Yazdır Arkadaşına gönder
Sen üzülme ben varım
Konuk Yazar
Konuk YazarTuran Gültekin
Gazeteci


“Memleket”i “Memleket” yapanlar tek tek gidiyor bu günlerde…

Çocukluğumu hatırlarım hep. Son darbenin öncesini.

Bırak tüyün bitmesini, tüyün ne olduğunu bilmediğim zamanlardı. Güzel günlerdi. En basitinden çocuktum. Her şeyi yeni keşfediyordum.

Ters tutulan sapanın gözü morartacağını, kışın deniz kenarında yürürken denize atlamaya kalkarsam üşüyüp zatürree olacağımı, kiraz ağacının ince dalındakileri yemeye kalkarsam kıç üstü yeri boylayacağımı ya da en güzel böğürtlenlerin en üst dallarda olduğunu ama onları yemek için kollarında çizikler oluşmasına razı olmam gerektiğini...

Aksaray alt geçidinden alınan ilk bisiklete iki koltuğu olsa da beş kişi binilmeyeceğini, binersen bisikletin ortadan ikiye ayrılacağını ya da Güzelyalı Plajı’na kapıdan alınmayınca duvardan kayarak girmeye kalkınca mayomun arkasının yırtılacağını, bütün plajın yırtık mayoyu görünce kahkahayı basacağını yeni öğreniyordum.

O zamanlar solcu geçinen, şimdi kafa tokuşturan dört dayı ayrı kurtarıyordu memleketi, ülkücü geçinen arkadaşları ayrı. Aynı odada aynı şarkıyı dinliyorlardı hep bir ağızdan, hepsinin ağzında aynı sözler:

“Bir başkadır benim memleketim”.

“Memleket” vardı herkes kendine göre sahip çıkıyor, herkes kendine göre kurtarıyordu. Kimse kimseye karışmıyordu. Herkes kendine göre takılıyordu. Doğru ya, herkese göre başkaydı “Memleket”i.

Aklıma gelmişken, bir de Ayşe’nin tatile çıktığı günleri hatırlarım hayal meyal. Tabii ben Ayşe’nin tatile çıkmasının ne anlama geldiğini çok ama çok zaman sonra öğrendim.

O zamanlar anlam verememiştim dayıların evdeki floresan lambaları mavi defter kaplarıyla kaplamalarına… Meğer Gölcük’te üs varmış, ev yakınmış, saldırı olurmuş, karartma varmış… Yıllar yıllar sonra öğrendim. Okulda değil, kendi merakımdan. O tür şeyler tarih sayılmıyormuş.

Az gittik uz gittik dere tepe güz gittik ben dünyayı anlamlandırmaya, kendimi konumlandırmaya çalışırken günlerden bir gün Polis Ahmet (babam olur) bir gün işe gitti. Gidiş o gidiş, ancak bir hafta sonra görebildik yüzünü.

Yer: Bir gelip bir daha gidemediğim, ölene kadar da gidebileceğimi düşünmediğim İzmir.

Yıl: 1980.

Aylardan Eylül.

Günlerden 12.

Bildiniz siz onu. Daha fazla söylemeye gerek yok.

“Memleket”in çivisinin yerinden ilk oynadığı gün.

Yani bugünün temeline kahrolası harcın konulduğu gün.

“Memleket” adına “Memleket”e yapılan tarihin en büyük kötülüğü… O gün yüzünden hep ben ve benim yaşımdakilerin kötü talihini düşürün dururum.

Okuyabildiğin en ağır kitap Çocuk Kalbi (Edmond De Amicis). Benden daha fazla nefret eden bir kişi var mıdır acaba? Belki yüz kez okumaya başladım belki yüz kez ancak 20. sayfaya kadar sabredebildim. Her seferinde elimden attım. Sonunda sınıfı geçmek için arkadaşımın yazdığı özeti aldım, üstünde biraz oynadım, temiz ödev diye verdim. Yırttım.

İşin komiği, geçenlerde annemlerin evinde boya badana vardı. Bütün ev yerinden oynadı. Kutulardan birinde çıktı. Şaşırdım, ne yapsam diye düşündüm. Atsam mı? Antika niyetine saklasam mı? Karar veremedim. Hala annemlerde duruyor. Benim kararımı bekliyor.

Konuşacak bir konu yok, dünyaya hakim olan akımlar hakkında bir bilgin yok. Yok oğlu yok. O kuşağın beyni öğrenmeye en açık döneminde “yasak” nedir onu öğrenebildi ancak. Darbelerin kötülüğünün tartışıldığı derslerde fikirlerini söyledi diye ders sonrasında disipline verildi. Koskoca bir kuşak Marx’ı çikolata sandı, Engels’i de melek.

Çivi bir kez oynadı yerinden. Tarladaki fareleri idam edince –ki bazıları yaşı gelmeden- yılanlar çoğaldı, yılanlar en sonunda “Memleket”i bastı.

“Doğal seleksiyon”.

Allahtan biraz biyoloji öğrettiler. Her gelen çiviye bir el attı. Her gelen çiviyi sağlamlaştırmak yerine daha da gevşetti. Yıllar geçti çivi çıktı. Bu da yetmedi, çiviyi yok edene kadar uğraştı gelenler.

Anlayacağınız çivinin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi. Yok oldu çivi. Eritilmeden, ezilip ufaltılarak.

Hayat bu, her şey insanlar için o yüzden hiçbir şeye şaşırmayacaksın, hatta şimdilerin “tiki”lerinin dediği gibi “İnanmıyoruuuuum” demeyeceksin.

“Memleket”i “Memleket” yapan herkes tek tek gitmeye başladı. Geriye zibidiler kaldı.

Zibidi dediğin omurgası olmayan, sümüksü, terliksi, gerektiği şekle giren yaratık (hayvanlara hakaret olmasın). Her türlü ortama ayak uyduran bu yaratığın en iyi becerdiği iş durumdan vazife çıkartmak, en büyük vazifesi pantolon, palto, mont, ceket, gömlek, “biiiip” deliği ve bilumum yerlerdeki –gizliler de dahil- ceplerini duruma göre yeşil, duruma göre mor, duruma göre “Memleket”i kurana hakaret etmiş kişinin resminin olduğu dikdörtgen kağıt parçalarıyla doldurmak.

En büyük yalanı “Memleket” sevgisi.

Ayten Ablam “terk-i Memleket eyledi”. Zibidi arkadaşlar akşamdan beri yıktı ortalığı. Televizyon kanalları, sosyal medya zımbırtıları, feysbuklar, tivittırlar yıkıldı. “Bir başkadır benim memleketim” diye.

“Memleket” eskiden de herkese göre bir başkaydı. Kurtarmak için. Şimdi de herkese göre başka. Tek fark var. Şimdikilerin derdi kurtarmak değil, kendine yontmak,nalıncı keseri gibi. Ne kadar kopartırsan kar “Memleket”ten.

“Memleket” yanmış, bitmiş, harap olmuş, çevresi bitmiş, çoraklaşmış, dereleri kurumuş, tarlaları çöl olmuş, havası kirlenmiş, denizi imamın abdest suyuna dönmüş, önemli değil. Önemli olan zibidi efendinin bunlardan “biiiip”inin deliğine ne kadar dikdörtgen kağıt doldurduğu. Bu zibidiler Ayten Abla’nın bütün şarkılarını bilmiyor. Ayten Ablam “Bir başkadır benim memleketim” dedikten sonra bir şarkı daha söyledi:

“Bir akşam gözünde aşk tüterse,
Geçmiş günler aklından geçerse
Kalbin bomboş ümitler biterse
SEN ÜZÜLME BEN VARIM”


Tarih: 22/4/2012
8097 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri