Yazdır Arkadaşına gönder
Şarkısını arayan şehir
Yaşar Ürük
Yaşar ÜrükSıcak bir Temmuz günü, kendimi imbat rüzgârının serinliğine vermiş dinlenirken, adamın biri karşıma çıktı. Benimle söyleşi yapıp ilginç bir anımı anlatmamı isteyecekmiş. Hemen reddetmeyi düşündüm ama bakışlarını üstüme dikerek “Sevgili İzmir şehri! Ben senin bağrından yetişen bir hayranınım. Sana olan sevgimden dolayı tüm yaşamımı burada geçiriyorum. Bu nedenle o şehr-i İstanbul’a bile yerleşmeyi düşünmedim. Lütfen beni reddetme!” demesin mi?

Böyle tavlama numaralarına da bayılırım vallahi! Birden gevşeyiverdim. Kendisini tanıtmasını istedim. Tiyatroda çalışıyormuş. Adı Yaşar Ürük’müş. Baksana meşhur birisi de değil. Böyle bir sanatçı olduğunu hiç duymamıştım. Zaten tiyatronun kapısının önünden geçen bile kendisini sanatçı olarak tanıtmaya başlıyor. Aralarında albümlük sanatçı fotoğrafı çektirenler bile var. O tiyatroda her ne var ise emekli olanlar bile bir türlü ayrılamıyorlar.

Her neyse, beni adamın ismi değil, cismi ilgilendiriyor. Maşallah pek de cüsseli bir şey! Aman, gözleri de maviş maviş. Tam körfezimin almasını istediğim rengi gibi. Benim yumuşadığımı görünce o da saygıdan olsa gerek tepesindeki Amerikanca yazılı şapkayı eline aldı. O da ne! Bunu da mı görecektim? Yahu, bu adamın kafası kel! Bir anda düşlerim yıkılıverdi. Şimdi bu sigara filân da içmiyordur. Hem bu yazarlık sevdasına da neden kapılmış ki? Adam gibi tiyatroculuğunu yapsa ya! Benim sinemde yaşayan onca -pardon on bince- edebiyatçı kalkıp da tiyatro yapıyor mu? Vay be, aslında iyi fikir! Adını da “on binlerin sahnesi” koyarlar. Hatta Kültür Bakanlığı’ndan yardım bile alabilirler.

Allah’tan bizim sarışın ama az saçlı, az göbekli jönün ikna yeteneği bir harika. Direnmek olası değil. Bak beni de tavlayıverdi ve yazdığı internet sitesi için bir anımı anlatmaya razı oldum. Şöyle bir düşündüm, amma da çok anım varmış. Keşke anı defteri tutsaymışım. Ama hemen içinden birini seçiyorum...

Milâttan sonra 1930 yılında (yaşım da ortaya çıkacak ama ne yapalım bilimsel olmak için böyle fedakârlıklara katlanmak gerek), yani bendeniz tam dörtbindokuzyüzotuz yaşındayken, Hizmet gazetesi başyazarı Zeynel Besim beyin aklına pek parlak bir düşünce geldi. Ne kadar güzel bir şehir olan benim bestelenmiş bir methiyem yoktur. Bu parlak düşünceyi gazetedeki köşesinde hemşehrilerine heyecanla duyurdu.(1) İki gün sonra da İzmir şairlerini o zamanın diliyle “Müsabaka”ya çağrı yazısı yine aynı gazetenin birinci sayfasında yer aldı. Ben de bu yazıyı soluğumu tutarak -ki o gün kentte bu yüzden imbat filân esmedi- sindire sindire okudum. “...memleketin şairlerini İzmir için bir methiye yazmaya davet ediyoruz.” Çok da iyi ediyorlardı. Ne demişti atalarımız? Davet edenin bir yüzü kara, davete icabet etmeyen ise zenci!

Yalnız bu memleket sözcüğü biraz karışıktı. Memleket diyerek kastettikleri alan sadece İzmir çukuru mu yoksa tüm ülke sath-ı maili miydi? Burasını pek anlayamadıysam da müsabakayı çok tuttum. Ne de olsa benim adıma yapılıyordu. Üstelik ben methedilmeyecektim de bir başka kadın (pardon) kent mi methedilecekti? “Bu methiye nihayet 12 mısralı olacak ve İzmir’i candan terennüm edecektir.” Etsin etsin, güzel etsin de ne ederse etsin. Terennüm merennüm hiç fark etmez. Nasıl olsa bir şehir olarak o yıllarda bile içime edilmekteydi. Ama neden 12 mısra? Benim gibi güzel bir şehre neden 12 mısracık lâyık görülmüştü? Şairlerin ufukları açık olur. Bırakın da adamlar sular seller gibi döktürsünler, değil mi?

“İzmir’i müteakip diğer kasabalarımız için de ayni suretle methiyeler isteyeceğiz.” A, bak işte bu olmadı! Ben kasaba mıydım canım? Neden beni diğer kasabalarla aynı kefeye koyuyorlardı? Üstelik başka yerlere methiye yazmanın ne anlamı vardı? “Gelecek methiyelerin hepsi de neşredilmekle beraber içlerinden en muvaffak ve muvafık olanları edebi hey’et tarafından seçilerek İzmirlilere arz olunacaktır. Bu suretle en fazla beğenilecek methiye icap edenlere besteletilerek tamim edilecektir.” İşte işin en çok burasını sevdim. Demek sonunda benim adıma da bir şarkı yapılacak ve kürre-i arz üzerinde “adına şarkı bestelenen şehirler” sosyetesine artık ben de girebilecektim. Portofino’nun, Paris’in, New-York’un, Roma’nın benden fazla neleri vardı ki? Hele şu kendini beğenmiş İstanbul haspası için bile kaç tane şarkı bestelenmişti. İşte sıra bendeydi ve benim “adına şarkı yakılmış şehirler” arasına dönüşüm muhteşem olacaktı. İşte bak, kasabaları işe karıştırmanın saçmalığı burada da ortaya çıktı. Kasaba için beste mi yapılırmış? Gerçi “Şen Olasın Ürgüp”, “Maçka Yolları Taşlı” ya da “Niksar’ın Fidanları” gibi bir iki küçük örnek olsa bile istisnalar kuralı bozmazdı. Üstelik benim çevremdeki kasabaların beste yapmak için gerekli çağrışımı yapan adları yoktu. “Karaburun’u dinliyorum gözlerim kapalı” ya da “Yarim Kırkağaç’ı mesken mi tuttun” sözleriyle başlayan şarkıları düşünebiliyor musunuz? Yahu, Karaburun’u gözü açık dinlesen ne olur? Ya da Kırkağaç’ta kırk daireli meskende otursan ne yazar? Neyse, duyuru şöyle bitiyordu: “...Müsabakaların birincilerine birer altın kalem hediye edeceğiz. Müsabaka başlamıştır, eserlerinizi gönderebilirsiniz.”(2) A, demek birkaç birinci birden olacaktı! Heyecandan o gece gözüme uyku girmedi ama kentteki insanlar sabah kadar horul horul uyudu. Şehir kültüründen midir, nedir, bazen amma da gamsız oluyorsunuz canım.

İki gün geçti geçmedi gazetede şiirler arz-ı endam etmeye başladı. Methiye tanımlaması bile az gelir. Aman ne yağ, ne yağ! Yine de aralarında ele avuca gelen şeyler yok değildi. Yarışmaya katılan şairler arasında Hüseyin Avni, Cafer Sadık, Nusret Rıza (Orhan Rahmi), Şükûfe Hanım, Nigâr Hüseyin Nanım, İrfan Konur, Hamdi Zühtü, Tokadizade Şekip, Rıza Cezmi, Haşim Nezihi, Süleyman Sıddık, Günay Bey, H. Süruri Bey ve Ferit Ragıp’ın adlarını hâlâ hatırlayabiliyorum.(3) Daha sonra kim oldukları bilinmez bir heyetin seçtiği yedi şiir finale kalarak bir kez daha yayınlandı(4) ve gazete okuyucularının oylarına sunuldu. Sonuçta da Ali Şadi Beyefendinin methiyesi halkın oyları ile birinci seçildi. O gece de sabaha kadar uyuyamadım ve adıma yazılmış mısraları heyecan içinde ezberledim. Dinleyin...

Altın başaklıdır tarlası bağı
Efeler toprağı zeybek yatağı
Yatağan gölgesi Yamanlar Dağı
Yiğit ocağıdır güzel İzmir’in

Seher bulutunun sarı tülleri
Şafakta açılan ziyâ gülleri
Yüzüne serpilen altın külleri
Gelin duvağıdır güzel İzmir’in

Kadifekale’den sorguç takışı
Başına güneşten şûle akışı
Bir defa bakışta gönül yakışı
Cilve durağıdır güzel İzmir’in

İşte yine böyle sıcak bir Temmuz gününde gazete büyük müjdeyi hem bana hem de İzmirlilere verdi. Methiye üstat Niyazi bey tarafından bestelenmişti(5) ve İzmir’de basılan bir gazetede ilk kez nota yayınlanıyordu.(6) Hem de birinci sayfada.

“... İzmir’deki bilcümle incesaz takımlarıyla orkestra ve mızıkaların İzmir Methiyesi’ni önümüzdeki Cuma günü akşamına kadar yetiştirerek o akşam saat 22’de halka çalmalarını bilhassa rica ederiz. Bu ricamızı Karşıyaka’da, İzmir Türkocağı bahçesinde çalan sazlarla Salih Kulüp’te ve Zühre’de bulunan orkestralarla, Askerî mızıka takımına ve kulüpler mızıka takımlarına ısrar ile tekrarlarız. Cuma günü akşam saat 22’de İzmir’in bütün sazları ve orkestraları güzel İzmir’in methiyesini terennüm etmelidirler.”

Bende bir sevinç bir sevinç ki sormayın. Adeta eteklerim zil çalıyordu. Öyle ya benim adıma bestelenmiş bir eser ilk kez seslendirilecekti. Bu arada ilgili orkestralar son provaları bestecinin evinde yaptı.(7) Sonunda 4 Temmuz 1930 Cuma gecesi benim adıma yapılmış bu beste Salih Kulüp hariç (müstecirlerine teessüf ederim) diğer üç yerde seslendirildi. Türkocağı bahçesinde dört-beş bis yapıldı. İnsanların “Yaşa Niyazi Bey” ya da “Yaşa Hizmet gazetesi” feryatları ortalığı inletti.(8) Ben de biraz bozulmadım desem yalan olur. Öyle ya, bu şarkının sebep-i varlığı bizzat benim. Bu vefasız insanlar “Yaşa İzmir”, hatta “Çok yaşa İzmir” diye bağıracakları yerde nefeslerini nereye tüketti.

Aradan bir aya yakın bir zaman geçti. Ben de adıma yapılmış şarkının dalgalar halinde herkesin dilinde yayılacağını beklerken beklenmedik bir şey oldu. Kantarağasızade Selâhittin bir başka gazetedeki köşesinde sözü döndürüp dolaştırıp bu esere getirdi.(9)

“... Ömrümde manasız çok şeyler gördüm. Fakat bu İzmir methiyesi onların üzerine tüy dikti.” Bu cümleyi okur okumaz benim de tüylerim diken diken oldu. Cesaretimi toplayım gerisini de okumaya başladım. “Ali Şadi bey bunu mutlaka alay için yazmıştır.” Estağfurullah efendim, ortada bir şey mi var? Neden alay etsin? “Balık baştan kokar değil mi?” Sahi, balık neden baştan kokar? Kuyruktan koktuğu da olmaz mı? Söz gelimi balığı avladıktan sonra baş tarafının üzerini bir bezle örtüp, kuyruk kısmını güneşte bıraksak kuyruktan kokmaz mı? Bu dediğimi en kısa zamanda birileri denesin. Bilim dünyası kim bilir nasıl müthiş bir keşifle karşı karşıya kalacak.

“Methiye de öyle, ta başından taaffün başlıyor... Altın başaklıdır tarlası bağı...” Konuyu balıkla çarpıtayım dedim ama adam dediğinde ısrarlı. Ne de olsa eleştirmen. Nuh diyor, peygamber demiyor. “Tarlaya başak izafe, başağı da altına teşbih doğru olur. Fakat bağda başak doğru olmaz. Orada ancak asma kütüğü olur. Ekseriya zeytin, incir, badem filân ağaçları da bulunur. Lâkin arpa, buğday asla.” Haydaa! Doğru be! Ben bu gerçekleri neden kendi kendime keşfedememiştim. İşte bilimsel düşünen insanların hali başka oluyor. Yahu ilgili şair bey; benim de bildiğim bağda başak olmaz. O meşhur türküde bile “Bağa girdim, bağ budanmış” diyor. Demek ki bağda budanacak asma var. Eğer başaklı bir bitki olsaydı “bağ biçilmiş” derdi. Vay canına, daha ilk satırda böyle önemli tarımsal hata yapılır mı hiç? Kendimi anne adaylarının midesi bulananları gibi hissetmiştim.

“Efeler toprağı zeybek yatağı... Şu ikinci mısra şairin İzmir’i hiç tanımadığına şahitlik ediyor.” Demek ikinci mısrada da bir bulanıklık vardı. Bu şair de şiirini yazmadan önce araştırma yapsa olmaz mıydı? Bir sürü başvuru kitabı, ansiklopedi var. Aç, oku ve öğren değil mi? Ama o dönemde gazeteler henüz ansiklopedi dağıtmamıştı ki. “Bilirsiniz ki efeler toprağı İzmir değil, Ödemiş’tir. Zeybek yatağı da İzmir değil, Aydın’dır. Zeybeklik ile İzmir’in hiç bir alâkası yoktur.” Buyurun bu da sosyolojik bir hata. İyi ama ben zeybek ile efenin arasındaki farkı da bilmiyordum. Hay aksi, “Hey gidinin efesi” türküsü acaba nerenindi? Demek ki zeybekleri de rakibem Aydın kentine kaptırmıştım. O kadar zeybekle ne yapacak ki, birazını İzmir’e bıraksa olmaz sanki. Kendimi flörtü bir başkası tarafından ayartılmış yalnız biri gibi hissetmiştim.

“Kıtanın ikinci, üçüncü mısralarını teşkil eden ikinci beyit çok gayri tabiî, çok garip bir şeydir.” Buralarda kendimi iyice kötü hissetmeye başladım. “Yatağan gölgesi olan Yamanlar Dağı, İzmir’in yiğit ocağı imiş. Manisa’daki Hacı Hasan Palas’ın pansiyonerleri arasında bile bu kadar hayali ham bir cana zannederim tesadüf güçtür”. Allah Allah, demek Manisa’da böyle bir pansiyon vardı. Orasının müşterileri de ham hayalleriyle ünlenmişti.

“Bir dağ hiçbir zaman hiçbir şeyin gölgesi olamaz. Bilâkis birçok şeyler dağın gölgesinde olabilir. Yamanlar’da İzmir’in yiğitlerinden bir tek kişi bile yoktur. Çam ağaçları ile ahlat armutlarından bahse lüzum görmüyorum.” Ahlattan söz edildiğine göre konu ayılara geleceğe benziyordu. Bu da coğrafya hatası olsa gerekti. Elbette dağda ancak bulutların gölgesi olurdu. Yatağan da havalanıp bulutlaşmadığına göre bu mısra da yanlıştı. Kendimi ayıca feminist duygular taşıyıp da bunu ahlat severler arasında tatbik edemeyen koca oğlanları anlamaya çalışan veteriner hekim gibi hissetmeye başladım.

“Yüzüne serpilen altın külleri de nedir? Evvelâ altın kül olur mu? Kül, yanıp mahvolan şeylerin terakümatıdır. Altın ya külçe olur, ya toz. Velev kül olsa, hiç kül yüze serpilir mi? İnsanı maskara etmek için yüzüne kül serperler. Başına çürük domates, kokmuş yumurta, limon kabuğu atarlar. Methiye, İzmir’e bunun daha beterini yapıyor. Kafasına külden bir duvak geçiriyor. Artık İzmir’in suratının ne biçime girdiğini siz tasavvur edin.” Bayılmadan önce son bir kez göz atmam için bana bir ayna gerekliydi. Benim de o anda ne durumda olduğumu görmek hakkımdı. Hak verilmez alınırdı ama uygun aynayı bir türlü bulamadım. Kendimi “ayna ayna söyle bana...” diyen cadının aynasız kalmış versiyonu halinde hissetmeye başladım.

Hemen iki gün sonra Zeynel Besim Bey gazetesinde Selâhittin Bey’e bir cevap verdi.(10) “Ey Salahaddin Bey! Bu methiye, gizli kapaklı olmuş işlerden değildir. Sen de burada idin. Neden o zaman mübarek fikrini dermiyan buyurmayıp da şimdi ortaya çıkıyorsun?” Çok doğru bir sözdü bu. Bir itirazı olan ya hemen ortaya çıkmalı, ya da sonsuza kadar susmalıydı. Nitekim daha sonraki yıllarda edebiyatçılar sözümü tuttu da bir eser ortaya çıkar çıkmaz, zaman yitirmeden toplu halde saldırma geleneği gelişti.

Ben “ortalık durulmalı” diye dua ederken bir hafta kadar sonra Zeynel Besim Bey bir yazı daha yazdı.(11) “Hakem teklif etmişsiniz derhal kabul. Fakat bu kabulümü size karşı zannetmeyiniz. Sizin edebiyat irabında mahalliniz yok ki intikadınıza kıymet vereyim.” Bu başyazar da perhiz yaptığı halde neden lâhana turşusu yiyordu? “Bu methiyenin iki tarafına dokunulabilir. Birincisi başak ile bağın irtibatıdır ki, bağda filiz olmak lâzımdır diyorlar. Doğrudur amma hem başağı hem de filizi birden ifade eden başka kelime de yoktur. Binaenaleyh mazeret aşikârdır. İkincisi altın külleri tabiridir. Şair bunda da vezin zarureti için tozu kül olarak kullanmıştır. Bu eserin aksayan tarafı bu iki nokta ise öpüp de başımıza koyalım.” Bak, şairin günahını boşuna almıştık. Zaten bir adam şair mi, hemen vur beline!

Derken bu atışmaya kendisini ilgili olarak gören Akil Koyuncu da katıldı.(12) “Altın başaklı bağın filizle başak için bir tek kelime bulunmaması mazeretiyle caiz görülmesine -diline hakkıyla sahip bir üstat şair için olmamakla beraber- haydi göz kapayalım. Fakat şu güzel İzmir’in redifi, kıta bağlantısı muzafı ileyh mi, yoksa ikinci şahıs mı? Hangisi olsa bu kıtada bir bağlantı, bir cümle denilen fikir topluluğu yok. Şiir ve hatta musikî yalnız vezin ve ahenkten ibaret idiyse aruz bahırları, başlı başına birer şaheser şiir; yedi notanın gelişi güzel dizilişi de en ruhnüvaz bir musikî olurdu.” Bu cümlelerden o zaman da bir şey anlamamıştım zaten. Anlayan Zeynel Besim Bey cevabı da hemen yapıştırdı.(13) “Sabahleyin şehir seher bulutunun sarı tülleriyle örtülür. Bu zamanda güneş doğmaya başlar. Ziya gülleri açılır. O zaman İzmir’in yüzüne güneş şuaatından altın küller serpilir ve bunlar güzel İzmir’in gelin duvağı olurlar.” Vay canına sabahları bana neler oluyordu da farkına varamıyordum. Gizli gelin olmuş gitmiştim demek. Ertesi sabah mutlaka kendimi gözleyecektim. Kendimi habersiz olarak satılan başlık kurbanı bir genç kızın ata binmiş gidişi gibi hissetmeye başladım.

Pehlivan tefrikasına dönen bu serüvene hemen ardından Bıçakçızade Hakkı Bey de katıldı.(14) Ama Hisar Camii’nin silueti gibi uzun yazısını değil anlatmak, kısaca özetini bile çıkarmak olası değildi. Bayılmamın son anında Akil Koyuncu’nun ikinci yazısını da gördüm.(15) Sonra her şey karanlığa gömüldü.

Uzun zaman sonra kendime geldiğimde yanı başımda bir armağan paketi buldum. Heyecanla açtım. Zamanın modası olan taş plâklardan birisiydi. Bir gramofonun borusunun karşısına geçmiş köpek resimli kırmızı etiketinin üzerinde de şunlar yazılıydı: “Fikriye, Nezihe, Mahmure hanımların İzmir Methiyesi.”

İşte söyleşi için seçtiğim anım burada bitti. Benim aşığım olduğunu söyleyen o mavi gözlü, sarışın adam aceleyle yanımdan uzaklaştı. Anlattıklarımı bilgisayarına geçirecekmiş. İyi de aradan onca zaman geçmesine rağmen benim hâlâ ele avuca gelir bir şarkım yok. Şarkısı olmayan bir şehirde kültür olur mu? Olmaz elbette! O halde kültürü olmayan şehrin, hiçbir şeyi de olmaz! O zaman hepinize ev ödevi veriyorum. Ne yapıp edip, bana şarkı yazacaksınız. Gelecek yazıya kadar zamanınız var. Merak etmeyin, benim zamanım sizden fazla ve hep buradayım.

***

(1) Hizmet gazetesi, 28.03.1930 Cuma.
(2) a.g.y., 30.03.1930 Pazar.
(3) a.g.y., adları geçen şiirler 7 ile 25 Nisan 1930 tarihleri arasında yayınlanmışlardır.
(4) a.g.y., 19 ile 27 Mayıs 1930 tarihleri arasında yayınlanmışlardır.
(5) a.g.y., 01.07.1930 Salı.
(6) a.g.y., 02.07.1930 Çarşamba. İlgili nota 66 yıl sonra ilk kez dergimizde yayınlanmaktadır.
(7) a.g.y., 03.07.1930 Perşembe.
(8) a.g.y., 06.07.1930 Pazar.
(9) Anadolu gazetesi, 3 ve 5 Ağustos 1930 tarihli sayıları.
(10) Hizmet gazetesi, 5 Ağustos 1930 Salı.
(11) a.g.y., 12.08.1930 Salı.
(12) Anadolu gazetesi, 14.08.1930 Perşembe.
(13) Hizmet gazetesi, 15.08.1930 Cuma.
(14) a.g.y., 17.08.1930 Pazar.
(15) Anadolu gazetesi, 20.08.1930 Çarşamba.

***

“İzmir methiyesi”nin bestecisi Niyazi Bey

Yazımızda sözü geçen besteci Mildan Niyazi Ayomak 1988 yılında doğar. İlk müzik derslerini doğum yeri olan Safranbolu’da aldıktan sonra politik nedenlerle Mısır’a kaçar. Burada tanıştığı Udî Şekerci Cemil Bey’le müzik çalışmaları yapar. İstanbul’a döndükten sonra askere alınır ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Irak cephesinde İngilizler’e tutsak olur. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra İzmir’e yerleşir ve kendisinden on beş yaş küçük Süreyya Hanım ile evlenir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Konak, Karantina ve Karşıyaka’da birer müzik okulu açar. Bu okullarda hem Batı, hem de Türk müziği dersleri veren ve sayıları 30’u aşan öğretmenler görev yapmaktadır. “Methiye”yi de bu sıralarda besteler. Ekonomik sıkıntılar nedeniyle üç okulu da kapatmak zorunda kaldıktan sonra 1933 yılında İstanbul’a yerleşir. Bir süre İstanbul Belediyesi’nde memurluk yapar. Bu sıralarda “Nota” adlı bir müzik dergisi yayınlar. Uzun bir zaman üzerinde çalıştığı kendine özel ses sistemini bu dergide yaymaya çalışırsa da başarılı olamaz. Aldığı büyük tepkiler ve ağır eleştiriler sonucu dergi işinden vazgeçer. Bu arada özel dersler vermeyi sürdürür. Yaşamının son yıllarında geçimini yaptığı kese kâğıtlarını satarak sağlar.

Ud, kanun, bağlama, keman ve piano çalabilen besteci 24 Nisan 1947’de İstanbul’da hayata veda eder. Yetiştirdiği öğrenciler arasında; Tanburi Süreyya Bey, Dr. Alâddin Yavaşca, Mehmet ve Neriman Kutlugün, Melahat Pars, Safiye Ayla ve Müzeyyen Senar’ı sayabiliriz. Şarkı ve diğer formlarda bestelenmiş 60’ın üzerinde eseri bilinmektedir.

Tarih: 4/10/2012
7530 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri