Yazdır Arkadaşına gönder
Savaş ve bizim çocuklar...
Ayşe Başak Kaban
Ayşe Başak KabanEvin senin sığınağındır. Kötü birgünün ardından kapılarını kapadın mı kendi dünyanla başbaşa kalırsın. Uyku uyumak için öncelikle kendi yatağını tercih edersin. Evinin mutfağında yiyeceğin bir yemekten daha güzeli yoktur... Ama ya evinden de kaçmak zorunda kalırsan? Ya evin senin cehennemin olacaksa, orada kaldığın takdirde öleceğini bilirsen?
 
Kimi bir gece önce evlerinde misafir ağırladı, kimi eşiyle kavga etti, kimleri çocukları ile televizyon seyretti. Yiyecek yemekleri, giyecekleri, ilaçları, oyuncakları vardı. Günlük dertleri vardı hiç kuşkusuz. Gelecek kaygıları, ödenemeyen borçları, verilememiş sınavları, sevgili bunalımları. Kendi küçük dünyalarının küçük sorunları... Sonra birden, onların hiç suçu yok iken aniden geldiler, şehirlerini, evlerini bombaladılar... İşte o anda kendi dünyalarının kabukları çatladı, büyük dünya onları evlerinden dışarıya çıkmaya, kaçmaya zorladı.
 
İnsan böyle bir durumda ne alabilir ki yanına. Tüm geçmişini ve en vazgeçilmezlerini nasıl sığdırabilir ki bir plastik torbaya... Koşarak kaçan kadınlar var ftoğraflarda ayaklarında günlük terlikleri ve ev kıyafetleri. Fasulye ayıklarken oy verdikleri insanların onları nasıl bir felakete sürükleyebileceğini düşünmemişlerdir kuşkusuz. Akşam yemeğinden sonra hanımla şöyle bir yürüyelim demiştir yaşlı adam, şehir meydanından evine dönerken. Az önce komşusuna romatizma ağrılarından şikayet eden beyaz saçlı teyze barut kokusu ile yıkanmış sokağının ortasında kalakalmıştı bir fotoğraf karesinde. Derin yaşam çizgilerine bir kaç tanesi daha eklenmiş gibiydi yüzüne. Bir anne kucağında korkudan gözleri büyümüş, büyümüşde kocaman bir ateş topu olmuş kız çocuğuna sarılmış ağlayarak gidiyordu kamyon kasasında, bir gece önce görümcesinin düğününde ne giyeceğine karar veremeyen kadın yardım çadırının önüne yığılmış kıyafet yumağının üzerinden kendi üzerine olacak birşeyler aradı. "Koş" dedi genç adam minübüsün içinden arkadaşına, koştu diğeri ama tıkabasa insan dolu minübüse sığamadı. Genç adam diğer genç adamla vedalaşamadı şehri terk etti. Arabalar vardı görüntülerde, kucak kucağa insanlar. Arabaya binemeyenler yürüyerek terk etmeye çalıştı şehri. En sona kaldı dedeler ve nineler. Ağır aksak bastonlarına abanarak ve arkalarında bıraktıkları yığınla yaşanmışlığa ağlayarak gittiler.
 
Bir kent karanlığa gömüldü bomba sesleri arasında. Sizin, bizim hepimiz gibi olan insanlar evlerini terk etti. Kucaklarında bebekleri ve ellerinde poşetleri ile  ölümden yaşama sığınmak için, hayatta kalabilemk için gözyaşı ve kan dökerek. Ama en çok ruhları darbe aldı. En çok maneviyaları sarsıldı. Yeniden bir yaşam kurgulamaları için çok zamana ihtiyaçları var. Yaşam bundan sonra onlar için zor olacak.
 
Son bir haftadır burnumuzun ucunda meydana gelen savaşın dehşet veren görüntülerini izliyoruz. Kocaman düğümler oluyor boğazımızda yutkunmak zor bir iş bugünlerde. Yenen yemeklerin bile tadı yok. İnsan ister istemez o insanları düşünüyor. An geliyor bir fotoğraf karesi, an geliyor ekranda izlediğiniz bir görüntü. Tarihe tanıklık ettiğimiz günler yaşıyoruz, yaşayacağız da... Vahşeti anlatan ve bir yaprak kımıldatılmasına neden olanlar ise bizim çocuklar işte... Gazeteciler... Savaş muhabirleri, foto muhabirleri, kameramanlar... Hayatları pahasına orada tüm dünya insanlarına tanıklık etmeleri için delil topluyorlar. Oralarda ölüyorlar, yaralanıyorlar... Meslekleri bunu gerektiriyor, onlar bilerek isteyerek bu görevi yerine getiriyor.
 
Reuters'dan Gleb Garanich'in bir fotoğrafı var masumların haykırışını  anlatan. Ne yazıya, ne söze gerek var o kareye bakan genç adamın çığlığını duyuyor. İşte bu meslek böyle yazıyor dünya tarihini, belgeleriyle ve o anı ölümsüzleştirerek. Tam o an deklanşöre basarken ölebiliyor gazeci. Biliyor bu gerçeği ama kaçmak yerine resimlemeyi tercih ediyor.
 
Bizim çocuklarda oradaydı. Hiç gocunmadan ve isteyerek keyif alarak gitmişlerdir savaş bölgesine. Geride ailelerini ve sevdiklerini bırakarak. Yaşayanlarının evlerini terk edip kaçtıkları yollarda ölüm yokladı onları. Hilmi Hacaloğlu, Cumhur Çatkaya, Levent Öztürk, Güray Ervin... Saldırıya uğradılar. Hafif atlattılar denildi - çok şanslıydılar kanımca - ama Levent başından yaralandı. Sol göz görme yeteneğini kaybedebilir dediler.  Bizim için oradaydılar. Görelim, duyalım, okuyalım, bilelim diye. Dünyadan haberdar olalım diye. İnsanlık ayıplarını lanetleyelim diye...
 
Onların yaralanma haberini aldığımda ilk aklıma gelen "gazetecilerin yıpranma hakkı yoktur " yasası geldi nedense. Hükümet, muhalefetin sert eleştirilerine karşılık  Sosyal Güvenlik Yasası ile  gazetecilerin yıpranma hakkının olmadığını iddia etmişti. Yasa yürürlükte. Onlara göre gazeteciler yedi saatten az çalışıp, hayati tehlikesi olan işler yapmıyorlar. Yapmıyorlar değil mi, bu ülkede yaptığı haber, yazdığı yazı yüzünden tehdit edilen, dövülen, öldürülen gazeteci yok değil mi? Yok işte... O dört genç adam yıpranmadı. Levent'in kafasına, Güray'ın koluna giren kurşun onları yıpratamaz, değil mi?
 
Savaş sadece o coğrafyaya ait insanları değil, tüm gezegeni sarsıyor. Bizim çocuklar yurda döndü nihayet. "Yıpranmadan" geldiler evlerine. Masa başı siyasetçileri, örtülü ödeneği beş katına çıkarabilen zihniyetler, ölümle fink atan gazetecilerin hakkını gasp edebiliyorlar. Altı aylık örtülü ödenek harcamasını 156. 3 milyon YTL. yapabilenler, mesleklerinin gereklerini yerine getirirken ölümle burun buruna gelen insanların yıpranmadığını söyleyebiliyorlar...
 
Neyse ki bizin çocuklar geri geldi tek parça halinde ve delikanlı gibi. Ve yürekleri ve alınları açık olarak. Savaşı anlatan hikayeleri ceplerinde, ıslıkları dudaklarında... Gururla geri geldiler evlerine...

Tarih: 15/8/2008
8482 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri