Reklam arası

İnsanın bir şeyi öğrenmesinin en kolay yolu onu pratik etmekten geçiyor, bunu biliyoruz. Her ne kadar bilim insanları kimi gerçekleri bize acayip gelen yöntemlerle kanıtlasa da millet olarak DNA yapımızdaki moleküller sayesinde öğrenme konusundaki pratik zekamızı her fırsatta göstermekten geri kalmıyoruz. Konu çoğu zaman basit oluyor: kentin birinde insan sağlığına zararlı kimyasal maddeler, hava, su ve sadece Türkiye’ye özgü koşullarda insan vücuduna bulaşıyor.

Yıllarca süren araştırmalardan sonra kerli ferli profesörler olayın vahametini kanıtlayarak, anne sütü ve bebek kakasındaki kimi anormal bulguları açıklayarak vatandaşı haberdar ediyorlar. Vatandaş ise öğrenmeye yönelik beyin hücrelerini zor bela çalıştırıp, “Ben, bunun doğru olduğuna inanmıyorum. Kaç tane bebek kakasını incelemiş bu adamlar. Açıklasınlar bakalım” diyerek olaya derinlik katmayı ihmal etmiyorlar. Hatta içlerinden bazıları def-i hacet edip, demokratik bir yaklaşım sergilerken; bir yandan da ‘Kentine ve kakana sahip çık’ sloganıyla, profesörleri ciddiyete davet ediyorlar.

Şimdi böyle bir ortamdan uzaklaşıp kedi ve köpeklerin sadece evlerde olduğu, parklarda ördek ve kuğuların akşam ziyafeti olmadan dolaştığı, insanların da normal şekilde rahmetli olduğu bir ülkeye gelince; beyninde birkaç dönemeci bulunan bendenizin de ayarı bozuyor. Normaldir, lakin ailesi Anadolu bozkırından gelmiş (Konya’nın Bozkır ilçesi) birisi için “Ben olaya çok uzağım, bizim oralarda insanlar boşaltım yapmazlar. Biz çok sosyetiğiz” diye söylemem sanıyorum inandırıcı olmaz. Tabii insanoğlu bu, eğer aranızda buna inanacak olan varsa ona da sözüm: “Bir süre, Mars tarafına da gideceğim, ne zaman döneceğim belli olmaz. Sen yoluna bensiz devam et…” olur.

Yanılgı

Bütün bu düşünceler zihnimin bir yerinde oradan oraya koştura dursun; içimdeki İngilizce öğrenme canavarı, kendini bu ülkedeki televizyon kanalları ve tv şovlarına musallat etmişti. Hani, gazoz kapaklarının içine çamur ya da macun doldurduğumuzda onun kütle olarak daha etkili bir oyun aracı olduğunu düşünürüz ya; işte o misal ben de televizyon seyretmenin dilimi geliştireceğini inanmıştım. Ne kadar yanıldığımı sonradan anlamıştım ama her şey için artık çok geçti. Malum bir şeyi sağlıklı bir şekilde pratik etmenin yolu, algınızın ve ilginizin bir noktaya odaklanması ile mümkündür. Peki TV seyrederken bunu bozan etken nedir? Tabii ki reklamlar…

Yok artık!

Kanada’da kaldığım süre boyunca, farklı kökenden gelen bir çok aileyi tanıma ve kısmen de olsa anlama imkanına sahip oldum. Çok uluslu yapısına rağmen misafir olduğum evlerin ortak özelliklerinden birisi ‘kablo TV kullanımı’ diğeri ise ‘diğerleri’ oldu (Hangi birisini sayayım!). Sonuçta dünyanın neresine giderseniz gidin, televizyon her zaman ortak bir iletişim ya da iletişimsizlik kutusu olarak karşınıza çıkıyor. Tüplüsü, tüpsüzü; renklisi renksizi; plazması plazmasızı…

Her neyse, benim gibi her şeyi kum-kurcalayan (TDK: Teknik aletleri çok kurcalayan canlı. Örn: Becerisi aileden değil, kum-kurcalayan olmasından geliyor.) birisi için teknik olarak bu çok önemli bir durum değil. Lakin benim önceliğim yabancı dilde yayın yapan kanalları seyretmek; onları bozmak değil. Ama bunu yapmak için biraz sabırlı biraz da geniş olmak lazım. Nasıl yani? diye soracak olursanız, bunu size şöyle açıklayabilirim.

Burada ne zaman televizyon seyretmeye otursam, beynimdeki kırıntıların tıpkı kaynayan kuru fasulye taneleri gibi sağa sola gittiklerini hissediyorum. Kuru fasulyenin iyisi hafif kıvamlı olanıdır bunu biliyorum ama ben ne yapayım benim beynim böyle, hafif sulu… Uzatmayım; bir gün Türkiye’de de yayını olan çok popüler bir belgesel kanalında bir program izliyorum. Konu basit; adamın birini doğaya salınır; ne yenir ne yenmez kameraya alınır; sonra izletilir. Hepsi bu.

Neyse, benim yaşlarımda bir adamı (benden çirkince tabi) atıyorlar helikopterden aşağıya. Dağlar, taşlar, ağaçlar, kuşlar, ayılar ne ararsan var ortamda. Ama indiği yer Türkiye değil; vahşi bir ortam var fakat içerik Türkiye kadar sağlam değil. Her neyse; bu, başlıyor toprağı eşeleyip, maymun misali ağaç kovuklarına elini kolunu sokmaya. Amaç, hareket eden bir şey bulmak. Artık ne çıkarsa bahtına. Fakat ‘Tak’ araya reklam giriyor.

İlk reklam olduğu için çok umursamıyorsunuz. Çünkü bu süre içinde bir fincan kahveyi bitirip, Türkiye’deki sevdiklerinizi rahatlıkla arayabiliyorsunuz. Bunları yaptığım için söylüyorum. Ondan sonra program kaldığı yerden devam ediyor. Adamımız, çamurun içinden bulduğu böcü börtüyü kameraya göstererek bir güzel temizliyor. Tam bunları bir taşın üzerine koyup, pişirmeye başlayacak bir reklam daha. Bu ara biraz daha can sıkıcı. Lakin bir önceki arada içtiğiniz kahveyi boşaltmak için; sosyetenin deyişle lavabo, benim deyişimle tuvalet, vatandaşın deyişiyle helaya bir koşu gidip geliyorsunuz.

Dönüşte mutfağa uğrayarak, dondurma ya da meyve sebzenizi yanınıza almayı ihmal etmiyorsunuz. Derken program yeniden başlıyor, elemanımız bunları pişirip bir güzel yiyor. Ardından ne hikmetir yağmur yağmaya başlıyor ve adamımız Rambo’nun doğduğu yuvanın bir benzerini mağaranın hemen önündeki ağaçlara inşa ediyor. Tam olay heyecan kazandı derken, araya bir reklam daha giriyor.

“Hayda” deyip bir güzel küfrü basıyorsunuz. İçiniz rahat, lakin ne dediğinizi sizden başka anlayan yok. Ağzınıza ne geldiyse artık. Bu sırada ev sahibi sizi duyup yanınıza geliyor, “Bana mı seslendiniz” gibilerinden. Siz güler bir şekilde, “Çok ilginç bir şey gördüm TV’de, ona güldüm çok komikti” diyorsunuz. Sonra o da sırıtıyor “Ne gördün allahını seversen anlat” gibilerinden. (Bu kısmı yalan)

Neyse uzatmayım, programa geri dönüyorsunuz. Artık elamanın yediklerinden çok, araya giren reklamlara sinir oluyorsunuz. Bu böyle kaos şeklinde bir süre daha devam edip gidiyor. En sonunda öyle bir hale geliyorsunuz ki, Türkiye’de sevmediğiniz ne kadar insan varsa hepsi gözünüzde tütüveriyor. Nedenini sormayın bilmiyorum, burayı özgü bir şey galiba. İçinizden birisine “aklıma oradayken sen geldin” falan diyecek olursam; yazının bu kısmını unutsun lütfen.

Sonuç olarak yaklaşık 20 dakikalık bir programın yanında eşantiyon olarak 20 dakikalık reklamları izleyerek geçiriyorsunuz gecenizi. Üstelik kablo TV parası ödediğiniz halde. Düşünün artık bu kanalda çalışan adamların ne kadar para kazandığını.
Dolayısıyla Kanada gibi bir ülkede dahi reklamların beyninize tecavüz etmesine engelleme şansınız yok. Bu hayatın bir gerçeği. Burada bunu da öğrenmiş oldum. Sevgiler.
54 kez okundu.

Bir cevap yazın