsatta güneşle kendini sokağa atan insanlarız. İstanbul’da yaşamaya gittiğimde ev ararken, aslında düzeni hiç de pratik olmayan Şişli’deki eski bir apartman dairesini, büyük terasını beğendiğim için tutunca, emlakçı, “Zaten siz İzmirliler hep böylesiniz. Muhakkak balkon istersiniz” demişti! Nereden nereye…

Şimdi tavandan yere camları iki parmaktan fazla açılmayan bir gökdelenin tepesinde yaklaşık 9 milyonluk şehrin siluetine bakarken ne bir ses ne siren sesi duyuyorum. Keşke New York yine eskisi gibi kalabalık ve gürültülü olsa…Ama değil. Sebebi ise global bir salgının merkez üstlerinden biri olması. An itibarıyla Amerika Birleşik Devletleri 125 binden fazla vaka ve 2 bin 149 ölümle dünyada virüsün en çok görüldüğü ülke. New York ise ülkede vakaların en çok görüldüğü şehir: yaklaşık 34 bin vaka ve 1000 ölüm…

Manhattan’ın merkezinde gezerken, yılın her günü, her saati kalabalıktan insanların neredeyse üst üste olduğu en turistik mekan Times Square bile bomboş. Durup resmini çekiyorum. İnanılır gibi değil. Koca meydanda yapayalnızım. Kendimi bir bilim kurgu filminin hayatta tek başına kalan baş kahramanı gibi hissediyorum. Ama aslında hissettiğim kahramanlık değil, derin bir hüzün.

Zaten New York, onca kalabalığın içinde bile kendinizi yapayalnız hissettiğiniz bir şehir. Herkesin her daim bir yerden bir yere koşturduğu, hızlı iş ve kent yaşamı ile stresli, kimsenin kimseye vaktinin olmadığı, bireysel yaşanan bir yer. Bir de normalde böyle bir şehirde yalnız yaşamanın zorluğuna zorunlu izolasyon eklenince yalnızlık çok daha ağır geliyor.

Terkedilmiş sokakların depresif görüntüsüne, o sokaklarda sadece evsizler ile benim olduğum gerçeği eklenince depresyon hissi artıyor. Günlük hayatın içinde ara ara insanı zorlayan yalnızlık hissi, böyle zamanda çok daha ağır geliyor. Aşksızlık zaten zor ama iyi günde, kötü günde yanınızda bir hayat arkadaşınızın olmaması karantina günlerinde ciddi bir sınavdan geçiriyor tüm yalnızları…Ben şu an bununla daha iyi başa çıkabilmek için zihinsel dayanıklılık üzerine yazılmış bir kitap okuyorum. Aklımda esprili paylaşımlar yapan bir sosyal medya hesabının uyarısı: “Flörtler artık sadece flört değil ey millet! Kıyamet zamanı partnerinizi seçiyorsunuz, akıllı olun!” 😊

Esprisi bir yana, yaşanan zorluklar ve bu tip olaylar doğal olarak insanı hayattaki seçimlerini tekrar gözden geçirmeye itiyor. Vakti zamanında eş seçiminin hayatın en önemli kararı olduğu ile ilgili duyduğum nasihatlere artık hiç olmadığı kadar hak veriyorum. Hayattaki başarı kriteri ile ilgili görüşüm de ciddi bir revizyona uğradı. Eğer bu hayatta eşim diyebileceğiniz, karşılıklı sevgiyle (aşkla sevgiyi burada ayırmayacağım, o başka bir yazının konusu. Ne mutlu ki güzel Türkçemizde ikisi ayrı kelimelerle ifade ediliyor) bağlı olduğunuz bir hayat arkadaşınız varsa ve mutluysanız, hayatta başarılısınız ve sizden iyisi yok. Tecrübeyle sabit, koronayla sınanmış. Benden söylemesi… (29 Mart 2020, New York)

Konuk yazarların önceki yazıları

1.358 kez okundu.