Yazdır Arkadaşına gönder
Orman denizinde yeşile bulandık...
Işık Teoman
Işık TeomanSinop'tan başlayıp Sarp Kapısı'na kadar süren Doğu Karadeniz gezisinde orman denizi içinde yüzdük, yeşille iç içeydik. Özgür ortamda bir ağaç olup, kök salıp yerleşmek istedik bu doğal güzelliklerin arasına. İzmir'den çıkıp, onlarca il, ilçe ve köyü kapsayan gezi sonunda yaklaşık beş bin kilometre yol kat ettik.

Karadeniz Bölgesi'nin göğsüne bir hançer saplanmış. Otoyol kabus gibi olmuş. İnsanlar ellerinde havlular, şemsiyeler otoyolun ortasından geçip sahile iniyor.

Karadeniz bence Trabzon'dan sonra daha yeşil. Sahil boyunca 15-16 kata ulaşan apartmanlar otoyollar ile birleşince ortaya garip kentler çıkmış. Kentler artık kimliklerini yitirmiş. Hepsi birbirine benziyor.

Önce Konak Belediye Başkanım Muzaffer Tunçağ'dan iki haftalık izni kopardım. Cumartesi sabahı saat 06. 00'da yola koyuldum. Uşak-Afyon-Ankara-Çankırı derken Ilgaz Dağları'nda pilim bitti. Karaçam ormanlarının arasında kurulmuş Derbent otele çok acele kendimi attım. Akşam yemeği bile yemeden saat 20. 30 da yattım, sabah 08. 30'da kalktım. Yorgunluktan 12 saat deliksiz uyku çektim. Sabah sıkı bir kahvaltının ardından Kastomonu, sarmısak diyarı Taşköprü üzerinden, Boyabat'ın kenarından Ayancık'a ulaştım ve Ayşe ile buluştum. Geceyi Sinop'un yeşil örtüyle çevrili ilçesi Ayancık'ta geçirdik.

İçinde özgür olsan da cezaevi yine kötü

Sabah Sinop'a hareket ettik. Girişte Romen Diyojen heykeli bizi karşıladı. Sinop kalesi ve ardından Sinop Cezaevi'ni gezdik. Cezaevinin koşulları dayanılır gibi değil. Suç ne kadar ağır olursa olsun, bu koşullarda yaşayan mahkumların buradan sağlıklı çıkmaları olanaksız. Özellikle hücrelerin koşulları çok ağır olmalı. Cezaevi 1998 yılında tümüyle kapatılmış ve 1215 yılında inşa edilen tarihi yapı,Turizm Bakanlığı'na devredilmiş. Artık yerli ve yabancı turistler koğuşları ve avluları ibret alarak geziyorlar. 150 yıllık Sinop Cezaevi'ne Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Refii Cevat, Sebahattin Ali, Burhan Felek, Zekeriya Sertel, Kerim Korcan gibi ünlüler konuk olmuş. Buruk bir gezi oldu.
Geceyi Sinop'ta Hamsilos Koyda Martı Kampı'nda çadır kurarak geçirdik. Sabah sık ormanlar ile çevrili Akliman Koyu'nda kısa bir tur attık. Akliman'da çadır kurmanın daha keyifli olacağını düşündük. Bir dahaki sefere...

Türkiye'nin en uzun tüneli 3 bin 820 metre

Sinop'tan ayrıldıktan sonra Ünye'ye kadar sahil boyunca köy,kasaba önümüze ne çıkarsa girip şehir merkezlerini gezdik,kahvelerinde çay içtik,sohbet ettik. Samsun'da Bandırma Vapuru'nu ziyaret ettik. Atatürk ve arkadaşlarının önemli kararları aldığı bu vapuru gezmek gerçekten heyecan vericiydi.

Özellikle Atatürk'ün yatağı,giysileri ve beylik silahını görmek ve Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün bu eşyaları kullandığını hissetmek bile insana heyecan veriyor. Gece karanlığı çökünce Ünye'de güler yüzlü karı kocanın çalıştırdığı İpekyolu Pansiyon'da konakladık. Aile sabah bize iyi bir kahvaltı ettirdi. Ünye'den Fatsa ve Fatsa ile Perşembe arasında Türkiye'nin en uzun tüneli olan Nefise Akçelik Tüneli'nden geçtik. Tam 3 bin 820 metre... Tünelin çıkışında çepeçevre oranlar ile kaplı bir yolda ilerledik. Perşembe girişinde balık pişiren bir kadına rastladık. Yarım kilo istavrit balığını afiyetle yedik. Yalnız Karadeniz Bölgesi'nde yaşadığımız bir problem var. Ören yerlerini gösteren sarı levhalar bizi sürekli yanılttı. Lavhalara güvenip yola giriyoruz. Kilometrelerce gidiyoruz, ara ki bulasın... Böyle bir ören yeri arama işi bizim bir günümüzü aldı. Akşama doğru Ordu-Giresun derken Trabzon'a ulaştık. Trabzon'da arkadaşım Eray Orhon ile çadır kurdukları Çadırkent' te buluştuk. Onların çadırının yanına bizim çadırımızı kurduk. Erkenden yattık.

Uzun Göl ne hale gelmiş?

Çadırımızı toparladık erkenden yola çıktık. Rotamız Uzun Göl. Uzun Göl'ü posterlerden biliyorum. Gözümün önünde duruyor. Yaklaşık 35 kilometrelik bir yolculuktan sonra Uzun Göl'e ulaştık. Ve tam bir hayal kırıklığı. Benim bildiğim göl, hemen önünde bir cami ve arka planda birkaç ahşap ev. Öyle değil. Arka planda bir cami daha ve yüzlerce yapı. Posterdeki görüntü bozulmuş. Yani çevresi yine ormanlarla kaplı yemyeşil ama Uzun Göl bildiğimiz Uzun Göl olmaktan çıkmış rant kapısı olmuş. Burada daha fazla kalmadık ve hemen ayrıldık. Biz oradan ayrılırken cami hocası hoparlörden sesleniyordu:”Camiye yardım”

Hedef Ayder Yaylası

Uzungöl geride kaldı hedef Ayder Yaylası... Yol boyunca Rize ve ilçelerinde, fındık bahçeleri yerini çay bahçelerine bırakmaya başladı. Rize'de kent merkezine girdik. Belediye genç kızları açık otoparklarda görevlendirmiş ve ellerindeki pos makinaları ile geliş gidiş saatlerini yazıyor ve ona göre ücret alıyorlar. Güzel bir uygulama. Kıtlama şeker ile çaylarımızı yudumladık, yorgunluk attık. Rize iyice doğuda olduğu için hava erken kararıyor. Yolumuz daha uzun. Çamlıhemşin'e ulaştığımızda karanlığın yanında yağmur da çiselemeye başladı. Hava iyice kararmadan Ayder Yaylası'na ulaştık. İşte hayal ettiğimiz Karadeniz Yaylası ve Ağustos ayında üşümek ne güzelmiş. Ihlamur altında adlı bir kamp alanına çadırımızı kurduk, 15 YTL peşin ödedik. Elektrik ve tuvalet var. Karnımızı doyurduk ve gece bir düğüne bile gittik. Akşam horon tepmeye başladılar, sabah kalktık, tulum eşliğinde adamlar hala horon tepiyorlar. Olacak şey değil.

Mısır ekmeğiyle kahvaltı

Sabah fırına gittim sıcak mısır ekmeği aldım. Çay demledik yemyeşil ormanın arasında kuş sesleri ve akan derenin eşliğinde iyi bir kahvaltı ettik. Çünkü bizi uzun bir yolculuk bekliyordu. Yukarı Kavrun Yaylası 2240 metre yükseklikte. Kaçkar Dağı'nın bu en yüksek tepesine ulaşmak için komşu çadırdaki dağcı arkadaşlarımız Tuncay eşi Fatma ve dokuz yaşındaki oğulları Deniz eşliğinde gidiş-dönüş altı saat süren bir tırmanış yaptık. Zirveye ulaşamadık ama kar bulunan bölgeye kadar yaklaştık. Sisli tepeler, durmadan akan derelerin sesi ve bin bir renkte açan çiçeklerin arasından süren bu yolculuk sırasında dağcılığın da çok keyifli bir spor dalı olduğunu keşfettik. Yukarı Kavrun Yaylası'na tırmanışımız sırasında ağırlıklı olarak İsrailli turistlerle karşılaştık. Bu bölgeye çok ilgili görünüyorlar. Bir gece konaklamak için geldiğimiz Ayder Yaylası'nda iki gün kaldık. Yayla keyfini çıkardık.

Artvin'de düzlük bulamazsınız

Öğlene doğru toparlandık. Ayder Yaylası'nı geride bıraktık. Yol üzerindeki balık çiftliklerinden tanesi 1. 5 YTL den üç adet alabalık satın aldık. Dere kenarında piknik tüpümüzün üzerinde tava yaptık ve güzel bir domates salatası eşliğinde karnımızı doyurduk. Bu arada köyün gençleri çılgınca akan dere üzerinde kamyonların iç lastikleri üzerinde rafting yapıyordu. Güvensiz, ürkütücü ama keyifli olmalı... Rotamızı akşama doğru Artvin'e çevirdik. Arhavi, Hopa ve Borçka ilçelerine yaptığımız mini ziyaretlerin ardından Artvin'e ulaştık. Çoruh Nehri'nin üzerine devasa boyutta enerji barajları kuruluyor. Birinde su tutmaya başlamışlar bile. Artvin merkeze varyant gibi dönerek ulaşılıyor. Düz bir yer yok gibi. Artvinlilerin anlattığı rivayete göre Atatürk bile Artvin'e geldiğinde, rakı kadehini koyacak düz bir alan bulunmadığından dert yanmış. Artvin'e iyice karanlıkta ulaşınca bir gece konaklamaya karar verdik. Kamp alanının kentin sekiz kilometre dışında orman içinde olduğunu öğrendik. Kafkasör Yaylası denilen bu ormanlık alan içerisinde bol oksijen eşliğinde geceyi geçirdik.

Sarp Sınır Kapısı'nda Gürcü kadınlar

Sabah suyun başında kahvaltımızı ettik ve Artvin'den ayrıldık. Çoruh Nehri ürkütücü, Artvin Kalesi bakımsız. Yol üzerinde Hopa'ya uğradık. Gürcü kadınlardan domates ve armut satın aldık. Sarp Kara Hudut Kapısı'na kadar yolculuğumuzu sürdürdük. Sarp Kapısı'nda yeni gümrük için inşaat sürüyor. Ortalık çöp içinde, Gürcü kadınlar duvar diplerine çökmüş çaresiz çıkış yolu arıyor. Öte yandan Batum çıplak göz ile görünüyor. Plajda insanlar yüzüyor ,renkli bir görünüm var. Bir tarafta savas ve hüzün bir tarafta tatil yapan farklı yaşamlar. Burada bir çay bile içmeden Trabzon'a geri dönmeye karar verdik. Hiçbir yere uğramadan yol boyunca sağımızda deniz solumuzda ormanların eşliğinde Trabzon'daki çadır kente ulaştık ve erkenden yattık. Sabah Eray Orhan bizi Ayasofya Müzesi'ne götürdü. Hem müzeyi gezdik, hem de bahçesinde nefis bir kahvaltı ettik. Yöreye özgü mısır unundan yapılan Guymak yedik. Trabzon'u kuşbakışı izledik.


Sümela'da büyülendik

Maçka yoluyla yeni bir güzergah, 1200 yıllarında yapılmış Sümela Manastırı. Gizemli ormanların arasına kurulmuş. O yıllarda nasıl bir inşaat tekniği, akıl mantık almıyor. Yol yok, iz yok büyülendik. Yarım günümüz burada geçti. Rehberlerin anlattıklarını ağzımız açık dinledik. Orman yolundan dönüş yaparak Zigana Geçidi'ne yöneldik. Sislerin arasında stabilize yoldan, ormanın içinde saklanmış Limni Gölü'ne ulaştık. Burada kısa bir mola verdikten sonra mutlaka görmemiz gerektiği söylenilen Gümüşhane'nin Torul ilçesindeki Karaca Mağaraları'nı dolaştık. Bir çobanın tesadüfen bulduğu bu mağaradaki sarkıt ve dikitlerden gerilim filmlerindeki kentleri hatırlatan bir yerleşim alanı kurulmuş gibi yapılar oluşmuş. Fotoğraf çekilmesine izin verilmeyen bu mağaradan ayrılmak gerçekten zor geldi.

Ünye'de kamp zamanı

Gümüşhane'den Tarbzon'a döndüğümüzde Akçaabat üzerinden Hıdır Nebi Yaylası'na gitmeye karar verdik. Geceyi orada çadırda geçirmeyi düşündük. Yaklaşık iki bin metreye tırmandık. Ancak kalacak bir yer bulamayınca tekrar dönüş yapmak zorunda kaldık. Hıdır Nebi Yaylası'nda sezon erken kapanmış. Tabii bunda Ramazan ayının da etkisi vardı. Yol boyunca bir pansiyon da bulamayınca geceyi Akçaabat'a yakın Eynesil kasabasında bir evin bahçesinde arabanın içinde geçirmek zorunda kaldık. Sabah Ünye'ye kadar durmadan yolculuk ettik. Göl Evi isimli güvenli bir kamp alanında çadırımızı kurduk. Ünye'nin çok uzun bir sahili var. Baştan aşağı kumsal. Ama denizde fazla açılmamak gerekiyor, çünkü farklı akıntılar yaşanabiliyor. Geceyi burada serin bir ortamda geçirdik. Sabah Niksar-Akkuş yoluyla Amasya'ya ulaştık.

Tarihi evde konukladık

Amasya'yı Yeşilırmak ikiye bölmüş. Eski konakların, kalenin ve kral kaya mezarlarının bulunduğu alan korunmuş. Karşı tarafta yine eski yapılar bulunuyor. Çok büyük apartmanlaşma başlamamış. Sakin ve sessiz bir kent. Gece ışıklandırılınca başka bir güzellik barındırıyor. Genç Osmanlı döneminde yapılan tarihi bir konakta o döneme ait bir odada ve eşyaların arasında huzurlu bir şekilde uyuduk. Sabah Yeşilırmak'a bakan küçük balkonda kahvaltımızı ettik. Çok beğendiğimiz bu huzur dolu kentten ayrılarak, Merzifon üzerinden Çorum, Kırıkkale, Ankara'ya girmeden Haymana ve Polatlı'yı izleyerek Eskişehir'e ulaştık. Eskişehir Büyükşehir Belediyesi'nin Konuk Evi'ne yerleştik. Beş yıldızlı otel gibi olan bu konuk evinde gecelemenin bedeli kahvaltı dahil 20 YTL. Porsuk Çayı üzerinde çalışan tur teknesi ile dolaştık. Tramvayı, parkları, bahçeleri, yürüyüş yolları onlarca heykeli ile tam bir Avrupa kenti olan Eskişehir'de gördüğümüz kadarıyla park sıkıntısının dışında bir sorun yok. Yaşanabilir bir kent.

Abide'de odun ateşinde tavuk

Dönüşü Kütahya yoluyla yaptık. Rahmetli eski Erzincan Valisi Recep Yazıcıoğlu'nun yaşamını konu alan dizinin çekildiği Sofça Köyü'nü ziyaret ettik. Bu bölgede küresel sınmadan nasibini almış. Sofça barajı çekilmiş. Barajın içindeki köy ilkokulu ile cami minaresi suyun çok gerisinde kalmış. İzmir'den başlayan ve tam 4 bin 775 kilometre süren yolculuğumuzu Kütahya'nın Abide ilçesinde meşe odununda pişmiş piliçleri yiyerek sonlandırdık. Karadeniz rüyasıyla İzmir'e evimize döndük.

Tarih: 6/9/2008
9478 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri