Yazdır Arkadaşına gönder
Muhafazakar görünmek ve modernleşmek 3
Oğuz Adanır
Oğuz AdanırSon on, on beş yıldan bu yana özellikle kadına yönelik şiddet eylemlerindeki gözle görülür artış, toplumsal ve zihinsel yapının su yüzeyinde kalan bölümüdür. Asıl sorun sıradan bir yaşam sürdürdükleri sanılan sıradan insanların bir anda canavarlaşmalarıdır. Bu sıradan yığınlar, aysbergin suyun altında görünmeyen devasa bölümü olarak da nitelendirilebilir. Bu arada diğer suç türlerinde acaba herhangi bir azalmadan söz edebilmek mümkün müdür?

Bu yaklaşım geçerliyse toplumun büyük bir kesimini suç işleme eğiliminde insanlar ya da potansiyel suçlular olarak algılamak mümkündür. Kıskançlık, haset, cinsel iktidarsızlık, cinsel sapıklık veya parasızlık nedeniyle aşağılanma ve daha pek çok şey kadına yönelik şiddetin nedenleri arasında yer alabilir. Ancak bu nedenlerin bilinmesi sorunun çözülmesine yetmediği gibi sorunun giderek büyüdüğü görülmektedir. Bu sorunun görünür nedenleri çözüm üretme konusunda yetersiz kaldığına göre asıl, yani ilk bakışta görünmeyen nedenler olup olmadığı, varsa bunların neler olabileceğini araştırmak gerekiyor.

Kağıt üzerinde bu toplumun yüzde doksan sekizinin Müslüman olduğu yazıyor, ancak iki yaşında kız çocuğuna toplu halde tecavüzden, 12-13 yaşlarında küçük kızlara ve oğlan çocuklarına tecavüze, Batman’da birkaç yıl önce intihar eden 50 dolayında kadın ve son olarak Özgecan cinayetine kadar bütün bu eylemleri gerçekleştiren, bu suçları işleyenlerin hemen hepsi söz gelişi dinine, imanına bağlı inançlı insanlar. Bu insanlar hangi toplumun içinde yetişmişler?

Yine kağıt üzerinde çepeçevre Müslümanlardan oluşan ortamlarda yetişmişler. Peki İslamiyet’in Kutsal Kitabı kadına, çocuğa yönelik şiddet, öldürmeyi içeren sapıklık, cinayet ve benzeri suçları bağışlıyor mu? Bağışlamıyorsa bu insanlar ve dolayısıyla içinde yetiştikleri ortamlarda bir din, Allah korkusunun varlığından söz edebilmek mümkün mü? Aynı Kutsal Kitap insanda bir vicdan, dolayısıyla bir ahlak anlayışı olması gerektiğini söylemiyor mu? Modern hukuk yasaları ve kuralları bu tür suçlara büyük cezalar getirmiyor mu? Toplumsal töreler bu suçlardan hangisini bağışlıyor?

Ne din ne yasa ne de töre tanımayan bu suçlular hangi ihtiras, arzu, dayanılmayacak tutkulara, kısaca derinlerde yatan ne türden duygu ve düşüncelere boyun eğerek bu türden suçlar işleyecek hale gelmektedirler? Gözleri din, vicdan, ahlak, yasa, töre görmeyecek kadar dönen insanların içine düştükleri bu durum cinnet geçirme ya da mantık, akıl, hatta sağduyunun, yani kişisel kontrolün tamamen yitirilmesi, bir tür delirme olarak da nitelendirilebilir! Ne var ki, aynı insanların hemen tamamı bu türden suçları işledikten bir süre sonra pişman olmakta ve akıl, mantık, sağduyu düzenine geri dönmekte ve yaptıklarının bir suç olduğunu kabul etmektedirler.

Öyleyse insanların cinnet geçirmelerine, delirmelerine, kontrollerini yitirmelerine neden olan koşullar ortadan kaldırılırsa bu türden cinayetler ve suçlarda en azından, belki bir azalma olabileceği düşünülebilir.

Bu türden şiddet olaylarının artış gösterdiği hemen her yerde bir toplumsal çağdaşlaşma aşamasından geçildiği söylenebilir. Ekonomik eşitsizliğin bir uçuruma benzediği, bilim ve teknolojinin tüm toplumsal kesimleri aynı şekilde etkileyemediği bir ülkede, çağdaşlığı hedefleyen ulusal eğitim sisteminin nitelik açısından çağdaş bilim ve nesnellik anlayışından çok uzakta olduğu bir gerçektir. Başka bir deyişle böyle bir ortamda yetişen kişiler zihinsel olarak aşırı uçlar arasında gidip gelmeye mahkum dengesiz insanlardır.

Toplumun tüm katmanlarının aynı niteliklere sahip, akılcı, yani dengeli bir eğitim sürecinden geçmediği, yaşamın tüm alanlarının aynı akılcı ilkelere boyun eğmediği bir toplumda değerler karmaşası, hatta kaosu, yani çağdaş insani ve ahlaki değerlerle çağdışı değerlerin ayni zihinlerde karmakarışık bir şekilde yer etmesi kaçınılmaz bir sonuç olup, psikolojik açıdan bu türden sağlıksız insanların yetiştirilmelerine ve çoğalmalarına yol açmaktadır. Ülkenin her yerinde aynı niteliklere sahip ulusal bir eğitim sistemi, örneğin liseyi bitirmiş aynı bilgi birikimi ve benzer bir düşünce yapısına sahip tüm insanların birbirlerini anlamasını ve aynı değerlere boyun eğmesini çok kolaylaştırmaktadır. Bu insanlar benzer bir düşünce yapısına sahip olduklarından, istisnalar dışında, belli insani konularda birbirine yakın ya da benzer davranış biçimleri sergilemektedirler.

***

İnançla açıklanamayacak konuları inanç alanı içine çekmeye çalışmak, aklı deforme ve dejenere ederek nesnel düşünceyi, teknolojiyi, deneysel düşünceye dayalı bilimsel bilgiyi ısrarla din ya da metafizik, yani deneysel olmayan yalnızca duygularla algılanabilen bir alana boyun eğdirmeye kalkmak, kişi ya da kişilerde akli dengesizliğe, yani psikolojik rahatsızlıklara yol açabilir. 16. – 17. yüzyıllardan başlayarak büyük bilimsel buluşlara imza atan Copernic, Kepler, Galile, Tiko Brahe, Descartes, Newton, Maxwell ve daha pek çok katı dindar olarak nitelendirilebilecek isim sayesinde zaman içinde nesnel bilimin ve doğanın (fizik) yasalarıyla dini, yani metafizik yasaların birbirlerinden ayrı yasalar oldukları kabul edilmiştir.

Sosyal psikolojinin atası Gustave Le Bon inanç ve nesnel ya da bilimsel aklın, akılcı düşüncenin farklı kategoriler olduklarını, dolayısıyla birinin ilke ve araçlarıyla diğerini açıklamanın olanaksız olduğunu söylemektedir. İnsanlar içinde yaşadıkları toplum ve dünya tarafından biçimlendirilirken aynı zamanda bu toplum ya da dünyanın biçimlendirilmesine kendilerince katkıda bulunurlar. Ancak hiçbir insan ya da insan topluluğu çağına karşı gelememiştir.

Tarih, çağını derinden kavrayamayanları (Hitler, Mussolini, Çavuşesku gibilerin sonlarına baktığımızda) mahkum edip unutulmaması gereken kötü örnekler arasına yerleştirirken; çağını derinlemesine kavrayıp onun değişmesine öncülük edenleri (Fatih, II. Mahmut, Mustafa Kemal Atatürk vs) her zaman onurlandırmış ve asla unutmamıştır. İnsanın içinde yaşadığı çağa karşı gelebileceğini ve onu terör ve şiddetle keyfi bir şekilde değiştirebileceğini düşünmesi için akıl sağlığının yerinde olmaması ve böyle bir liderin yaptıklarını onaylayan toplumun da akıl sağlığını yitirmiş olması gerekir. Önemli tarihsel dönemlerde kimi lider ve toplumlar bir silindir gibi ezilip, yamyassı edilirken acaba neden başka lider ve toplumlar baş tacı edilmektedir?

Bütün bu ve benzeri açıklamalara karşın günümüzde hala bilimsel, nesnel aklı inançlara boyun eğdirmeye zorlamak kişinin içinde yaşadığı çağı, dünyayı anlayamadığının ya da anlamak istemediğinin somut bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Bu kişiler zihinsel olarak içinde yaşadıkları dünyayı kavrayamamaktadırlar. Bu tür insanlarda daha çok şizofrenik, paranoid semptomlarla karşılaşılmaktadır. Bunlar gerçek anlamda şizofren ya da paranoyak olmayabilirler, ancak bu türden psikolojik rahatsızlıklara yakalanmış insanlarda karşılaşılan bir takım semptomlar sergiledikleri de yadsınamaz. Bu tip insanlarda görülen rahatsızlığın en önemli göstergesi içine düştükleri (ahlaki, insani) değer karmaşası olup akılcı bir perspektiften doğru ve yanlışlarla iyi ve kötü olanı birbirlerinden ayırmakta zorlanmaktadırlar.

Emile Durkheim’a göre hiçbir toplum bir ahlak anlayışına sahip olmadan yaşayamaz, varlığını sürdüremez, aksi takdirde belli bir süre sonra rüzgarda dağılan bir kum yığını gibi dağılıp gider. Öyleyse modernleşmek, modern bir toplum olmak da bir ahlak anlayışına sahip olmak demektir. Ancak laik olarak nitelendirilebilecek bu çağdaş ahlak anlayışı, çağın gerisine düşen metafizik ahlak anlayışıyla birlikte var olamaz. Aksi takdirde az önce söylediğimiz bir ahlaki değerler karmaşası ve kaos kaçınılmazdır. Bu yüzden Durkheim durumu şöyle açıklar:

“Ahlak din öncesi ilkel oluşumlarda da binlerce yıldan bu yana var olan kolektif bir kavramdı. Hıristiyanlık ya da diğer tek tanrılı inançlar mevcut kolektif ahlak anlayışını dinin tahakkümü altına aldılar ve bir dini ahlak anlayışına dönüştürdüler. Yaşamın (inançlar dahil) hemen tüm alanlarının (bilim, eğitim, ekonomi, hukuk, teknoloji, tıp ya da sağlık, ulaşım, iletişim, vs) akılcı düşünceye boyun eğdiği Modern toplumlar kendilerini çifte standartlı, iki yüzlü olmaya zorlayan (zira modernleşmenin işine gelen getirilerini sahiplenip gelmeyenleri yadsımak normal bir davranış biçimi olarak nitelendirilemez), dolayısıyla geçerliğini yitiren bu ahlak anlayışının yerine bir başkasının konulması gerektiğini anladılar.”

Durkheim, binlerce yıldan bu yana var olan ve belli bir zaman boyunca dinin egemenliği altına alınmış bu ahlak kurallarını metafizik dini açıklamaların elinden kurtarıp akılcı, yani modern, çağdaş toplumların bireylerinin anlayıp kabul edebileceği bir şekle, yani laik ahlak anlayışı haline getirerek yeni bir ahlak anlayışına sahip olunabileceğini ve bunun öncekine oranla çok daha dürüst ve ahlaklı insanlar yetişmesine yol açacağını göstermiştir.

Zira geleneksel toplumlarda zihinsel çelişkinin bulunmaması kişinin hem günah işleyip hem de bunun bedelini ödemekten kaçabileceğini düşünmesi, yani tanrısını kandırabileceğine inanmasına yol açmaktadır. Oysa kişinin düşüncesiyle gerçekleştirdiği eylem arasında bir fark bulunmasını bir çelişki olarak niteleyen akılcı düşünceye dayalı ahlak anlayışı, suç işlemesi durumunda bu bireyin önce kendi kendini vicdanen yargılamasını sağlamaktadır. Başka bir deyişle modern birey gerçekleştirdiği eylemin bir suç olup olmadığını baştan bilen ve sahip olduğu vicdani düzeyle bu konuda kendi kararını kendi veren dolayısıyla girişebileceği potansiyel bir suç eyleminden kendi rızasıyla vazgeçebilecek düzeyde sağlam bir ahlaki eğitim süzgecinden geçmiş kişidir. Modern aklın ürettiği çelişki kavramının birey tarafından içselleştirilmesi ahlaki davranışları doğrudan etkilemekte ya da belirlemekte ve birey daha girişmeden önce gerçekleştireceği eylemin suç olup olmadığını bilmektedir.

Çelişki kavramının ahlak eğitiminin neredeyse en önemli kavramı haline gelmesi ve çocukluktan başlayan ahlak eğitimi sayesinde zaman içinde bireyin bu çelişki kavramını özümsemesi, içselleştirmesiyle birlikte suç işleme oranlarında büyük bir düşüş görülmüştür. Ancak modern toplumlarda da başlangıçta insanların dini inançlarından bağımsız bir ahlak anlayışını kabul etmeleri oldukça zor olmuştur. Yapılan çalışmalar toplumsal ahlakın dinin tahakkümünden kurtulmasının dini inançlara herhangi bir şekilde zarar vermeyip, tam tersine vicdani anlamda bir rahatlama ve özgürleşmeye yol açtığını göstermiştir.

Zira kendi inancı ve Tanrısıyla baş başa kalan birey bu konuda kendi vicdanından başka kimseye hesap vermek durumunda kalmayacağını anlamış, yalnızca diğer insanlar ya da toplumla kurduğu özellikle maddi ilişkiler konusunda akılcı bir ahlak anlayışına boyun eğmesi gerektiğini kabul etmiştir. Başka bir deyişle laik ahlak dini inanç konusunda kişiyi kendi iradesiyle baş başa bırakırken dini olarak nitelendirilebilecek ahlak kurallarının yalnızca Tanrısıyla kendisi arasında kurduğu ilişkiler konusunda geçerli olabileceğini, diğer bireylerle kurduğu toplumsal ilişkiler konusunda yasal hukuk ve akılcı toplumsal ahlak kurallarına boyun eğmenin dini inançlarla bir ilgisi bulunmadığını kavramıştır.

Laik ahlak anlayışı, çağın ve gündelik yaşamın egemenliğine boyun eğmek durumunda kalan kişinin gündelik yaşamda iş dünyasına özgü rekabet, kıskançlık, çekememezlik vs duygular, kimseyi incitip, rahatsız etmeyecek ikiyüzlü davranışlar ya da insanı üzüp, kırmama adına söylediği pembe veya beyaz yalanları, din, inanç alanı dışına çıkartarak vicdanen rahatlamasını sağlamaktadır. Kişi yaptığını sandığı en ufak yanlışlar konusunda bile inançlarını sorgulaması gerekmediğini, zira bunların din ya da inançlar değil, onun dışında kalan ve çağına boyun eğmek durumunda kalan toplumsal yaşam tarafından dayatıldığını akılcı bir yaklaşımla kavramaktadır. Çünkü maddi dünyadaki hukuki, etik ya da ahlaki yanlışlar ve suçlar modern hukuk ilkelerine boyun eğen adalet sistemi tarafından görüşülüp, cezalandırıldığından din konusunda vicdanen yalnızca inandığı doğaüstü güce hesap vermektedir.

***

Türkiye’de yapılan araştırma ve çalışmalarda aile adlı kurum bireyden önce gelmekte, yani kişi kendine ahlaki açıdan ters düşse bile aile bireylerinin, yakın akrabaların işledikleri suçları, ahlaksızlıkları görmezden gelmek durumunda kalabilmektedir. Bu durumun yıllar boyunca sürmesi yüzünden işine geldiğinde dinle ilişkilendirip gelmediğinde ilişkilendirmediği, dolayısıyla sağlam bir şekilde içselleştir(e)mediği ahlaki değerlerin erozyona uğrayarak büyük ölçüde sürü davranışına uygun bir yaşantı sürdürmesine yol açmaktadır.

Ahlak konusunda ailevi-duygusal nedenler dolayısıyla kendi kendini sorgulayamayan birey genel olarak sürünün yaptıklarını yapıp, yapmadıklarını yapmayarak, yapılanlarıysa hiçbir şekilde sorgulamayarak insanlık dışı olarak nitelendirilebilecek bir yaşam biçimine boyun eğmektedir. Son yıllarda Türkiye’de pek çok yasa dışı suç işleyen insanların cenaze törenleri ya da mahkeme önlerinde, “Türkiye seninle gurur duyuyor” vs sözler toplumun geleneksel düşünce ve ahlak anlayışından tam olarak kurtulamadığını gösteren örneklerden yalnızca biridir. Yine sık sık duyulan, “Allah’tan başkasına hesap vermem!” deyişini “Diğer insanları her şekilde kandırıp, aldatıp bu işin Allah’la benim aramda bir konu olduğunu iddia edebilirim” şeklinde yorumlayabiliriz. Oysa konu bu dünya ile ilgili olduğuna göre bu dünyanın hukuk kurallarıyla çözülmesi gerekmez mi? Bu yaklaşım insanın neyin iyi ve doğru olduğunu bildiği halde işine geldiği gibi (yani iki yüzlü) davranmasının tipik örneklerinden biridir.

İnsanların içinde yaşadıkları toplumlarda doğru ve iyi olanı bildikleri halde doğru ve iyi bir şekilde davranamamaları vicdani açıdan rahat edebilmek amacıyla kimilerinin baba evinden kaçmasına, göçmesine, sürüden mümkün olduğunca uzaklaşmasına da yol açabilmektedir. Bireyleşmeyi öyleyse laik ahlak anlayışına uyum sağlamayı az çok başardığı söylenebilecek bu kesim, büyük bir olasılıkla en ahlaklı kesimken toplumun büyük çoğunluğunun gözünde marjinal, başka bir deyişle aile ya da sürüye ihanet etmiş kişiler olarak değerlendirilip, dışlanabilmektedir.

Türkiye gibi modern bir toplumun tüm kurumlarına ve olanaklarına sahip olan, ancak hala sözcüğün gerçek anlamında modern bir ahlak anlayışına sahip olmayı başaramayan bir ülkenin, içinde yaşanan çağa uygun akılcı bir ahlak eğitimi konusunda çok ciddi ve önemli adımlar atmadıkça bu türden eylemler ve suçlarla daha uzun süre karşı karşıya kalması kaçınılmazdır. Bu toplum Ortaçağ’a özgü insanlık dışı bir inanç ve ahlak anlayışına son verip modern, çağdaş, sağlam bir ahlak anlayışına sahip dünyanın parçası olmak istiyorsa ahlak ve zihniyet evreninde bir devrim yapmak zorundadır, aksi takdirde bünyesinde dışı insana, ancak içi insanlık dışı bir varlığı andıran kişileri barındırmayı sürdürecektir.

Annesi, babası, ailesi, karısı ve kız çocuğu olan bir genç kız katili ve ona yardım, yataklık eden insanlar olsa olsa böyle bir toplumun ürünü olabilirler ve kendi kendini sarsıp uyandıramadığı, değişmediği takdirde bu toplum hoşuna gitse de gitmese de daha uzun süre bu tip insanlar yetiştirmeye devam edecektir.

Tarih: 21/2/2015
5952 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri