Biraz Dertleşelim mi?

İnanmıyorum. Ne “sağa” ne de “sola” inanmıyorum. Ne “sağ görüşe” ne de “sol görüşe” inanmıyorum! Yaşadığımız her gün, Türkiye’ye, son 25 yıldır giydirilmeye çalışılan “gömleğin” nasıl eğreti durduğunu görüyorum ve inançlarımı hep sorgulamak istiyorum!
İnsan ilişkilerimiz yozlaştı!
Paradan başka “amacımız” kalmadı!
Adeta Fuzuli’nin söylediği gibi bir yaşamımız var. “Selam verdüm, rüşvet değüldür deyu almadılar!” Oysa Fuzuli kaç yüzyıl önce yaşadı değil mi?
Politika, “politika” değil. “Yalan” ve “dolanın” merkez üssü gibi oldu. Sokaktaki adamın gündemiyle, “politik adamların” gündemi aynı değil. Böyle olunca hiçbir sorun çözülmüyor. Bu ülkenin insanı birbirine düşürülüyor gören yok! Askerle polis arasına “nifak” sokuluyor, duyan yok!
Eğitim “koktu”!
Sağlık “çöktü”!
Kültür “uçtu”!
Anlayan yok!
Basın, medya oldu. Şer hâkim oldu, madde despotlaştı, kapitalizm vahşileşti. Çocuklar sokağa, yuvalar mahkemelere düştü. Komşuluk, arkadaşlık hayal; dayanışma, paylaşma “kredi kartına” endekslendi.
Yalancılık, kandırmacılık, adamsendecilik, kayırmacılık “resmileşti”.
Atatürk Cumhuriyeti masal, ilke ve devrimler “pempe dizi” oldu. Yılda birkaç gün, meydan konserleri ve resepsiyonlarla andığımız temel değerler, “muhtarlıklara” bile uğramaz oldu.
Lozan günlerinde, İsmet Paşa’yı “tehdit” eden Lord, adeta mezarından çıktı, gören yok!
Ege-Koop panelinde “iyimserlik, karamsarlık, kötümserlik ve umut” konuşuldu en çok!
Umutsuz değilim, kötümser de değilim ama karamsarım, çok karamsar. Cumartesi günü Gündoğdu meydanında ki “coşku”, “cam çerçeve kıranlarınkinden” azdı. Ama Bandırma Vapuru’na binen de topu topu 18 kişiydi. Tekâlif-i milliye çıkmasaydı ne olurdu acaba?
Çanakkale elden gidiyor, ruhu ise Allah’a emanet!
Hikmet Çetinkaya ne kadar doğru söyledi. Yok mu Cumhuriyetçi, Atatürkçü zenginler?
Kuramazlar mıydı okullar, yurtlar, bankalar?
Kuranlarsa, çıkamazlar mı düştükleri “vahşi kapitalizm” çukurundan?
Milli içkimiz Yeni Rakı bile artık kovboyların. Özelleştirilirken, ABD’ye mi satmaktı amaç?
Neden bankalar, yerli mallar yabancılaşıyor? Neresinde bunun gelişmişlik, Atatürkçülük, Cumhuriyetçilik?
İzmir TV satılıyor Haziran sonunda. İhaleye kaç “laik cumhuriyetçi” girecek?
Duymadım!
Bizans’tan gelenler. İZMİR TV’nun dokusunu koruyacaklar mı? Sanmıyorum.
Numan Özdil’i arıyorum.
“Korktuğum”, “duyduklarım”, e-postalardaki “ihbarlar” başımıza gelirse, İzmir’de hiç kimse ama hiç kimse bir daha ağzına Atatürk veya laik Cumhuriyet lafını almasın. Özellikle de “zenginler”, işadamları! Zira “yırtılmasını” dilerim!
İzmir “elden çıkıyor”!
Baklava Rumlara, Rakı Amerikalılara!
İşgal döneminde, Yunanla “işbirliği” yapıp, sonradan “Cumhuriyetçi” olanları arıyorum.
Atatürk kitapları yazıp da, vahşi kapitalizmin tutsağı olmuş, kişisel hırsları için temel değerlerle oynayan “içten pazarlıklı” tipleri arıyorum.
Millet, sanırım “az” kaldı birlikteliğimizin bitmesine. Ben “oyunları” biliyorum. “Yakınımdakilerin” iğrenç iftiralarıyla uğraşıyorum.
Kafanız mı karıştı? Ne yapayım siz de “sona” hazırlanın, ben de hazırlanayım!
Ancak, “gün ola harman ola”!

Affet Bizi Şehit Öğretmenim!



Çevre bilinci tartışmalı bir milletin “ulusal” bilinci ne durumdadır sizce? Felaket değil mi? Bu görüntüden, İzmir Valisi Oğuz Kaan Köksal?ın veya İl Milli Eğitim Müdürü Kamil Aydoğan’ın haberi olduğunu sanmıyorum. Bu yazıyı ve resmi onları eleştirmek için de yazmıyorum.
Ama 1992 yılında Diyarbakır’da, bölücülerce hunharca şehit edilmiş gencecik Neşe Alten ve yaşlı babasıyla, Ayşe ve Numan Konakçı öğretmenlerin cesetlerini görmüş bir gazeteci olarak; İzmir’in ortasında Konak’ta hem de Hasan Sağlam Öğretmen Evi’nin hemen yanında bu tabelayı görmekten utanç duyuyorum. Mazeret ne olursa olsun, o tabelayı orada o halde tutmak, sanırım yüreği olanlara utançtır!
Oysa o tabelayı kaldırmak, yok etmek bile “vatanseverliktir”!

Benim de Kefenim Hazır

Başbakan Erdoğan da birden bire “Turgut Özallaştı”! hani Özal’a bir “suikast” yapılmıştı da, baş parmağından vurulmuştu da, ardından kongre kürsüsüne çıkıp “Allah”ın verdiği canı…” diyerek bir nutuk çekmişti. Hatırlıyor musunuz?
Başbakan Erdoğan da, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün de yalanladığı bir “suikast dedikodusu” üzerine müthiş bir açıklama yaptı. Nedense “bir kısım medya” da bunu baş sayfadan duyurma gereği duydu.
Başbakan “kefen” açıklamasında “riskini” ortaya koydu. Yani Başbakan tam bir “trajedi” oynadı. Oysa ben dâhil, tüm yurttaşlar başbakandan daha “riskte”! Erdoğan’a hırsız, uğursuz, kapkaççı, trafik canavarı, kredi kartı bankası, dolandırıcı yaklaşamaz. Yaklaşabilmesi için “havadan, karadan, denizden” korumasının bitmesi gerekir. “Başbakan” sıfatıyla yaşadığı risk ise doğaldır. Her halde biz yaşamayacağız onu.
Acındırmak, mağduru oynamak “alışkanlık” oldu Başbakanda. Şiir okudu, cezaevine düştü. Cezaevinden de Başbakanlığa geçiş yaptı. Peki bu kez amacı ne acaba? Çankaya olabilir mi?

Çevre Günü mü Dediniz?

Meğer “Çevre” günü var mış da bilmezmişiz! Hele o “Cumhuriyet Meydanı” törenini gördüm de, nasıl “önemsedim”, anlatamam! Pek “bahtiyar” oldum!
İşin şakası bir yana, birbirimizin gözünün içine baka baka “çevre günü” kutladık. Lakin “çevrenin” bundan haberi oldu mu acaba?
Her yıl “Çevre Günü” etkinlikleri düzenlenir, çelenk koymalar, hazırolda saygı duruşları, İstiklal Marşı okumaları, dilekler, temenniler belki de kokteyl ve konserler…
Sonra?
Sonra, hemen bir gün sonra yine aynı görüntüler, haberler, söylemler.
Gerçeği kabul etsek ya. Çevreci falan değiliz işte. Çevremizi de, çevremizdekileri de sevmiyoruz. Kirletmekten ve “her türlü” kirlilikten çok hoşlanıyoruz.
Nerede kir?
Orada hepimiz. Hatta reklâm bile var ekranlarda: “Kirlenmek güzeldir”
Ne amaçla olursa olsun, böyle bir sloganla reklâm çekilen bir ülkede “Çevre Günü” kutlamak komik ötesi bir iş.
Hatırlıyorum da, bir zamanlar bir şarkı vardı. Şarkıda “biz büyüdük kirlendik dünya” diyordu. Ve bu şarkı eşliğinde “göbek atanlar” vardı düğün, dernek pistlerinde.
Söyler misiniz şimdi: “Çevre bilinci” ne demek?
Acayip bir Çevre Yasası çıktı mı? Çıktı!
Bergama garabeti yaşanırken bir de Efem Çukuru rezaleti yaşıyor muyuz? Evet yaşıyoruz!
Sokaklarımız leş gibi mi? Evet! Daha çöp politikamız bile yok ki bilinç olsun! Dördüncü kat balkonundan, karpuz kabuklarını sokağa atan, yere tükürenler var mı aramızda? Evet var!
Sanayicilerimizden bilerek, isteyerek, inadına “körfezi” kirleten var mı? Aslanlar gibi var!
Vergi ödemeyenler, rezil olsunlar diye, teşhir edilirken; denizi, çevreyi kirletenler “af” edilebiliyor mu? Evet!
Ormanlarımız, topraklarımız yitiyor mu? Evet, hem de hızla!
Yeşil Barış (Gren Peace) gibi, TEMA gibi, Ege Orman Vakfı gibi Çekül gibi örgütler de olmasa, “çevre” konusunda bir tek haber bile yapılmaz belki de!
Ve yine bir Çevre Günü. Yine aynı “içi boş” etkinlikler. TÜSİAD denen kuruluştan “Çevre Duyarlılığı” mesajı duydunuz mu?
Ya EBSO?nun “körfezi kirleten sanayicileri uyardık” haberini okudunuz mu? Oysa körfezi kirletenler, İZSU?nun “faaliyet raporunda” yayınlanmış, ben de yazmıştım!
Dünya bizden “çekiyor”. Böyle giderse de, çocuklarımız mezarlarımıza tükürecek. Çünkü onlara “çevre” değil “çöplük” bırakacağız! Açıkça haykırıyorum! Altınsız, arabasız, halısız yaşar “peynirimizi de” kendimiz yaparız. Ama ağaçsız, susuz, zeytinsiz, üzümsüz yaşayamayız! Bilmem anlatabildim mi “efendi biraderler?”
22 kez okundu.

Bir cevap yazın