Yazdır Arkadaşına gönder
Umutsuzluğa koşullanma!
Burcu Taner Karatay
Burcu Taner KaratayBu, sirke gidip ilk defa filleri gören küçük bir kızın öyküsü.
Okuduğum ancak şu anda ismini hatırlayamadığım bir kitaptan bir yerlere karalanmış bir not da diyebiliriz.

Babasının elinden tutup sirke götürdüğü küçük kız her biri en az altı tonluk üç tane fili görünce, gözleri ayaklarındaki incecik halatlara takılır. Bu ince halatlar, devasa canlıların kaçmaması için yetersiz bir önlem olduğundan, kız babasına fillerin neden ipleri koparmadığını sorar. Baba, bunun koşullanmayla ilgili olduğunu söyler ve devam eder:

"Filler daha bebekken kalın demir zincirlerle bağlanırlar. O ilk aylar boyunca ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar bu zincirleri kıramadıklarını görürler." Küçük kız ikna olmamıştır, "Evet ama ipler zincirlerden ince. Filler ipleri koparabilir" diye karşılık verir. Babanın buna yanıtı şudur:

"Evet. Ama eğiticiler filler zincirleri kıramayacaklarını öğrenene kadar ip kullanmazlar. Aslında o filleri orada tutan ipler değil, kendi akıllarındaki koşullanma. İşte bu yüzden bilgi önemlidir. Eğer bir şey yapabileceğini düşünürsen, aslında bu mümkün olmasa bile yapabildiğini görürsün. Eğer yapamayacağını düşünürsen, o zaman da çoğunlukla yapamazsın, çünkü denemezsin bile yapmayı..."


***

Bu öyküdeki eğiticiler ve filler, birbirinden farklı öznelerle özdeşleştirilebilir, gündelik yaşamımızın içinde kolayca yer bulabilirler.

Ancak kendini zincirleyen eğiticilerle baş etmeye çalışan, düşünceleri zincirli fillerin ayaklarındaki ince halatların görülme ihtiyacı bugünkü kadar yaşamsal değil sanırım... "Teşbihte hata olmaz" deyip "ayaklarımızdaki zincirler" desem çok mu abartı olur? Zira insan doğası gereği, kimsenin kendini eğiticilerle özdeşleştireceğini tahmin etmiyorum...

Öyküdeki öznelerin konumlandırılmasını bir yana bırakırsak, öykünün gazetecileri çok yakından ilgilendirdiğini düşünüyorum. En azından ilk okuduğumda benim özdeşleştirmem, hatta özeleştirim mesleğime dair olmuştu.

Yıllardır mesleki anlamda sosyal ve ekonomik hakları sürekli geriye giden, "araştırmacı-soruşturmacı-gözüpek-kahraman" gazeteci nidalarıyla tiraj ve raiting savaşlarının ortasına salınan, gerçek savaşlarda can veren, eskaza hayatta kalsa hasar gören teknik ekipmanın ödemesiyle uğraşan, sigortasız, gece gündüz çalıştırılan gazeteciler...

Başkalarının zincirlerini birer birer kırdığını sanarken ayağındaki incecik sicimi göremeyen gazeteciler...

Bir yandan mücadele edenlerin haklarını nasıl kazandığını haberleştirirken, diğer yandan kendi mesleği için umutsuzluğu ikinci meslek edinmiş gazeteciler...

Anlı şanlı anchor'lar bin dolarlar alırken, diğer yanda asgari ücretli kameramanın neden "yıprandığını" görmek istemeyen gazeteciler...

Henüz okul sıralarındayken ayaklarına ince halatlar da bağlasanız o halatları koparmayacak kadar çalışma evreni sınırlanmış gazeteciler...

"Belirli gün ve haftalarda" bile bırakın kendini hatırlatmayı, meslektaşını hatırlamayan gazeteciler...

Biz gazeteciler... İstisnalarımız, kaideyi bozar korkusuyla çok horlandı, ağır bedellere maruz kaldı, hatta katledildi. Kendimize karşı susmakta ne kadar cömertsek o kadar cömert olduk onlara. Onları da hatırlamadık...

Şimdi zaten kımıldamasak da kalın zincirlerle bağlayan korkak eğiticilerin sirkinin en önemli göstericileri olarak, bizler "güzide basının değerli temsilcileri" hizmetimizi kusursuz sürdürüyoruz.

Fil demişken...

Bir de çimenler vardı değil mi?

Ezilenler vardı...

Siz kendinizi hangisiyle özdeşleştiriyorsunuz?

Tarih: 25/5/2009
5040 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri