Yazdır Arkadaşına gönder
Taşlı tatil, taşlı bayram
Emel Akçay Uzun
Emel Akçay UzunYaz mevsiminin son ayına girmemize rağmen henüz tatil fırsatını yakalayamamıştık. Bayram, ailece bir tatil geçirebilmek için tek seçeneğimizdi. Yakın arkadaşımız Ninet, bütün kış boyunca arkadaşının ağabeyi Ata’nın Karaburun’daki yerini huzurun, lezzet ve keyifle bütünleştiği yer, diye anlatmıştı. Bu sefer uzun yola çıkacak halde değildik ve huzura, derin bir dinlenmeye hepimizin ihtiyacı vardı.

Karaburun’un virajlı yolları benim midemi biraz alt üst etse de Mordoğan’daki mola rengimi biraz yerine getirmişti. Karaburun’un biraz ilerisinde Yeni Liman’a ulaştığımızda keyfim yerine geldi. Dalgaların sivri taraflarını törpüleyip yumuşattığı taşların bezediği sahiliyle küçük ayrıntılarla renklendirilmiş Lipsos Ata’nın Yeri bizim için biçilmiş kaftandı. Hemen denize atladık. Bomboş sahilin ve denizin tadına varmalıydık.

Deniz konuşuyordu. Çok netti. Çok keskindi. Dalgalar kıyıya vurduğunda, denizin içinde yol aldıkça taşlarla konuşması fısıltıdan ötedeydi. Netti. Keskindi. Bu kadar kendini apaçık ortaya koyan bir deniz daha görmemiştim. Onunla yol almamıştım. Önce bir mırmırın peşine takıldım. Yıllardır denizin dibindeki kumlardaki ayak izine benzer işaretlere şaşkınlıkla bakar, kimin yaptığını anlamaya çalışırdım. Bu kez Karaburun Yeni Liman’daki mırmır bana bu gizi açıkladı. Önce ağzıyla kuma hafif bir dokunuşta bulunuyor sonra iki yandaki yüzgecini kumun içine daldırıp izini bırakıyordu. ‘Bu onun yem arayışı olmalı’ yorumunu yaptım. O sırada Serdar geldi, elimden tuttu, birlikte yüzmeye devam ettik. Yeni balıkların maceralarına tanık olduk, onlara dokunmadan, mümkün olduğunca yurtlarında rahatsız etmeden...

Kıyıya çıktığımızda dalgaların sesini farklı duyuyordum. Şezlongun altında meditasyon müziğimi dinlemek üzere MP3 çalarımın kulaklıklarını taktım. Meditasyon müziğime dalgalar sonsuz kere kıyıya çarpıp eşlik etti. Derin bir bütünlük hissi ve arınma beni başka diyarlardaki yolculukların parçası yapmıştı.

Sonra yemek zamanı geldi. Yemek, yemenin lezzet yolculuğuna çıkmak olduğunu hatırlatan insanlarla çevriliydik. Çoban salata bile farklıydı. Zeytinyağlılar, mezeler ve tabii ki Karaburun’un en özel balıklarından topan kefal masamızı taçlandırmıştı. Ertesi sabah yaptığımız kahvaltı, sanırım altı aydır özlem duyduğum her unsuru karşılıyordu. Gıda intöleransı testi yaptırmıştım. Mayaya alerji geliştirdiğim ortaya çıkınca vücudumun kendisini sıfırlamasına izin vermek için mayalı hiçbir yiyecek tüketmemeye çalışıyordum. Biraz denemeler yapsam da hala sıkıntılarım geçmeyince bu diyete devam etme gereksinimi duymuştum. Maya denince, işin içine başta ekmek, peynir, yoğurt gibi beni can evimden vuracak yiyecekler giriyor.

Masaya bir reçel geldi. Ne olduğunu hiçbirimiz anlayamadık. Meğerse yaban elmasından yapılmış, karanfilli bir reçelmiş bu. Hepimiz bu işe şaştık kaldık. Bütün masalara inanılmaz bir sevecenlikle ve ustalıkla servis yapan Mustafa Bey’e hayran kaldık. Nasıl ince bir zeka, nasıl bir sıcak iletişim becerisi ve nasıl iyi bir servis yetkinliği... Tebrik etmemek elde değil!

Ata Soyak, 15 yıl önce bu özel yeri işletmeye karar vermiş. Biraz da arkadaşlarının ısrarıyla girmiş bu işe. Önce kendisi İzmir Alsancak’taki işletmesini kapatmış bir soluk almak üzere Karaburun’a yerleşmiş. Yeni bir liman, yeni bir hayat, dercesine! Balıkçılık yapmaya başlamış. Arkadaşları da onu ziyarete geliyormuş. O kadar hünerli ve lezzetli sofralar ortaya koyuyormuş ki arkadaşları ısrar etmiş. Haklılar tabii... Başka türlü bu lezzetleri nasıl başkaları tadacak ve mutluluklarına mutluluk katacak?

Sonra kendisine Evren Hanım katılmış. Food&Travel dergisinin yemek editörüyken onun yemeklerini duymuş gelmiş, evlenmişler. Mezeler, zeytinyağlılar ve reçeller Evren Soyak’ın elinden çıkıyor. Kızları Kına, şimdilerde üç yaşında. Kına’nın güzel gözlerinde Karaburun’un coşkulu dalgaları dans ediyor sanki. Kızım İlay Zeynep ile enerjileri çok tuttu. Taşlarla, oyunlar oynadılar, birbirlerine masallar anlattılar. Misafirlerden Bora, babasının işi sebebiyle Fransa’dan gelmişti. Bora daha çok canavar olmayı sevmişti ama taşlar tüm çocukların hayal gücünü çoğaltmayı başarmıştı. Atacan ise Ata Bey’in büyük oğlu, Galatasaray Üniversitesi’nde öğrenci... Gözleri hep küçük kardeşinin üzerinde... Onun sağlığı için yönlendirmeler yapıyordu.

Deniz kıyısı, deniz, denizin zemini, balıklar, taşlar, hepsi dile gelip konuşmaya dört gün boyunca devam ettiler. Bazı alanlarda dağın uzantıları denizin içinde de devam ediyordu. Sanki lav akıntılarıyla oluşmuş gibiydi bu alanlar. Oralarda büyükçe ama suyun devinimiyle törpülenmiş, pürüzsüz taşlar çukurlara yerleşmişti. Hepsi sanki uyumla biraraya gelmişlerdi. Bazı yerlerde iki, bazı yerlerde beş, bazılarında daha çok sayıda taş büyük küçük birbirlerine sarılmış, eşleşmiş gibiydiler. Dünya üzerinde yaşayan insanların da böyle olduğunu düşündüm. Sevdiklerimize, böyle sarılmıyor muyduk? İşte tam da böyle bir arada değil miydik?

Karaburun Yeni Liman’da denize her girişim sanki içsel yolculuğumun bir parçası gibi oluyordu. Dün öyle bir balık gördüm ki! Mor ama fosforlu... Sonra yeşile dönüyor ve bazı yerlerde sarıya... Ama hepsi fosforlu... Çok hızlı hareket ediyor. Onun hareketlerinden, keskinliğinden daha doğrusu kararlılığından diğer balıklar ürküyor. Belki de saygı duyup yol açıyorlar. Uzun uzun bu özel balığı seyrettim. Adını sanını bilmem ama bu önemli bir karşılaşmaydı, benim için. Işıltısını saçmaktan çekinmeyen, kararlığını tüm evrene duyuran, kendinden emin ‘o’ balık işte! Birkaç dakika sonra Serdar geldi. Ona da elimle işaret ederek gösterdim. Birlikte ‘o’ özel balığın seyrine daldık...

Önemli politikacıların, yurt dışında çalışanların, akademisyenlerin, daha doğrusu ruhuna soluk aldırmak isteyenlerin özel durağı 10 odalı Karaburun’un taş evi, bize de nefes vermişti. Ailemizdeki herkesin arkadaşı, dostu olmayı başaran Ninet’in varlığı bu nefesi daha güçlü kıldı. Kalbimin derinliklerine balıkları aldım, bir de güneşin denizin dibine gönderdiği ışıkları...

Peki Serdar ile Zeynep ne aldı? 50 kiloyu bulan kendilerine çok ama çok özel gelen taşları toplayıp yine eve getirdiler. Ne olacak bizim evin hali? Serdar, yeni çalışma arkadaşım Hicran Özdamar’daki ilgiyi farkedip onu da taş delisi yapma yolunda gittiği için iki adet Hicran taşı seçti. Biraz önce paketledim. Yarına vereceğim. Allah sonumuzu hayretsin!

Bir taşlı tatil, bir taşlı bayram daha geçti...

Tarih: 11/8/2013
9780 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri