Yazdır Arkadaşına gönder
Sizin hiç oğlunuz öldü mü?
Ayşe Başak Kaban
Ayşe Başak KabanBabam öldüğünde kazık kadardım. Babamın öleceğini hepimiz biliyorduk, amansız bir hastalığı vardı; gün geçtikçe eriyor, yemek yemeyi ret ediyor, ilaç almak istemiyordu. Dilediği tek şey ölümdü. Kendisi de biliyordu ki bu şekilde yaşamak yaşamak değildi.

Babam öldüğünde evin çatısı aniden uçup gitti. Garnik ile Şaşik’te yazmıştım, “Yarı tanrı gibidir babalar” diye... Gerçekten öyledir. Alışması zor oldu. Henüz cenazesi toprağa verilmemiş, selası okunmuştu ki yakın bir aile dostumuz şöyle dedi:

“Çok sevdiğin birisi öldüğünde yüreğinde kırk mum yanar, her geçen gün biri söner kırk günün sonunda tek bir mum kalır, o hiç sönmez; yüreğinde seni tutuşturacağını sandığın acı yavaş yavaş dinecek ama hiç geçmeyecek.”

Öyle de oldu. Acı yavaş yavaş hafifledi; hala var ama o ilk günlerin alevi yok. O benim babamdı. Elbette benden önce ölecekti...

Ali İsmail Korkmaz’ın, Ethem Sarısülük’ün, Abdullah Cömert’in, Mehmet Ayvalıtaş’ın, Medeni Yıldırım’ın ana, babalarının yüreğinde yanan mumların kaçı sönmüştür? Kaç gün oldu oğullar öleli? Kaç gün oldu tazecik bedenler toprağa verileli?

Her biri, sanki yıllardır tanıdıkmış gibi; sahi, tanımadığı ölüleri sevebilir mi bir insan? Onları seven o kadar çok kişi tanıyorum ve tanımadığım o kadar çok kişinin onları sevdiğini biliyorum ki...

Her akşam, her akşam, her akşam... İçlerinden birinin bir yerlerde bir resmi ile karşılaşıyorum. Bazen görüntüleri... Gülüyorlar, gülünce gözlerinin içleri gülüyor; ışık ışık bakıyor gözleri. O gözler takip ediyor beni; her gözümü kapadığımda bir diğerinin gözleri... “Ağlama sakın,”diyeceklermiş gibi...

Çalışma odamın duvarında The Big Blue filminin afişi asılıdır; masmavi çerçevesi vardır. Derin mavinin içinde ay ışığının altında bir oğlan çocuğunun üzerinden atlayan bir yunus... Yunus, zindanı olan havuzdan kurtarılıp özgürce denizlere salınmıştır. O yunustur onlar, yunusun gözleri Ali’nin, Ethem’in, Abdullah’ın, Mehmet’in, Medeni’nin gözleri olur. Öyle olur; öyle olmasını ben isterim. Öyle olsun dilerim çünkü buna inanmazsam öleceğimi bilirim.

Bir başkasının acısı yüzünden hem de hiç bilmediğin, hiç konuşmadığın, sesini duymadığın birininin yüzünden ölebilir mi bir insan? Ölür bence, ölen birini tanıyorum: Ardında “Çok acı var, dayanamıyorum” notu bırakıp gitmişti Dicle... Aynısını yapabilirmişim gibi geliyor bazen. Öylesine karanlık ve ölesiye umutsuzluk doluyor içim.

Bundan çok uzun zaman önce, mezunu olduğum Ege Üniversitesi’ne bir haberi araştırmak için gitmiştim. O zaman yaşamıştım bu ilk acıyı. Ali Serkan Eroğlu’nun ölümünü araştırıyorduk. Ailesi ile görüşmeye gitmiştim aynı günün akşamına. Evlerine kabul etmişlerdi, anası, babası ve ablası... Ölümün nasıl soluk alıp verdiğine ilk o zaman şahit olmuştum. Haksızca gelen bir ölümün duvarlara sindiğini ve yaşayanların soluğunu içtiğini...

Kaza değil, doğal afet değil, hastalık değil... Tüm bunlar belki genç ölümler için Allah’ın takdiri olabilir. Sığınılacak bir nokta, bağra basılan taşın bir nebze yumuşaması, ne bileyim, bir şey işte...

Ama bu ölümler ki burada adını sayamayacağımız kadar da çoklar... Üç noktadan ziyadesiyle uzunlar.

Bir evladın, birileri tarafından dövülerek öldürülmesi, devletin polisi tarafından vurulması... Sonra, ölümünüzün yasını bile tutmanıza izin verilmeden hak aramaya çalışmanız. “Oğlumu kim öldürdü? Oğlumun katillerini bulun, adalete teslim edin!” çırpınmaları...

Oysa biz sıralı ölümler dileriz tanrıdan. Önce babalar ölmeli. Babaların mezarlarına toprak atmalı oğullar, mevlitlerini okutup dualarını etmeli, mezar taşını yaptırmalı, mezarlarını çiçeklerle donatmalı, arada bir gidip toprağı sulamalı, sohbet etmeli... Kırk gün sonra az biraz dinecek acıyı yürekte dinlendirmeli, her babalar gününde, her merasimde, her doğum gününde dudağının bir ucu titremeli, ama hayat oğullar için devam etmeli; geçmişi yâd ederek, babayı hala severek...

O çocukların babaları için bu mümkün değil. Onlar oğullarının mezarlarına çiçek ekecekler, her gün sancıyacak kalpleri, çünkü herkes bilir ki, evladı ölen ana babanın yüreğinde o kırk mum, her gün yanar ve bilmesem dahi anlarım ki sabır dilemek faydasızdır...

Sahi, sizin hiç oğlunuz öldü mü sayın yetkili?

Tarih: 18/7/2013
10507 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri