Güle güle multi miyolom…

Bugün 13 Eylül 2019, saat 00.25, Urla’daki aile evimizdeyiz. Bu öyküye başladığım şu an itibarıyla, tamamlayabileceğimden emin değilim aslında. Tamamlarsam eşimin paylaşmak isteyebileceğinden de emin değilim. Ama hayatımın yaşadığım bu en ürkütücü bölümü ile ilgili bazı şeyleri, bir yerlere not almam lazım …

Yaşadıklarımızı detayları ile paylaşmak değil maksadım. Bugün 62 yaşında derim ki, insan kendisini ancak böyle büyük bir endişeyle karşılaşınca, gerçekten tanımaya başlıyormuş. İşte aktarmak istediklerim bu büyük duygu fırtınası içerisinde, ray atlatan veya iz bırakan bu hislerim olacaktır.

***

Bu yılın ilk aylarında, ailece yaşamla en ciddi sınavımızın başladığının farkında bile değildik. Torunlarımızın büyükannesi, çocuklarımızın annesi ve benim sevgili eşim Tülin, yeni yıla gittikçe artan omuz ve bel ağrıları ile girmişti. Hep yeni ağrılar bulması ve en son neresi ağrıyorsa onu gün boyunca tekrarlaması ile tanıdığımız için ilk zamanlar çok ciddiye almamıştık bu yakınmaları. Ama maalesef gün geçtikçe ağrılar onun tüm yaşamını etkilemeye başladı. Günlük işlerini yapamaz hale gelmişti ve artık çok sevdiği halde günlük yürüyüşlere bile çıkmak istemiyordu. Her zaman olduğu gibi, kötü bir şey çıkar korkusuyla ısrarla doktora da gitmek istemiyordu. “Havalar soğuk, üşütmüşümdür ben, geçer ” diye bizleri geçiştiriyordu.

Küçük torunum Zeynep bir sabah okula giderken, “Lütfen dede, anneannemi bugün zorla doktora götür” dedi. O an aklıma geldi ve daha Zeyno’yu okula bırakıp dönerken, gençlik yıllarımızdan beri ortak arkadaşımız Prof. Dr. Berrin Durmaz’ı aradım.

Berrin’i ikimiz de çok severdik, daha önce yazdığım öykülerde bahsettiğim İnciraltı askeri kampından arkadaşımızdı. Ege Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Başkanlığı’nda görev yapıyordu. Tüm ortak arkadaşlarımızın gözbebeği ve gurur kaynağıydı.

Telefonda durumu kendisine anlattım ve öğleden sonra buluşmaya karar verdik. Tülin Berrin’i duyunca hemen kabul etti ve “Hay Allah” dedim kendi kendime “Niye daha önce aklıma gelmedi ki?”…

O gün öğleden sonra yanındaydık. Öncelikle, detaylı sorularla ve gözlemle muayene etti Tülin’i. “İlk gözlemim geçici sorunlar yaşıyorsun ama ben gelmişken bir kan tahlili yapalım ve film çekelim derim, aklımızda soru işareti kalmasın” dedi.

Sonradan anlamıştım ki, Tülin’in çok korktuğunu anlamış ve şüphelendiği teşhisini aktarmamıştı. Ben elimde röntgen talebi ile kayıt yaptırmaya giderken, Berrin’in tanı bölümüne hayatımda ilk defa duyduğum “Multi miyolom” tanısını yazdığını okumuştum. Mobil telefonumda arama motoruna bu iki kelimeyi yazdım ve arattım. Çıkan sonuç benim için şoke ediciydi. Bir anda gözlerimin karardığını hissettim. Kalbim hızla çarpıyordu ve bayılacak hale gelmiştim. Multi miyolom, bir kan iliği kanseriydi…

Tülin’e belli edemedim, filmini çektirdik, kan numunelerini verdik ve tekrar Berrin’in yanına döndük. Bir fırsatta onunla yalnız kaldım ve “Gerçek ne Berrin, nedir bu miyelom mu mayolum mu diye bir şey yazmışsın?” diye sordum. “Sakin ol, sadece bir şüphe, inşallah sonuçlar umduğum gibi çıkmaz” diyerek beni sakinleştirmeye çalıştı.

Kısa sürede tüm tetkik ve tahliller sonuçlandı ve her sonuç bizi daha fazla yıkarak ve acıtarak acı gerçekle başbaşa bıraktı. Eşim agresif, hızla gelişen bir kan iliği kanseri gerçeği ile karşı karşıyaydı. Yaşantımızın hiçbir döneminde bu kadar üzüldüğümüzü ve ağladığımızı hatırlamıyorum.

Berrin beni süratle toparladı, güçlü olmam konusunda uyardı. Konunun uzmanı ve dalında efsane bir hoca olan Prof. Dr. Murat Tombuloğlu ile tanıştırdı ve hiç vakit kaybetmeden tedavisi başlandı. Başlangıçta umudumuz gittikçe düşüyordu, Tülin artık tamamen yatağa bağlanmıştı, tuvalet ihtiyacını dahi göremiyordu. Hastaneye ambulansla götürmeye başlamıştık. Kemoterapi tedavisi planlandı, “Her şey tedaviye yanıt vermesine bağlı” diyordu hoca.

O günden sonrası yaşananlar bir film şeridi gibi geçiyor şimdi gözlerimden. “Aile ve yakın çevreniz için, hiç bir şey eskisi gibi olmayacak” demişlerdi ve gerçekten tüm ailemizin yaşamı değişmişti. “Bundan sonra hepinizi çok zor günler bekliyor” demişlerdi, gerçekten hayatın nasıl bir zor sınavına girdiğinizi yaşayınca anlayabiliyorsunuz.

Ev yaşantımızdan torunlarla ilişkilere, alışverişten temizliğe kadar tüm kurallar ve roller değişmişti. Hepimize özellikle de torunlarına göre sevdiği yemekleri her gün hazır eden evimizin direği kısa sürede yataktan çıkamaz hale gelmişti. Artık yakın akrabalarla veya yakın arkadaşlarla yaşanan sorunlar tamamen anlamsız kalmıştı. Hayatımızdaki her şey yeniden şekillenmişti.

Yaşamamış herkesin, bize gelmez dediği bu illet hastalık, işte böyle aniden filmlerden, romanlardan, televizyonlardaki sabah programlarından sıyrılarak, tam da hayatımızın ortasına dalıvermişti.

Uzun ve zorlu bir kemoterapi süreci başladı. Ama çok şükür ki ikinci kür sonrası tedaviye yanıt verdiğine dair belirtiler artmaya başladı. Hocamız bir umut verse biz bin coşku yaşıyorduk. İkinci aydan itibaren yatağa bağlılıktan ve çok şiddetli ağrılardan kurtulmaya başlamıştı. Onaltıncı kemoterapiden sonra hocamız “Bir başarı yakaladık, bunu yakalamışken kök hücre nakli yapmalıyız” dedi.

Tülin’i her yeni aşamaya hazırlamak çok güç oluyordu ama netice olarak çaresizdik. Çok iyi seviyede bir kök hücre nakil merkezi ile anlaştık. Zorlu yeni bir süreç başladı, kendi kanından kök hücre üretildi ve hazır olduğunda birlikte hastaneye yatırıldık. Son derece steril bir oda da, dış şartlara tecritli ve ziyarete dahi kapalı bir ortamda yaklaşık bir aylık bir tedavi süreci geçirdik.

Kan değerleri istenilen seviyelere ulaştığında, evimizde de hastane şartlarına benzer bir ortam hazırlamamız istendi. Urla’da ki aile evimizi istenilen şekilde hazırladık ve yine tüm ziyaretlere kapalı, yaklaşık üç aylık bir tecrit yaşantımız başladı. Bırakın balkona çıkmayı, kapı ve pencereleri dahi açamadığımız bu süreçte, klimalı bir ortamda bir ayı tamamladık. Artık Tülin sıkıntıdan bunalıma girmişti ve sürekli ağlıyordu.

Birinci ay sonu kontrolüne giderken dışarı çıkması bile onu çocuk gibi sevindirmişti. Ama sonuçları çok iyi çıkmıştı ve doktor sıkı şartları biraz gevşetmişti. Yine dışarı çıkamasa bile kapı ve pencereleri açabiliyorduk. Yiyecek menümüzdeki yasakları da biraz azaltmışlardı. Aslında moral yönünden asıl derdimiz torunlarımıza olan hasretimizdi. Görüntülü telefon çaldığında deli gibi sevinerek hasret gidermeye çalışıyor ve her fırsatta konuşmaya çalışıyorduk.

Bu bunalım dolu günler çok ağır geçti ve netice olarak şartların gittikçe normalleştiği yüz günlük tedaviyi tamamladık. Sonuçlar beklentilerin ötesinde iyiydi. Artık tüm değerler normal kişi değerlerine dönmüştü. Tedavi süreci bitmişti ve üç aylık periyodik kontrolleri olacaktı.

***

Bugün, 18 Ocak 2020. Bu öyküyü artık tamamlama zamanı geldi. Çünkü yaşantımızın bu en ürkütücü aşaması, çok şükür, mutlu bir aşamaya ulaştı ve tabii ki benim “Mutluluk Hikayelerim” de yerini almayı hak etti.

Geçtiğimiz hafta ilk üç aylık kontrolümüzü yaptırdık. Sonuçlar çok şükür iyi çıkmaya devam ediyor. Birinci raundu biz kazandık ve seni yendik “Multi miyolom”. Sinsice beklediğini biliyoruz, ama bir daha asla başaramayacaksın ve dönemeyeceksin…

Teşekkürler yüce Tanrım,

Teşekkürler sevgili Berrin,

Teşekkürler kıymetli tüm aile fertlerimiz,

Teşekkürler yakın arkadaşlarımız,

İyi ki varsınız…
909 kez okundu.

Bir cevap yazın