Yazdır Arkadaşına gönder
Muhafazakar görünmek ve modernleşmek 2
Oğuz Adanır
Oğuz AdanırDaha önce gerçek anlamda muhafazakarlıktan söz etmenin ne kadar güç olduğundan söz etmiştik. Bu yazımızda bu konuyu biraz daha derinleştirerek ele almaya çalışacağız.

İşe her zaman atalarımız olan ilkel toplumlardan yola çıkarak söz etmekte yarar var. İlkel toplumsal oluşumlar genellikle büyü düzeni ya da onun Şamanlık gibi türevlerine boyun eğmişlerdir. Bu topluluklarda inanç kavramı tamamıyla biçim, yani belirli aralıklarla yinelenen ritüeller, totem, büyü, kurban, adak vb şekillerde olup biçim içeriğin kendisi olarak algılanmaktadır. Başka bir deyişle değişik ritüeller sırasında kutsal atalar, tanrılar bu törenlere iştirak etmekte ve torunlarına sahip çıktıklarını göstermekte, hissettirmektedirler.

Ancak zaman içinde dünyanın belli coğrafyalarında insanın gösterdiği zihinsel değişime ayak uyduramayan bu inanç düzeni yerini başka inanç sistemlerine bırakmak durumunda kalmıştır. Dünyanın aynı bölgesinden belli aralıklarla üç tek tanrılı dinin ortaya çıkması, aynı zamanda daha önceki büyü düzeninin o coğrafyaya ne kadar güçlü bir şekilde kök saldığının ve semavi dinlerin her zaaf anında yeniden hortladığının bir göstergesi olarak da kabul edilebilir.

İlkel toplumsal oluşumlarda yaşamın tüm alanları iç içe geçmiş durumdadır, yani kutsal olan ve olmayan, uhrevi ya da dünyevi olarak nitelendirilecek alanları birbirlerinden ayırmak olanaksızdır. Oysa tek tanrılı dinler ortaya çıktıkları andan itibaren bir karmaşa olarak gördükleri bu düzene bir son vermişler ve biri bu dünya biri de öteki dünya olarak iki ayrı töze sahip dünyadan söz etmeye başlamışlardır. Dolayısıyla ilkel toplulukların tersine bu dünyanın sorunlarını öteki dünyanın sorunları ve koşullarından ayırmışlar ve hemen her yerde bu dünya krallar, sultanlar, şahlar vs’nin egemenliği altına girerken öteki dünya Hıristiyanlıktaki ruhani sınıf ya da Müslümanlıktaki şeyhülislam, hoca, imam, molla, tarikat, tekke, zaviye, yol, yani şeyh, şıh, baba, dede vb kişilere teslim edilmiş gibidir. Doğal olarak gerçek yaşamda işler bundan çok daha karmaşık olmakla birlikte ana çizgileriyle böyle olduğu kabul edilebilir.

Bu dünya son bin yıldan bu yana daha çok politika ve politika yapanlara, yani maddi dünyayı değiştirme peşinde koşanlara boyun eğerken, buna koşut bir şekilde manevi dünyada bu değişim ve özellikle de son yüzyıllardaki gelişmelere boyun eğmiştir. Ancak 15. Yüzyıl sonrasında Batı Avrupalı toplumlar hızla dünyanın geri kalanından koparak modernleşmişler ve tüm dünyayı hem sahip oldukları maddi koşullar hem de düşünce yapılarıyla etkilemişlerdir. Halen de şöyle ya da böyle etkilemeyi sürdürmektedirler.

Modern toplumlar akılcı düşünceye, akılcı yani bilimsel mantığa boyun eğerek tüm toplumu bu doğrultuda yaşamaya ikna ederken inanç sistemlerinin bu oluşturdukları dünyanın gerisine düştüğünü görmüşlerdir. Çağdaşlaşma inanç anlayışının da çağdaşlaşmasına neden olmuş ve zihinsel olarak eskisine oranla çok daha fazla gelişen bu bireyler ya aklı ikna etme konusunda yetersiz kalan bu inanç sistemini yadsımışlar ya da Kilisenin de modernleşerek inancı akla yakın bir çizgiye çekme çabalarıyla varlığını sürdürmesine izin vermişlerdir. Başka bir deyişle laik inanç akılcı inanç olup, bireyi inancı ve vicdanıyla baş başa bırakan ve inanç konusunda kimseye baskı yapılamayacağını anlamış bir sistemdir. Laiklik inançlı insanların inançlarını aracıların elinden kurtarıp doğrudan inandıkları varlıkla genelde kendilerince akılcı olarak yorumladıkları bir ilişki kurmalarını sağlayan modern bir inanç sistemidir.

***

Henüz sözcüğün gerçek anlamında modernleşememiş Türkiye gibi bir ülkede geçmişten bugüne neler olup bittiğine bakalım. Son 700 - 800 yılda Anadolu’da İslamiyet asla bir ya da iki önemli ruhani kurumun denetiminde olmamış, daha çok keyfi olarak nitelendirilebilecek (Görece Avrupa’da 7 - 14. yüzyıllar arasında kalan dönemdekine benzeyen) bir inanç anlayışı egemen olmuştur. Doğal olarak temel ilkelerden biçimsel olarak herkes haberdar olmuş ancak İslami inanç kavramı Mevlana ya da Yunus Emre ve diğerlerinin felsefi, insani yaklaşımları sayesinde Anadolu toplumuna derinlemesine nüfuz edememiş ve batıl inançlarla, sahte peygamberlerle neredeyse ülkenin her köyünde karşılaşılmaya (özellikle 16 – 19. yüzyıllar arası) başlanmıştır. 17 - 19. yüzyıllar arasındaysa taassup ve yobazlık, yani din anlayışına, din kavramına keyfi bir şekilde istediği içeriği yükleyen ve dini yok etmeye yönelik bir düzenle karşılaşılmaktadır. Cehaletin sınır tanımadığı 20. Yüzyıl başındaysa Cumhuriyetin kurulmasıyla bu sözde din anlayışına bir son verilmeye çalışılmıştır.

Cumhuriyetin başlangıç döneminde öncelikle istisnalar hariç bu bozuk, anarşik, neye benzediği belli olmayan din anlayışından bir an önce kurtulabilmek ve kutsal kitaba dayalı bir din anlayışının hızla yaygınlaşmasını sağlamak amacıyla imam hatip liseleri ve daha sonraki yıllardaysa İslamiyet’e modern felsefi, insani değerler katabileceği düşünülen İlahiyat fakülteleri kurulmuştur.

Cumhuriyet ilke olarak modern bir toplumu hedeflediğinden yurttaşlarını modern dünyaya uygun laik inanç sistemini onaylayan bireyler olarak yetiştirmeye çalışmıştır. Ancak her yeni modern oluşum gibi o da kimi yanlışlar yapmış olabilir. Örneğin, Diyanet İşleri belli sayıda cami inşa edildikten ve imam, hoca yetiştirildikten sonra lağvedilip bu kişilerin bakımı cemaatlere devredilebilir, yalnızca belli sayıda imam hatip lisesi ve ilahiyat fakültesi eğitim ve öğretime devam ederek bu cemaatler için din adamı yetiştirmeyi sürdürebilirdi. Dolayısıyla devlet yurttaşla inancı arasına girmeyi bırakır ve onu vicdanıyla baş başa bırakabilirdi.

Öte yandan her yeni oluşum ya da düzen gibi Cumhuriyete karşı da özellikle başlangıçta belli sayıda direnenler çıkmış, ancak toplumun onayladığı bu düzen yaklaşık yüz yıldan bu yana giderek daha yerleşik bir görünüme sahip olmuştur. Buna karşın ikinci bir eksiklik olarak nitelendirilebilecek sağlam, güçlü bir demokratik düzenin yerleşik bir görünüm kazanamaması nedeniyle günümüzde din kavramının toplumu oyalamayı sürdürdüğü ve modernleşmesini geciktirmekten başka bir şey yapmadığı görülmektedir.

Peki neden böyle olmuştur? Bunun daha önce de dile getirdiğimiz gibi pek çok nedeni vardır. Bir tanesi ve belki de en önemlisi 1970’lere kadar az çok nitelikli olduğu söylenebilecek eğitim-öğretim düzeninin 1974 Kıbrıs çıkartması sonrasında yaşanan ve 1990’lı yıllara kadar uzanan ekonomik bunalım nedeniyle büyük bir darbe almasıdır. İlk, orta, lise öğretmenleri giderek daha niteliksiz bir eğitim ve öğretim sürecinden geçtiklerinden ülkedeki eğitim sistemi 1970’lerin sonunda başlayarak çatırdamaya başlamış ve 2000’li yılların başında çökmüştür. Bunun bir nedeni de büyük bir hızla artan genç nüfusu eğitecek nitelikli öğretmen yetiştirilememesi, öğretmenlerin sayısında hızla görülen düşme ve 1980’lerde askeri darbeyle en nitelikli elemanları üniversitelerden uzaklaştırılan yüksek öğretim düzenidir. Günümüzde bu ülkenin en önemli sorunlarından biri olup mevcut politik yapılanmanın da önemli nedenlerinden biridir.

Politika-din ilişkisine gelecek olursak. Ülkemizde Osmanlı’dan bu yana her zaman maddi dünyanın bir parçası olmaya çalışan dinin (Osmanlı’daki hiyerarşik sıralamada Şeyhülislam hemen her zaman Padişah ve Sadrazamdan sonra gelmiş, ulema istisnai olaylar dışında her zaman dünyevi güce yani padişaha, çıkarları nedeniyle boyun eğmiştir) biraz da bu nedenle hiçbir zaman gerçek anlamda bir dine benzemediği, yani özellikle öteki dünyayı hedefleyen bir olgu olarak nitelendirilemeyeceği söylenebilir. Son 30 yılın Türkiye’sine bakacak olursak Cumhuriyeti, modernleşmeyi kendi çıkarları nedeniyle dinsizlik ya da dinin ortadan kaybolmasına yol açacak bir tehdit vs gibi görmeye/göstermeye çalışan kesimin özellikle de son 15 yıl içinde dine ideolojik bir görünüm kazandırarak, aşırı politize ederek ona din, yani manevi bir alan olma özelliğini yitirttiği söylenebilir.

Başka bir deyişle, yalnızca inanç alanına ait bir kavram olması ve yalnızca o alanı işgal etmesi gerekirken politik bir görünüme bürünen ve yaşamın tüm alanlarını işgal etmeye çalışan bir din, din olarak nitelendirilemez (herhalde bu yüzden son günlerde yurt dışında yaşayan bir cemaatin temsilcisi ülkedeki kimi politikacıları Şeytan, Allahsız, dinsiz olarak nitelendirmiştir). O artık politika için sıradan bir konuya dönüşmüştür, çünkü üstünde her türlü spekülasyon yapılabilmektedir. Politik spekülasyona böylesine boyun eğen bir din anlayışı, hala bir din anlayışı olarak kabul edilebilir mi?

Ancak öte yandan politikacıların din konusunda ikiyüzlü bir tavır takındıkları, yani kutsal alanı kutsal olmayan politika alanı içine çekerek bir bakıma yok ettikten sonra muhalefet ya da birbirlerine karşı onu hala kutsal bir kalkan gibi kullanmayı sürdürmeye çalıştıkları söylenebilir. Gerçekten inançları olan ve bu inançlara içtenlikle saygı duyan, bu konuda çok ciddi bir baskı, işkenceye maruz kalmayan bir toplum herhalde inançlarının hiçbir zaman politik bir malzemeye dönüştürülmesine izin vermez.

***

Dinin manevi içeriğini yitirerek sıradan bir politik argümana dönüşmesi ne türden sonuçlara yol açabilir. Her şeyden önce dine ideolojik bir içerik kazandırılarak bir bakıma manevi bir alan olarak yok edilmesine katkıda bulunan kitlelerin bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde bu sürece sahip çıkmaları olayın din ötesi bir niteliğe sahip olduğunu göstermektedir. Bu kitlelerin sorunu neydi, bugün nedir? Cumhuriyetin kurulmasından sonra Anadolu’da İslamiyet sonra ermediği gibi tarih boyunca görülmediği kadar çok cami inşa edilmiş, din adamı yetiştirilmiş, sözde tarikat ya da dini örgütler kurulmuştur. Dolayısıyla Cumhuriyetin İslamiyet’e zararı değil yararı dokunmuştur. Öyleyse Cumhuriyet İslamiyet konusunda asla tehdit edici bir unsur olmamıştır, ama kimlerin onu bu şekilde sunmaya çalıştıklarına bakarak çıkar çatışmalarının açıklaması yapılabilir.

Son 50-60 yıllık süreci belki şu şekilde açıklayabiliriz: Başlangıçta daha disiplinli, otoriter olan Cumhuriyet gerçekleştirilen görece demokratik hamlelerle daha ılımlı bir görünüme bürünmeye başlayınca sözde dini örgütlenmeler üzerinden yeterince nemalanamayan lider grupları siyaset üzerinden nemalanabilmek amacıyla (Türkiye’de ‘sınıf atlamanın’ ve zenginleşmenin en kolay yollarından biri politikaya atılıp, Devlet yönetimine şu ya da bu şekilde katılmaktan geçmektedir) o güne kadar görece örtük bir şekilde kullandıkları insanların dini inançlarını açıkça kullanmaya başlamışlardır.

Bir ülkede her an sarsılabilecek bir ekonomik düzen, işsizlik, insani yaşam koşullarında yaşamaya yetmekten uzak bir asgari ücret, her düzeyde nitelikli eğitim, sorunlu sağlık sistemi, asgari düzeyi aşamayan bilimsel araştırma, çağdaş demokrasi, kanserli topraklar, hiçbir standarda boyun eğmeyen korkunç bir yiyecek ve içecek sektörü, sanayi, madencilik ve inşaat sektöründeki katliama benzeyen iş kazaları ve daha onlarca toplumsal sorun dururken toplumsal gelişme, kalkınma, demokrasi, vs alanlara hiçbir somut katkı sağlamayacak dinle bağdaştırılan konuların ön plana geçmesini, gündelik yaşamın en önemli maddelerinden biri haline gelmesini anlamak zordur.

Bu aşamada kitlelerin mi liderleri ayartıp politika yapmaya zorladıkları, yoksa liderlerin mi kitleleri baştan çıkartıp aktif politika alanı içine çektiklerini söylemek zordur. Bu belki de karşılıklı bir rızanın sonucudur. Genel anlamda pek çok politikacı ve yakın çevrelerinin kısa bir zamanda büyük servetler yapmalarını izleye izleye bu yöntemi benimseyecek aşamaya gelmiş, bundan böyle politika ve ‘Modern’ devletin olanaklarından nemalanmak isteyen, ancak ‘Modern’ bir Cumhuriyetin yasa ve yönetmelikleriyle önlerini kestiğini düşünen muhafazakar görünümlü kitleler, bu engelleri aşabilmek amacıyla politikacıları demokrasi kavramını deforme ve dejenere etmeye zorlayarak (onların da dünden razı olduklarını unutmadan tabii) bu isteklerine önemli ölçüde kavuşmuş gibidirler!

Bu insanların çok büyük bir çoğunluğunun rejim olarak Cumhuriyetle bir alıp veremedikleri yoktur, modernleşmenin getirdiği hiçbir rahatlık ve konfor unsuru teknolojiyi yadsımamaktadırlar. Modern ve demokratik olarak değerlendirdikleri politika alanıyla ve örgütlenme biçimiyle de bir sorunları yoktur. İlköğretimden üniversiteye yaklaşık 20 - 21 milyon çocuk ve gencin önemli bir bölümünü modern okullara ve üniversiteye gönderenler onlardır. Zira manevi ve insani değerlerden çok maddi düzeyde değişen ve gelişen Türkiye’nin özellikle özel sektör aracılığıyla gençlere sunduğu inanılmaz maddi olanakları görüp, bunların çağdaş bir düşünce ve bilgi birikimi gerektiren alanlar olduğunu yavaş yavaş kavramaya başlamalarıyla birlikte maddi yaşamla daha içli dışlı olmaları kaçınılmazdır.

Çağdaş, modern bir gelecek isteseler de istemeseler de gelecektir. Önemli olan bu insanların buna ne zaman ve ne kadar hazır olacaklarıdır. İnançlar çağdaşlaşmayı ve modernleşmeyi hiçbir yerde ve hiçbir zaman engelleyememiştir. Dolayısıyla kaçışı olmayan bu süreçle uzlaşmayı bilmek bir erdemdir. Bu süreci şu ya da bu türden nedenler uydurarak geciktirmenin kimseye bir yararı olamaz. Bu olsa olsa psikolojik türden bir rahatsızlığın göstergesi olabilir ki, bu da günümüzde kolaylıkla tedavi edilebilecek bir şeydir.

Dolayısıyla ideolojik bir kalkan haline getirilen baş örtüsünün de (belki istisnalar hariç?) sözcüğün gerçek anlamında ne dini ne ahlaki ne de insani bir argüman olamayacağı, asıl sorunun ekonomik yani bir çıkar sorunu olduğu, önemli bir kitle için de politika aracılığıyla devletten nemalanma olanağı sağladığı sürece de kullanılmaya devam edileceğidir.

Öte yandan, küçüklere yönelik sözde din içerikli güncel eğitim programları ya da uygulamalarının hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığını, az önce söylediğimiz gibi nasıl Avrupa’da modernleşme, çağdaşlaşma dini içeriğin kendine rağmen büyük ölçüde yıpranmasına yol açtıysa Türkiye’de ya da dünyanın benzer koşullara sahip herhangi bir ülkesinde de buna karşı direnmenin hiçbir işe yaramayacağını söyleyebiliriz. Zira büyüklerinkinden çok farklı bir maddi dünya, çok başka bir zihinsel evren içinde yaşayan ve her türlü elektronik araç ve gerecin işletim mantığına hakim küçük yumurcaklara bu alanın tamamen dışında kalan bir zihinsel olguyu dayatabilmek olanaksızdır. Ulaşılabilecek tek sonuç köprüyü geçinceye kadar zorla ayıya dayı demelerini sağlamak olacaktır. Din çağdaşlaşmayı, yani bu genç kuşakların zihinsel evrenine girmeyi, onlara ulaşmayı başaramadığı takdirde belli bir süre sonra tamamıyla saf dışı kalabilir.

Aynı başlığı taşıyan bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi, günümüz Türkiye’sinde sözcüğün gerçek anlamında, istisnalar hariç, bir muhafazakarlıktan söz edebilmek olanaksızdır. Son yıllarda bizzat yönetici lider konumundaki insanların ağızlarından çıkanlar sonuç olarak intikam almaya yönelik yasal düzenlemelere dönüşmektedir. Oysa bunun ilkel toplumlardan bu yana süren bir özellik olduğu, yani belli bir topluluğa ait olanların kendilerinden olmayanları yabancı, hatta düşman sayabildiklerine tanık olunmaktadır. Dolayısıyla bunun muhafazakarlıkla bir ilişkisi yoktur, mevcut koşullarda bu daha çok hasım olarak görülen kesimi geçici olarak kızdırmaya, onu çaresiz bırakmaya yönelik bir tavırdır.

İnanç ya da din Türkiye’de hala bir biçim olmanın ötesine sanki çok fazla geçememektedir. Günümüzde din daha çok cami, namaz, oruç, sünnet, cemaat, sakal bırakma, başı belli bir biçimde bağlama, cübbe vs gibi uygulamalarla özdeşleştirilmekte, inanç göstergesi altında örgütlenmiş bir cemaate ait kişinin davranışlarının ahlaki ve insani boyutları nedense pek fazla sorgulanmamakta ya da görmezden gelinmektedir. Muhalif konumda görünen politik yapılanma ve kitleler de genelde benzer bir dogmatik kafa yapısına sahip olduklarından politik anlamda karşılıklı sürtüşme ve hakarete varan meydan okumaların ötesine geçilememekte, dolayısıyla toplumu yerinde saymaktan ya da içinde düştüğü açmazlardan kurtaracak güncel ve geleceğe yönelik politikalar üretilememektedir.

Osmanlı'nın başlangıcından Cumhuriyet’e giden ivmeyi düşünecek olursak bir kez daha hiçbir dini, ruhani ya da dünyevi gücün hiçbir zaman insani, toplumsal gelişmeleri engelleyemediğini ve daha çağdaş, daha uygar bir insanlık anlayışının her zaman galip geldiğini unutmamamız ve unutturmamız gerekir. Bu dünyada kusursuz düzen diye bir şey olmamıştır. Bugüne kadar tüm düzenler eninde sonunda dağılıp gitmek ve pek çok kez de yerlerini daha iyi olanlara bırakmak durumunda kalmışlardır. Bugün de yarın da bu böyle olacaktır.

Tarih: 2/2/2015
7090 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri