Yazdır Arkadaşına gönder
Ayşe Başak KabanBugünlerde umut hepimizin ekmeği. Dibe vurmuşluğu yaşayan bir toplumun öfkeli, kederli ve yalnız soluk alıp verişini dinliyoruz hep beraber. Benzin 5 lira olmuş, gevrek (simit) 75 kuruş oysa eskiden öğrencinin, memurun, işçinin nefis öğle yemeği idi gevrek-peynir, ayran- gevrek. Oysa gevrek-ayran demek 1,5 lira demek. Haftanın beş günü yeseniz 7.5 lira, ayda 30 lira. Asgari ücrette, öğrenci harçlığında 30 lira çok para.

Sadece bu olsaydı keşke. Keşke “Bir teselli verin” nameleri sadece ekmek aslanın ağzında olduğu için söyleniyor olsaydı.

Oysa umutsuzluk ve karanlık gördüğümüz gelecek asıl bizi mahveden. Öfkemiz, küskünlüğümüz, çaresizliğimiz hep bu yüzden.

Bir insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey nedir?

Aşk, para, sağlık? Bana kalırsa bir insan en çok güvene muhtaçtır. Güven duygusunu hissetmediği yerde ne yaşayabilir, ne yaşatabilir. Âşıkken, sevgi içinde yüzerken, çok paranız varken, sağlıklı iken güvensizlik duygusu sokulursa yanınıza panikler, rahatsız olur, mutsuzluğa kapılırsınız.

Son yıllarda bu ülkede yaşayan herkes müthiş bir güven bunalımı yaşıyor: Geleceklerine, adalete, sisteme, askere, polise, doktora, öğretmene, komşuya, sevgiliye, dosta, çocuğa karşı bir güvensizlik... Güvenin olmadığı yerde huzur yok. Huzur yoksa dingin yaşayamaz insan.

Hasret duygusunu ilk tattığımda henüz beş yaşındaydım. Babam eğitim semineri için Ankara’ya gitmişti; yaklaşık on beş günlük bir süre. O on beş gün geçmek bilmemiş, her akşam ağlayarak uyumuş, her sabah günün bir an önce bitmesi, sonraki günün de bitmesi, sonra sonra da babamın eve dönmesi için beklemiştim. “Yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz” babam gelecek. Yıllar sonra babamı kaybettiğimde o günlerde yaşadığım paniğin benzerini yaşadım. Otuz yaşındaki ben ile beş yaşındaki benin baba olgusundaki en önemli tanım, güvendi. Babam evde olduğunda uykular huzurlu, yemekler tatlıydı. Çünkü herkes bilir ki babalar evin çatısıdır. Babasız evler hep daha yoksun, yoksuldur.

CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay’ın kızı o cezaevine alındığında henüz bir yaşının içindeydi. Tuncay Özkan’ın kızı 14 yaşındaydı.

Balbay ve Özkan tam dört yıldır tutuklu yargılanıyorlar. “Dört yıl!” diyorum, bin küsur yıl eder zaten böyle devam ederse eylüle varmadan 1500 gün olacak. İnsan ömrü için dört yıl ne demektir? Hadi o bir başka tartışma konusu: Çocuklar için dört yıl babasız büyümek ne demek?

Bu adamların kızlarına, çocuklarına yapılan bu ayıbı kim temizleyecek?

Özkan’ın kızı 14 yaşında bir çocuktu babası tutuklu yargılanmaya başlandığında şimdi 19’una giriyor. Bu çocuk, hukuk sisteminin yanlışlıkları, sistemin saçma sapanlığı nedeniyle, hüküm giymeyen babası ile beraber ceza çekiyor. İlk gençliğini, geleceğini şekillendiren mühim yıllarını, babasının hasretiyle, onun güveninden uzak, babasızlığı öğrenerek geçiriyor. Ortada varlığı kanıtlanmış bir örgüt yok, hüküm verilmiş bir ceza yok ama dört yıldır Özkan bir hücrede, kızı bir başka hücrede.

Balbay’ın küçük kızı, ilk adımlarını atarken, ilk sözcüklerini dillendirirken babasızdı. Ne masal anlatabildi babası ona, ne de saçlarını tarayabildi. Onun ilklerinde, bizim hukuk sistemimizin çarpıklığı ve adalet kavramının değersizliği nedeniyle babasına ait hiç güzel bir anı olmayacak.

Kızlar için babaları çok mühimdir. Her kadın çok iyi bilir ki hiçbir erkek sizi babanız kadar çok sevemez. İşte o nedenledir ki davaların simge isimleri olduğu için örneklendirmekte sakınca görmediğim bu iki babanın ve onların kızlarının çektiği acılar, bu uygulamaya sesini çıkarmayan herkesin ayıbı olacaktır.
,
Bir başka iki baba; Nedim Şener ve Ahmet Şık’a dikkat edin. Onların tahliyeleri umutsuzluğu dibe vuran bizler için amorti ikramiyesi oldu. Onların ilk koştukları kızlarıydı. Bir dakikası ömür çürüten hapis ortamında evlatlarından uzak bu iki babanın hasreti nihayet bir yılı aşkın süre sonra sona erdi. Ne mutlu onlara...

Ergenekon Davası ve onun alt başlıkları bize bir Türkiye gerçeğini öğretti. Uzun tutuklu yargılamalar bu ülkenin acı bir gerçeği, bu bir ayıp, bir günah ve aslına bakarsanız insanlık suçu.

Hazır söz bu davadan açılmışken, Nedim Şener ve Milletvekili Melda Onur sayesinde öğrendiğimiz bir başka yürek sızısını paylaşmak istiyorum.

Oda TV Davası’nın tutuklu sanığı Müyesser Yıldız, Silivri’de 60 metrekarelik bir alanda tek başına kalıyor. Üşüyor. Tekrar ediyorum, üşüyor! Bu kışın ne kadar çetin geçtiğini düşünün: Isınma sorunu koca bir kış boyunca çözülememiş.

Yıldız’ın minik bir isteği var: Bir kedi istiyor yanına. Yönetmelik sadece kuş beslenmesine izin veriyormuş cezaevlerinde, ama Müyesser Yıldız haklı olarak “Kuş kafeste, ben kafeste, içim el vermez buna” diyor. Kedi candır, can yoldaşıdır. Neden olmasın? İyi niyetli bir dilek, neden gerçek kılınmasın?

Vicdan yaralarının yarıklar haline geldiği bugünlerde umut hepimizin ekmeği. Güvenli limanlarda soluklanmak hepimizin dileği... Herkese sevdikleri ile beraber haksızlıktan uzak, güven içerisinde bir ömür diliyorum.

Tarih: 15/3/2012
8915 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri