Bizim Kırımlı Tatarlar

Biz yüz bin atlıydık, Orta Asya steplerini toz dumana kattık. Suladık Amur Nehri’nde atlarımızı. Aştık Kafkas Dağları’nı, ulaştık Volga kıyılarına. At kişnemeleri, nal sesleri karıştı birbirine. Kımızı içip, çiğ börekle doyurduk aç karınlarımızı. Altınordu, Tataristan ve Kırım Hanlığı derken yıkıldı bütün dünya başımıza, tarumar olduk.
Yurtsuz yuvasız kuşlar misali nerede yer bulduysak yaşamaya çalıştık. Kökümüzü, kültürümüzü ve tarihimizi unutmadan. Kapitalizm illeti olan asimilasyon her geçen gün eritiyordu güneş görmüş kar misali bizleri. Ne geldiyse başımıza 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra geldi.
Atalarımız 1783’ten sonra Balkanlar’a sürülmeye başlandı. Daha sonra 1853-1856 Kırım Savaşı ve 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası da Anadolu’ya göç etmeye zorlandılar. Bu zoraki göç 1900’lerin başına kadar sürüp gitti. 1903’te Nisan ayının ilk çiçekleri gibi koparıldılar anayurtlarından. Sivastopol Limanı’nın dili olsa da konuşsa. Limana ulaşan Tatarlar şanslıydı, gemilere binenler daha da şanslıydı. Onlar artık muhacirdiler. Beş mecidiyeye Eskişehir’e, üç mecidiyeye Konya’ya, hiç parası olmayanlar da İskenderun’a gidiyordu.
Nedenini bilmediğimiz bir sebepten bizim Kırım Tatarlarımız da İzmir-Değirmendağı semtine yerleştiler. “Bizde bala çok, balalarımız boğulur denizde” diye istememişler deniz kıyılarını. Verilen arsalara gelecek olan hısım ve akrabalara da yer kalsın diyerek evlerini küçük-küçük yapmışlar.
Kimimizin Tatar Mahallesi dediği, bugün ise resmi kayıtlarda Mecidiye Mahallesi olan ve nedense 1980’den sonra bu eşsiz mahallenin adından sıkılanlar “Kürt” mahallesi dedikleri de olur zaman zaman. Onlar hemen 95’in üstünde Eşrefpaşa Pazaryeri’nin altında bir yanı Birleşmiş Milletler (Varyant) Caddesi’ne, diğer yanı 350 Sokak’a dayanan bu mahalleyi yurt edindiler.
“Bayram yeri olan buralara geldiğimizde sevinmiştik, bayramlar göreceğiz diye, ne bayram gördük ne de bayram eyledik. Varlığımızı kimse fark etmedi, şimdilerde yavaş, yavaş tükendiğimizi fark eden de yok hani” diyor Hatice Teyze.
Kırım Yarımadası’ndan göç eden Tatar Türkleri’nin günümüzde en büyük bölümü ülkemizde yaşıyor. Çok az kısmı da Bulgaristan, Moldovya ve Romanya’da yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Kıpçak ve Oğuz boylarına bağlı bu guruplar göç ettikleri ülkelerde dilleri, kültürleri ve yaşam tarzlarıyla neredeyse asimilasyona uğramış, ama hala Köstence’nin Tulça bölgesinde yaşayanlar Kıpçak Türkçesi’ni, Köstence’nin içinde yaşayanlar da Oğuz Türkçesi’ni kullanıyor.
Türkiye’de Kırım Tatarları üç değişik şiveden oluşan Kırım Tatarcası konuşurlardı. Zamanla bu şivelerden Tat ve Karaimce şiveleri kullanılmaz ve yalnızca Çöl şivesi kullanılır oldu. Halen ülkemizdeki Kırım Tatarları’nın büyük bir bölümü Çöl şivesi ile konuşuyor ve iyi ki de konuşuyorlar.
Peki, hani çoğumuzun farkında olmadığı bu insanlar nasıl yaşadılar, ne gibi zorluklara göğüs gerdiler ve şimdilerde nasıl yaşıyorlar, hiç merak edeniniz oldu mu? 1930’larda artık ahşap da olsa bir okulları (Halitbey İlkokulu) ve bir çeşmeleri (Halitbey İlkokulu’nun 350 Sokak’a bakan köşesinde) vardı. Vardı var olmasına ama hastalıklar, yoksulluklar yakalarını bırakmadığı gibi bir de vatan hasretiyle yanıp tutuşuyorlardı.
Buraya yerleşen Kırım Türkleri atları çok sevdiklerinden mi, yoksa yapacak başka işlerinin olmamasından mı bilinmez, öncelikle at arabacılığı ve faytonculuk yaparak insan ve yük taşımışlar güzelim İzmir’in her köşesine. Bazıları da hepimizin damaklarında eşsiz bir lezzet bırakan çiğ böreği evlerinde yapıp kahvehane kahvehane dolaşarak satmaya çalışmışlar.
Şehrin ihtişamından, kalabalığından, gürültü ve patırtısından uzak sessizce yaşamaya çalışmışlar sığındıkları Değirmendağı tepesinin eteklerinden, Körfez’in bütün güzelliğini seyrederek. Kırık-çıkıkçı Habib Amca’nın bakkalının olduğu sokaktan sallanıyoruz aşağıya ve 95’in Kahvesi’nde yorgunluk çaylarını birlikte yudumladığımız Hasan Amca, “Akşamları Körfez’i seyrederken unuttuk bütün dertleri” diyor.
Öyle sessiz bir yaşam sürdürdüler ki geldiklerinden beri onları kimse fark etmedi. Onları elektrik, su faturası dağıtıcıları ve bir de haftada bir gelen çöpçüleri dışında hatırlayan da olmadı. Debdebeli seçim zamanlarında bile çoğu zaman politikacıları ancak gazetelerde gördüler. Hiçbir belediye başkanının yolu nedense bu küçücük mahalleye düşmedi. Öyle ki Selahattin Akçiçek (sözüm ona) Kültür Merkezi yanı başlarında olmasına rağmen günümüzde bile merak edip sokaklarını gezen bir belediye başkanına rastlanmamıştır. Fatma Teyze, “Biz onları biliriz, ama onlar bizi bilmez. Biz onları tanırız, ama onlar bizi tanımaz” sözleri ne güzel de anlatır tüm gerçekleri.
Hep dar ve yokuştur sokakları, Pazar günleri mahallenin tepesinde kurulan Eşrefpaşa Pazarı da olmasa çıt çıkmayacak kadar sessizdir. Ya o evler yok mu o evler; baktıkça alır götürür yüzlerce yıl gerilere. Ya tek katlıdır ya da iki katlı, mutlaka küçük ve dardır ama, azıcık da olsa, mutlaka bir bahçesi vardır.
Genellikle yığma taş yapılardır. O taş duvarların arasında da Yahudi mezar taşları da çoktur hani. Çatıları ve taban döşemeleri ahşap, duvarları kireç badanalıdır. Ufacık mutfaklarında pişen kendilerine özgü yemeklerinin mis kokuları dar sokakları kaplar. Kapıları hep açıktır, sanki misafire “hadi gel” dercesine.
Açık alınları, çekik gözleriyle gülerler hiç tanımadıklarını buyur ederken sofralarına. Evlerinin salonu aşağıdadır, yatak odaları üst katta. Tek katlı evlerde ise hepsi aşağıdadır, ama salon girişe yakındır. Odalarında ahşap yüklük yün yataklarını misafir eder gündüzleri. El işi, göz nuru oyalar, kanaviçe işlemeli örtüleri, yastık kılıfları rengârenk süsler her yanı. Bol ışık alan pencerelerini iğne işi danteller…
Eskiden sokak aralarında yaptıkları düğünlerinde o muhteşem yöresel kıyafetleri ile salınıp gezerdi simsiyah ve upuzun saçlarıyla Kırımlı kızlar. Kafkas oyunlarıyla meydan okurlardı dünyaya Kırımlı gençler. Hele bir de o yanık Kırım türküleri söylenmeye başladı mı, yanar yürekte vatan hasreti. Selim Amca, “O türkülerle alır başımı giderim Karadeniz’in öteki yakasına” derken başlar Akarcalı, Selimiye ve Nur Kemer camilerinden ezan sesleri.
Roma Yolu ve Zeus Tapınağı üzerine kurulu mahallelerinde doğru dürüst bir imar planlaması yapılmamış. Bazı yerlerde o güzelim evler yıkılarak apartmanlar yapılmış. Bazıları da ya yıkılmış ya da sıvanarak, boyanarak günümüze kadar gelmiş. Bazı evler hala ilk yapıldıkları günkü gibi korunmuş, ama sayıları gün geçtikçe azalmış ve bir an önce tescillenmeyi bekliyor.
Konak Tünelleri yüzünden Damlacık evlerinin başına gelenlerin bizim Kırım Türkleri’nin evlerinin başına gelmesinden korkmuyor değilim. Çünkü geçmişte Zeus Tapınağı üstüne nasıl otoparklı sözüm ona kültür merkezi ve Roma Yolu’na öğretmenevi dikildiyse burada kimbilir neler dikmeyi hayal ediyorlardır.
Çünkü inşaat sektöründeki çıkar ne tarih dinliyor ne de kültür. Yetkililerin bir an öce bu bölgeyi tarihi sit alanı içine almaları, orijinalliğini koruyan yapıları da tescillemeleri gerekiyor. Eğer o evler tescillenmezse koca bir göç tarihi yok olacak ve Zeus Tapınağı ile Roma Yolu’nu da çıkarmak hayal olacak…
32 kez okundu.

Bir cevap yazın