Bilgi tacirliği

Sevgili arkadaşım, yoldaşım
DİNÇER SEZGİN Ağabeyimi
hasretle anarak…

“Ben bilgisizliğimi, özür dilemek de dahil, öğrenerek giderebilirim. Böylece hayata daha da sahip çıkabilirim. Sen, o bilgiden başka hiçbir şeyin olmadığı için, hayatın kıyısına bile sokulamazsın. Ben bilgimi paylaştıkça çoğalır, sen saklaya saklaya, o bilginin içinde yok olursun. Fark bu kadardır işte…” “

Niye bu notu düştüm akıl fikir defterime? Anlatmaya çalışayım.

Bir güzel insandı Prof. Dr. İbrahim Armağan. Issız ve kanamalı çölümüzün adetleri gereğince, yaşarken yeterince değerlendirilmedi, öldüğünde ah-vahlar çekildi, şimdi kimdir diye sor, bakıp kalsınlar yüzüne. Neyse! Fakültede, Sanat Toplumbilimi derslerine girerdi sevgili öğretmenim. Bizler, okula girdikten üç gün sonra zaten birer dahi sanatçı (!) olmuş iken, bir de bu toplumbilim nereden çıkmıştı? Üstelik her birimiz Durkheim, Reich, Marx ve cümlesini fersah fersah aşmış, birer minyatür Che (!) iken, ne diye paralanıyordu bu hoca?

Bugün bile iki ekmek bir rakı toplamını hesaplayamayan ve kendini bakkalın namusuna emanet etmekten başka çaresi olmayan bendeniz için, Armağan Hoca’nın tahtaya çizdiği eğrilerin, anlatmaktan bıkmadığı istatistik formüllerinin, anket oran hesaplarının ve yorum tekniklerinin, elbette hiçbir anlamı yoktu. Ben bunların ne anlama geldiğini, niye yazdığımı, niye sahnelendiğini, hatta kimilerine niye ödül verildiğini anlayamadığım binlerce sayfa oyun, senaryo, radyo tiyatrosu, şiir, deneme vb. yazdıktan, onlarca oyun yönettikten sonra anlayacaktım: yaşam da sanat da aslında matematikti. Sağlamasını iyi yapıp, sanatın algı-yorum diyalektiğini iyi hesaplayıp, dünya görüşüyle yoğurmayı (elbette ve mümkünse, biraz beyin, yürek ve samimiyet de gerekir) başardığın zaman, yaptığın iş “sanat” oluyordu. Yani, ne yalnızca bilgi ya da “bilmek” yetiyordu bir yapıt üretmeye, ne de yalnızca güdülerden beslenen “yetenek”.

Sanatı bırak, yaşamın hiçbir alanına, vazgeçtim “adam olmaya” da yetmiyordu, eğer biri yoksa ya da eksikse.

İşin bir de, “kafa kağıdı eskiliğinden” kabul görme-bekleme-pohpohlama arabeskliği ya da “tekkeyi bekleyen çorbayı içer” şarklılığı vardır ki, aslında bu “onurlandırmayı” yapanlar, bir gün sıranın kendilerine gelmesini bekleme kurnazlığı içindedir. Neyse, bir de o sulara girersek, yazı okyanusa döner, bitmez.

Uzatmayayım, buraya kadar söylenmeye çalışılan şudur: hangi alanda kulaç atıyorsak atalım, bilgi olmadan olmaz. Ama Mevlana’nın söylediğince, “On batman ekmeği taşımak kolaydır, bir batman ekmeği hazmetmek zordur” evrensel ilkesini unutmamak koşuluyla. Bildiklerini nerede, nasıl kullandığından ve kimlere hizmet ettiğini düşünmek kadar; “bilme açlığı” ve “bildiğini paylaşma erdemi” de, bilginin niteliğini ve o bilgi/lerle kurulan ilişkiyi anlatır. Bilgi ve bilenin kalibresi, bu ilişkilerde ölçülür.

Bilgi “üretmekle”, bilgi “derleme” , “toplama”, “biriktirme” arasında, kuşkusuz uçurumlar vardır. Bizim gibi coğrafyalarda, üretmekten çok “bilgi koleksiyonculuğu” ön plandadır ve bizim bu yazıdan meramımız, gerçek bilgi üretenlere saygımızı koruyarak, “bilgi koleksiyonerleri”nin durumudur. Yazının başındaki alıntı da, doğrudan doğruya bu tür arkadaşları ilgilendirmektedir.

Bu arkadaşların tipik tutum ve davranış özellikleri şunlardır;

-Bilgiyi saklamak, karartmak, tutsak hale getirmek,

-Bilgiyi “satacağı” en stratejik, en konjoktürel, en rantabl zaman ve mekanı kollamak,

-Bilgiyi metalaştırmak, tekelleştirmek,

-Bilgiyi kimlik ve kişiliğinin en önemli göstergesi haline dönüştürmek ve patolojik bir yaratık haline gelmek,

-Bilgiyi bölüşememek, ortaklaşa yaşanacak bir sevince dönüştürememek, paylaşmanın yolunu yöntemini sapıtmak,

-Bilmenin yarattığı hakedilmiş saygınlığı, teşekkür edilme ve onurlandırılma şansını, bu sevimsizliklerinden dolayı, gün geçtikçe aşındırmak ve nihayet yitirmek.

-Bildiğini “satmanın” gündelik ve geçici zevkini-kazancını yaşadığını sanırken, saygı, vefa, içtenlik gibi erdemlerden uzaklaşmak,

-Bilmeyenleri, yanlış bilenleri ya da o bilgiyi yanlış kullananları uyarmanın, yol göstermenin, yardımcı olmanın sevincinden fersah fersah ötelerde durmak. Zavallı bir küçümseme, ötekileştirme, itibarsızlaştırma, alay etme çabasına girmek. Yandaş ve candaşlarla, bir gayya kuyusu yaratmak. Bunu yaparken, hatır ve hatıralara saygısızlığın her türden örneğini vermek,

-Bilgisinden başka birşeyi olmadığı için, coğrafyayı, zamanı, mekanı, kenti ve dünyayı daraltmak,

-“Küçük olsun, benim olsun” hesap kitap işleriyle, o bilginin ötesine geçememek, o bilgiyi “ilerleme” için kullananamamak, bilgiyi “masal”a dönüştümek ve o masaldan gerçeğe dair nasıl çıkarımlarda bulunacağını, dünya görüşü sığlığı, zevksizliği, sakilliği ve tutarsızlığı içinde, bir türlü öngörememek,

-Bilgiyi, gerici bir tavırla çarçur edip, eş dost pohpohlamalarına ya da üç gün sonra unutulacak “bir şeylere” dönüştürmekle kalakalmak. Bir başka deyişle, asla geçmeyecek derin bir mutsuzluk ve kurtulmak için bulunmuş acınası formül; fesatlık sosuna bulanmış hırs,

-Nihayet, asla haketmedikleri yerlere tüneyip, asla taşıyamayacakları bilgiler edinip, bir gün bunları, daha iyi yere gelmek adına, tam bir bezirgan gibi kullanmaktan kaçınmamak…

Listeyi, yörenizi yanınızı işgal eden böylelerini düşünerek, dilediğinizce “zenginleştirebilirsiniz”. Tükenmez bir “gözlem ve yaşanmışlığa dayanan bilgi” kaynağıdırlar.

Rahmetli Babaannem, böyleleri için “Akıl var, fikir yok” derdi. Ömrü ona, üniversite eğitimi, kütüphanelerde günler geçirme şansı, nasıl ve nerden edindiğini açıklayacak bilgi-belge koleksiyonu edinme fırsatı tanımamıştı. Ama yaşamı iyi süzmüştü, iyi kalpli ve çileli bir ömür geçirerek, bize en güzel bilgiyi verdi; “Elinde ne olursa olsun, ama yüreğin kömür karasıysa, sen dünyanın en yoksul insanısın.”

Yaşamın pek çok alanında, İzmir’in neden bir türlü “Oh!” diyemediğini, niye “Dön baba dönelim”den öteye geçemediğimizi, niye “kes yapıştır”larla, “sen ben bizim oğlan muhabbet”leriyle yetinip durduğumuzu…

Neden gecenin bir yarısında, oturup şöyle şiirler yazıp, okuduğumuzu;

“Hayat garip,
Uzun bir süre, deli gibi topluyorsun,
Sonra midyelerini ayıklıyorsun
Ve sonra geleni gideni artık daha iyi tanıyorsun
Ve daha sonra, bir nehir kıyısında
Kendini yorgun bir tekne gibi buluyorsun
Ve artık biliyorsun, tek nedir
Çok ne…”


Bilmenin yolu, sanıyorum sorunlarımıza ve kentimize biraz da bu açıdan bakmaktan geçiyor.

İşgal ve meşguliyet ordusu gibidirler. Baksanıza, aslında yazılacak ne çok şey varken, bizi neler yazıp okumak zorunda bırakıyorlar.

Neylersiniz, daha mühim işlere yönelmek için, arada bir böylesi kış temizlikleri kaçınılmaz oluyor.

Nereden başladığımızı anımsamak için, gelin yazının başındaki alıntıyı bir daha okuyalım:

“Ben bilgisizliğimi, özür dilemek de dahil, öğrenerek giderebilirim. Böylece hayata daha da sahip çıkabilirim. Sen, o bilgiden başka hiçbir şeyin olmadığı için, hayatın kıyısına bile sokulamazsın. Ben bilgimi paylaştıkça çoğalır, sen saklaya saklaya, o bilginin içinde yok olursun. Fark bu kadardır işte…”

***

Hamiş: Biri gelir, söze başlar: “Dün gece bir yerdeydim, kalabalıktı. Yahu senin için amma kötü şeyler söylediler” der. Gözlerinin içine bakın ve sorun; “Peki, sen ne dedin?” Garanti veriyorum, bir insan suretinden, gökkuşağını kıskandıracak kadar çok renk fışkırdığını göreceksiniz. Hakkınızda hiçbir bilgiye, varsa da, o bilgiyi söyleyecek ve savunacak cesaret ve onura sahip olmadığı bellidir. Hemen uzaklaşın derim. Çünkü karşınızdaki, işgal ve meşguliyet ordusunun neferlerinden biridir.
22 kez okundu.

Bir cevap yazın