Kız Enstitüsü’nden hayata doğru

Eğitimli bir insan olmasına rağmen, ortaokulu bitirdikten sonra liseye, daha sonra da üniversiteye devam etmek isteyen anneme “Bâb-ı Alî’ye katip mi olacaksın? (*) Biz seni Enstitü’ye göndermeyi düşünüyoruz” diye yanıt veren dedeme, annemin itiraz etmesi pek de mümkün değildi. 

Her ne kadar hayatının ilerleyen dönemlerinde Enstitü mezunu olmasının faydasını görse de annem ömrü boyunca üniversite mezunu olamadığı için üzüldü. Zira çok zekiydi ve tahsiline devam edebilseydi önemli kademelerde görev yapabilecek kadar kapasiteliydi. Aynı yaştaki kuzeni Nevin’in liseye, sonra da Tıp eğitimi için Ankara’ya gönderilmesi bile dedemi teşvik edememişti. Elbette dedemin de kendine göre gerekçeleri vardı belki ama annem bu durumu bir türlü kabullenemiyordu. 

Tapu muhafızı olan dedemin sık sık tayin olması nedeniyle ilkokulu neredeyse her yıl başka bir okulda okuyarak son sınıfta İzmir’e gelmişler, ondan sonra da hiç ayrılmamışlardı. İlk olarak Memleket Hastanesi’nin arka sokağında, Arap Fırını’nın karşısındaki evde oturmuşlar, fırının biraz ilerisindeki Sakarya İlkokulu’ndan 1939 yılında mezun olunca ortaokul için İzmir Kız Lisesi’ne kayıt ettirilmişti. 

Bu arada dedem Halil Rıfat Paşa semtindeki 95’in Kahvesi’nin üst sokağında bir ev satın almış, okullar açılmadan önce terası İzmir Körfezi’nin muhteşem manzarasına bakan bu yeni eve taşınmışlardı. Annem okulların açılmasını iple çekiyordu. Zira yeni arkadaşlar edinecek ve belki de kurduğu bu arkadaşlıklar ömür boyu sürecekti. Sürdü de… 

Okulun açıldığı ilk gün dedem ile birlikte 95’in Kahvesi’nin yanındaki sokaktan aşağıya doğru yönelip, İngiliz Bahçesi’ni kat ederek ulaştılar yeni okuluna. Okula giden yolu hafızasına iyice yerleştirdi. Zira bundan sonra hep bu yoldan gidecekti. 

İzmir’in ilk kız okulu olan “İzmir Kız Lisesi”, Cumhuriyet Dönemi’nin ilk eğitim kurumlarındandı. 1915 yılında “İtalyan Kız Mektebi” binasında “İnas İdadisi” (Kızlar Lisesi) adı altında kurulmuş, Yunan işgali döneminde eğitime devam edemeyerek kapanmış, 1922 yılında İzmir’in kurtuluşu ile günümüzde Karataş Lisesi’nin bulunduğu yerde eski bir köşkte eğitime tekrar başlamış, adı önce “İzmir Kız Sultanisi”, 1923 yılında da “İzmir Kız Lisesi” olarak değişmiş. 

Şu an eğitime devam edilen okul binası İzmir Valisi Rahmi Bey tarafından 20. Yüzyıl’ın başlarında “İttihat ve Terakki Mektebi” olarak yaptırılmaya başlanmış, ancak 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar’ın İzmir’e girmesiyle yapımı kesintiye uğramış. Daha sonra Yunan işgal komiserliğince bitirilen yapı, İzmir’in kurtuluşundan sonra bir süre Erkek Muallim Mektebi olarak kullanılmış. Mektebin 1926 yılında Kızılçullu’ya taşınmasından sonra da bina, İzmir Kız Lisesi’ne verilmiş. Ancak bir süre sonra yatılı ve gündüzlü öğrenci mevcudunun gittikçe artması nedeniyle bir süreliğine bir dönem şimdiki “Namık Kemal Lisesi”ne taşınmış. 1936 yılında ise tekrar geri dönülmüş. 

Yaklaşık 5 dönüm yerleşim alanı bulunan, etrafı taş duvarlarla çevrili, kesme taştan yapılmış bina zaman içinde Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından tescillenmiş. Okul binasının mermer kaplı giriş bölümünde Selçuklu mimarisinin belirgin öğelerinden Taç Kapı’dan esinlenilmiş. 

İşgal zamanı Venizelos burada İyonya Üniversitesi’ni kurmak istediği için hiçbir masraftan kaçınmamış, hatta dünyaca tanınmış matematikçi Caratheodory’yi bile Almanya’dan İzmir’e getirtmiş. Ancak bu hayali İzmir’in kurtuluşu sonrası suya düşmüş. 

Annem Kız Lisesi’nde geçirdiği yılları o kadar ballandırarak anlatırdı ki; defalarca dinlesek bile her anlatışında ilk kez dinliyormuş gibi zevk alırdık. Hele okulun bahçesini bir anlatışı vardı ki; yemyeşil ağaçlar ve rengarenk çiçeklerle bezenmiş bahçe onlar için adeta bir cennet idi…

Hayat dolu, hem kendisiyle hem de dünya ile barışık olan annemin spora ve sanata olan ilgisi onu okulun gözde kızlarından biri yapmıştı. Kendi döneminde onu neredeyse tanımayan yoktu. Yaramaz olmasına rağmen çalışkan da olduğu için yaptığı yaramazlıklar karşısında öğretmenleri çaresiz kalır, ancak aldığı küçük cezalar ile olaylar ailesine aksetmeden kurtulurdu. Gina Lollobrigida isimli Amerikan artistine benzerliği ile dikkat çekince kendisine Gina lakabı takıldı. Bu lakap ömrünün sonuna kadar arkadaşları tarafından unutulmadı… 

Üç yıl göz açıp kapayana kadar geçti. Ortaokuldan mezun oldukları yıl annem şansını bir kez daha denedi. “Babacığım, ne olur okulumun lise kısmına da devam edeyim. Hem okulumu çok seviyorum. Hem de yüksek tahsilime devam etmek istiyorum” diye neredeyse yalvarmış, ancak oldukça sert karakterli dedeme bir türlü kabul ettirememişti. Dedem, “Sen yeni Cumhuriyetimizin kızlarındansın. Enstitü’de Anadolu kültürümüzün batı kültürü ile harmanlandığı bir eğitim alacaksın. Bir yandan düzenli, intizamlı bir ev kadını ve çocuklarına yeni cumhuriyetimizin değerlerini aktaran bir anne olurken, diğer yandan da aldığın eğitim ile toplumsal hayat içinde nasıl var olacağını öğreneceksin” diyerek konuyu kapatmıştı. 

Eylül ayı geldiğinde anneannem ile Vasıf Çınar Bulvarı’ndaki Cumhuriyet Kız Enstitüsü’nün yolunu tuttular. Esasen kız enstitüleri ülkemizdeki erken Cumhuriyet Dönemi’nin eğitim alanındaki atılımları içinde çok önemli bir yer tutan ve Anadolu’nun pek çok şehrine yayılan kız meslek okullarının bir örneğiydi. 

Okul ilk olarak 1923 yılında Göztepe’deki Halit Bey sokağında, “Cumhuriyet Kız Sanat Enstitüsü” ismiyle “Sepetçilik ve Çiçekçilik Mektebi” olarak kurulmuş, 1932 yılında adı “Cumhuriyet Kız Sanat Enstitüsü”ne dönüştürülmüş, 1942 yılında yani annemin başladığı yıl Vasıf Çınar Bulvarı’ndaki yeni binasına taşınmış. 

Aklı fikri yüksek tahsil yapmakta olan annemin dikiş – nakış, ev ekonomisi, yemek pişirme dersleri pek ilgisini çekmese de mecburen kayıt oldu. 

Kayıt esnasında Kız Lisesi’nden de pek çok arkadaşı ile karşılaşınca biraz olsun morali düzeldi düzelmesine, ama ilk günler okula son derece isteksiz gitti. Ancak birinci dönemin sonlarında okuluna alışabildi. 

En sevdiği derslerden biri yemek dersi oldu. Hepsinin birer yemek defteri vardı. Kapağında “Temiz Ciltli Defter” yazan defteri ömrü boyunca yemek yaparken başvuru defteri oldu. Okulda yemek ve pasta yapımına ilişkin her tür bilgiyi en ince ayrıntısına kadar öğrendikleri için her zaman muhteşem lezzette yemekler yaptı.

Has ipek kumaşlara işledikleri çin iğnesinden, etamin üzerine işlenen kanaviçeye, sakız gibi beyaz keten üzerine işledikleri delik işlerine, tığ işinden iğne oyasına, sepet yapımından çanta ve şapka yapımına kadar her şeyi öğrendi.

Aile bütçesi nasıl idare edilir, mutfakta nasıl ekonomik yemekler yapılır. Savaşlardan çıkmış, kendini toparlamaya çalışan ülkemiz için bunlar o yıllarda çok önemliydi.

Ana derslerden biri olan dikişi çok sevmese de bu derste de çok başarılı oldu. (Çocukluğumuz ve gençliğimiz boyunca pantolondan mantoya, elbiseden mayoya kadar hepsi annemin elinden çıktı. Üzerimizde annemin diktiği kıyafetlerimizi gören arkadaşlarımız bize hayranlık ve özenle bakarlardı. Eğer okula giderken yeni bir şey giydiysek akşam eve döndüğümüzde, “Arkadaşların elbiseni beğendi mi?” diye sormadan edemezdi.)

Yıl sonlarında öğretim döneminde diktikleri kıyafetler ile ürettiklerini sergilemek üzere defileler, kermesler yapılır, davetlilere gösterilirdi. Bu defilelerde öğrendikleri pasta ve yemekleri de yaparlar, ailelerine ikram ederlerdi. 

Her ne kadar istemeden gitse de annemin Enstitü yılları da çok keyifli geçmiş, Kız Lisesi’nden gelen arkadaşlarına ek olarak çok iyi arkadaşlar edinmişti. 

Dersler bitip okuldan çıkar, yürüyerek Kemeraltı’ya giderler. Kumaş, iplik, fermuar vs. malzemelerini alır, Mennan Pastanesi’nde birer tatlı yiyerek evlerine dağılırlardı.

Düğmeci Rıza ile Düğmeci Çetin en çok alışveriş yaptıkları manifaturacılardı. Birinde bulamadıklarını diğerinde mutlaka bulurlar, diktikleri elbisenin kumaşından kemer ve düğme kaplatma işlerini de buralardan hallederdi. Ayakkabı üzerine kıyafetin kumaşından ayakkabı kaplatmak ise o zamanlar çok moda idi. Kestelli Caddesi’ndeki pasajlarda ayakkabıyı beğenir, kumaşı verir, belli bir süre sonra alırlardı. 

O zamanlar dikilen bir kıyafet eskiyince bir kerede tasfiye edilmez. Bir başka kıyafet dikilirken ya düğmesi, kemer tokası, danteli ya da kumaşı kullanılarak başka bir modele dönüştürülürdü. Tabii bunun da yöntemleri, bunları öğreten dersleri vardı. 

Okulda öğrendikleri bundan ibaret değildi elbette. Dünyada ve Türkiye’de olan biten her şeyden haberdar olmaları için gazete, dergi ve kitap okuma alışkanlığını da okulda edinmişti. Böylece annem çok iyi bir okuyucu olmuştu. Gazete, dergi ve kitapsız yapamazdı.

Çocuk eğitiminden tutun da sosyal ortamlarda nasıl davranılır? Müzikli ve danslı gecelere ne giyilir? Yani o zamanlar kız enstitüleri de köy enstitüleri gibi hayatın pek çok alanında kullanılabilecek eğitimler veriyordu.

Annemin enstitüde öğrendikleri sayesinde hayatta yapamayacağı hiçbir şey kalmamıştı. Evet, belki içinde kalan bir şey vardı. Üniversiteye gidememişti, ama belki de günümüzde üniversite eğitimi almış pek çok insana göre çok daha bilgili ve eğitimliydi. 

Mezun olup evlenme zamanları gelince, hem kendilerinin hem de arkadaşlarının çeyizlerini hazırladılar, gelinliklerini, bebeklerinin kıyafetlerini diktiler… 

Annem hem Kız Lisesi’nde hem de enstitüde birlikte okuduğu arkadaşlarından hiç kopmadı. Vefatına kadar hep görüştüler. Ben de hala hayatta olan arkadaşlarını zaman zaman ziyaret eder, sanki o yılları onun yerine ben yaşamışçasına anılarını yad ederim. 

Üniversiteyi bitirip, bir iş yerinde çalışarak para kazanmamıştı ama babamın kazandığı paranın en ekonomik şekilde kullanılmasını sağlayarak, dolaylı yoldan aile bütçesine katkıda bulunmuştu. Bunlara verebileceğim örnekler o kadar çok ki… Örneğin dondurma yapmayı bildiği için her gün alınacak en az üç külah dondurmanın maliyetini neredeyse yarı fiyatına düşürürdü. Yıl sonu gösterilerinde giyilecek kıyafetlerimizi hazır almak yerine modelini çizerek kumaşını çarşıdan daha uygun fiyata bularak kendi dikerdi. 

Aradan yıllar geçip, okulumu bitirerek iş hayatına atılıp, yöneticilik yaptığım yıllarda bana gıpta ile bakarak “İdealimdekileri sen gerçekleştirdin” deyişi ise hala kulaklarımda…

“Anneciğim sen rahat uyu… Üniversite mezunu pek çok kişiden çok daha eğitimli ve bilgili bir insandın. Bilge bir insan olmak için üniversite mezunu olmak tek başına yeterli değil. Senin gibi hayatı anlamış ve özümsemiş olmak her şeye bedel…”

(*) Bâb-ı Alî: Osmanlı Hükümeti. O zamanlar “Bâb-ı Alî’ye katip olmak” sözü çok önemli bir makama gelmek anlamında kullanılırdı. 

Kaynaklar:

– Kız Sanat Okulu, APİKAM Arşivi 

– Cumhuriyet Döneminde İzmir’de Eğitim, https://www.academia.edu/24199130/

http://www.izmirkizlisesi.k12.tr/ Ege Mimarlık/ İzmir Büyükşehir Belediyesi/Arkitekt

https://www.izmirdergisi.com/tr/mimari/2817-izmir-in-ilk-kiz-okulu-izmir-kiz-lisesi-2

614 kez okundu.