Yazdır Arkadaşına gönder
Vasfiye Özkoçak’ın askerleriyiz!
Ayşe Başak Kaban
Ayşe Başak KabanAslında öğretmen olacaktı. İstanbul Üniversitesi Coğrafya Enstitüsü’nü bitirmişti ve Türkiye’nin her yerinde öğretmenlik yapmaya hazırdı. Ancak atamasının yapılması için bir süre beklemesi gerekiyordu. O bu süreyi yeni bir şeyler öğrenmek için değerlendirdi, aynı üniversitenin “Gazetecilik Enstitüsü”ne gitmeye karar verdi, okulu kazandı.

Enstitüde ilk dersi Burhan Felek verdi ve gazeteci adaylarına şöyle seslendi:

“Gazete, haber için çıkar. Gazete köşe yazısı için çıkmaz.”

İlk derste bunu öğrenir ve sindirir. Yıllar sonra bir röportajında şöyle diyecektir?

“Gazete demek, haber demekti, haber demek halk demekti, halka en iyi haberi getirebilmek demekti. Gazeteyi ayakta tutan muhabirdir. Ben uzun yıllar muhabirlik yaptım. Dünyaya bin kere gelsem bin kere gazetecilik yapmak isterim.”

1952 yılında bitirdiği bu okulun hemen ardından Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışmaya başladı, öğretmenliği kazandığı sırada gazetede neredeyse bir yılını doldurmak üzereydi. Her daim kendisine destek olan babası, “Hocan ile konuş, öğretmenliği kazandığını, ayrılacağını bildir” der.

Vasfiye, hem gazetecilik enstitüsünde hocası olan hem de gazetede amiri olan, “Hoca” diye hitap ettiği Cevat Fehmi Başkut’a gidip durumu anlatır. Hocasının kendisine, “Bana kalırsa iyi bir gazeteci olacaksın” demesi üzerine babası, “Bir insanı hocası, babasından iyi tanır” sözü üzerine Malatya’da öğretmenlik yapmaya gitmez, gazeteciliğe devam eder. İşte o karar Türk basın tarihinin Cumhuriyet ile yaşıt bir çınar kazanmasına neden olacaktır. O, Türkiye’nin ilk kadın muhabirlerinden birisi; Vasfiye Özkoçak...

Türkiye’nin halen sancılarını çektiği yakın tarihine yakından tanıklık eden, tanıyanları tarafından yardımseverliği ve öncülüğü nedeniyle “Vasfiye Abla” denilen Özkoçak gazeteciliğin en meşakatli bölümlerinden birisinde çalışmaya başlar; adliye muhabirliği. Adliye gibi bir alanı neden tercih ettiğini ise şöyle anlatacaktır:

“Hani ‘adalet mülkün temelidir’ derler ya, bence adalet mülkün değil insanlığın temelidir. İnsanı insan yapan şeydir adalet. Adliye muhabirliğini adaletten büyük bir zevk aldığım için seçtim.”

İlk haberi oldukça kavgalı geçen hamallar kongresidir. Sonrasında pek çok tehditle karşılaşacağı yüzlerce habere gidecektir. Ölüm tehditleri alacak, bunlardan birisi de dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı tarafından yapılacaktır. Balcı, kendisini ölümle tehdit edecek, ama o korkup geri çekilmeyecektir.

Haber merkezinde çalışan tek kadın muhabirdir ve işi zordur. Meslekteki ilk yılları kadın olmanın zorluklarını da katlayarak omuzlarına yüklenir. Efsane bir güzelliğe sahiptir ve pek çok meslektaşına göre bu mesleği koca bulmak için seçmiştir. Bu ilk yıllara, kendisinden “evlenmeyeceğine ve çocuk sahibi olmayacağına” dair bir söz bile istenir. O zamanları şöyle değerlendirir:

“Gazeteler, erkeklerin egemenliğindeydi ve kadının evlenip çocuk sahibi olduktan sonra mesleği bırakacağına inanıyorlardı. Kendi menfaatlerini kolluyorlardı elbette. Komik olanı bu durumda olan bir kadını hemen bir bahane bulup işten atarlardı. Erkekler kendilerinin çocuğu olsun ister ama kadının çocuğu olsun istemezler.”

Vasfiye Özkoçak, hiç evlenmez, çocuğu olmaz. Bu baskıların rolü elbette önemlidir, lakin ona göre onu mesleği ile beraber kabul edecek bir erkek yoktur. Evlilik için mesleğini feda edebilecek bir kadın değildir, gazetecilik onun yaşam biçimidir. Buna rağmen gerek meslektaşlarının arasından gerekse avukat, hâkim ve savcılardan çok sayıda evlenme teklifi alır. Kabul etmez.

Cumhuriyet Gazetesi’nde çalıştığı dönem istihbarat servisine Cevat Fehmi Başkut ile beraber iri cüsseli genç bir adam gelir. Başkut, Özkoçak’a, “Bu arkadaşın adı Yaşar Kemal, bundan sonra bizimle çalışacak” der ve kendisinden Kemal’in yazıları ile ilgilenmesini şu sözlerle dile getirir?

“Aman Vasfiye, dikkat et; eksiklikleri olabilir, yazdıklarını mutlaka oku.”

Vasfiye ile Yaşar Kemal’in dostluğu böyle başlar, Vasfiye onun yazılarına hayran kalırken gazetede Yaşar Kemal arkasından konuşulanlara şiddetle karşı çıkan, eleştirilere ve çamur atanlara karşı bir duvar gibi Kemal’in önünde duran Vasfiye’nin insanlığına daYaşar Kemal hayran kalır.

Cumhuriyet’ten sonra Abdi İpekçi’nin ısrarı üzerine Milliyet’e geçer. Özkoçak İpekçi’yi şu sözlerle anlatır:

“Abdi İpekçi gibi bir başka gazeteci tanımam. Bab-ı Ali’de muhabirine onun kadar sahip çıkan, şans tanıyan, beyefendi bir adam daha gelmedi.”

Özkoçak, 6-7 Eylül olayları, Abdi İpekçi’nin öldürülmesi, kanlı 1 Mayıs, Mahir Çayanlar’ın kaçırılışı, Yassıada duruşmaları, Deniz Gezmişler’in idamı gibi Türkiye’nin keskin virajlarının her birisine tanıklık eder, haber yapar. Yaşanan tüm bu olayların insanları yaşamdan nefret ettiren olaylar olarak değerlendirir. Yassıada duruşmalarının biri hariç hepsine katılır ve Menderesler’in idam edileceğini rüyasında görür. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı gibi dönemin gençlik liderleri ile sık sık konuşur. Gezmiş’in hakkında tutuklama kararı çıkıp çıkmadığını sormak için kendisini aradığı günü hiç unutmaz.

1993 yılına kadar aktif bir şekilde mesleğine devam eder. “Yanlışı doğru göstermek ve var olanı vermemek gazeteciliğin sonu demektir”... Bunu sık sık dile getirir. O nedenle olacak, kimseye bir türlü yaranamaz. Kendisi kimileri tarafından sağcı, kimileri tarafından solcu olarak yaftalanır. “Ben ne solcu oldum, ne sağcı; gazeteciydim. Gazeteciliğin dışında da bir şey bilmem” der.

Gazetecilikten, muhabirlikten, sahada koşturup doğruyu yazmaktan o kadar çok keyif alır ki, İpekçi’nin kendisine önerdiği istihbarat şefliği ve yazı işleri müdürlüklerini dahi kabul etmez. Bunun ödülünü de sık sık alır. Mesela, günlerden bir gün 1. Ordu Komutanı Genel Kurmay Başkanı olur. Anakara’ya gitmeden önce bir resepsiyon verir, davete Vasfiye’de davetlidir. Vasfiye, paşa ile tanıştırılır. Özkoçak, paşayı Yassıada Duruşmaları’nı izlediği yıllardan tanımaktadır. Tanıştıklarında paşa, “Ben Vasfiye Özkoçak’ı tanırım ama hiç görmemiştim” der ve devam eder:

“Biz orduda şöyle deriz; ‘Şöyle bir haber var,’ dediklerinde ‘Yahu olur mu öyle haber?’ diye sorulduğunda, ‘Vasfiye Özkoçak yazmış’ denildiğinde verecek cevap olmaz, ‘Ha, o yazmışsa doğrudur o zaman’...”

Bu paşa İsmail Hakkı Karadayı’dır ve Özkoçak tüm yaşamı boyunca bu sözler için çabalamıştır: “Vasfiye Özkoçak yazmışsa doğrudur muhakkak”...

Bir gazeteci için daha onurlu ne olabilir ki?

Gazeteciliği gazeteci gibi yapan Özkoçak, mesleğin kapılarının kadınlara açılmasında öncülük eder; “Televizyonların, gazetelerin başında erkekler oldukça ve onlarda kadına sadece kadın olarak baktıkları müddetçe kadına verilen haklar hiçbir zaman iyi olmaz” der. Aynı zamanda gazetecilerin mesleki şartlarının düzeltilmesi için de... Türkiye Gazeteciler Sendikası İstanbul şubesinin ilk kadın başkanı olur, Gazeteciler Sosyal Dayanışma Vakfı’nın da...

41 yıllık çalışma hayatının sonunda gazeteden ayrılışı ile bir başka ilke imza atar? Bİr ilan yayınlatır; işini yaparken ona yardım eden herkese teşekkür eder:

"Son zamana kadar beni ölüm temizler öyle giderim. Bab-ı Ali’den ayrılamam derdim. Çünkü benim için ruh meselesiydi...”

Vasfiye Özkoçak artık yok, onun gazetecilik ruhunun bir yerlerde yaşadığına inanıyorum, inanmak istiyorum. Bu meslek, doktorluk, öğretmenlik kadar kutsal bir meslektir. Gazetecilerin mesleklerini gazetecilik onuru ile yapmadıkları ülkelerin sonu felakettir, bunu yaşayarak görmek istemiyorum. “Vasfiye Özkoçak’ın askerleriyiz” diyebilecek genç gazetecilere ihtiyacımız var. Aranan ruh umarım bulunur, çok geç olmadan...

Tarih: 13/3/2014
10542 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri