Yazdır Arkadaşına gönder
Modern demokrasiler ve dini inançlar 8
Oğuz Adanır
Oğuz AdanırModern demokrasiler konusunda bugüne kadar yazdığımız metinlerde zaman zaman bu düzenlerdeki olumsuzluklardan söz etmekle birlikte eleştiri konusunda bir yazı dizisine gerek olduğunu söyleyebiliriz.

Ülkemizde çağdaşlaşma, çağdaş bir yönetim biçimine sahip olma düşüncesi N. Berkes’e göre 17. Yüzyıl’da başlamış, II. Mahmut’la belli bir ivme kazanmış ve Cumhuriyetle bugünkü aşamaya gelmiştir. Bu düşünme ve düşleme sürecinde Cumhuriyet’in kurulmasından on yıl önce oldukça ilginç ütopik bir metin denemesi gerçekleştirilmiştir. Bu metnin yazarı o dönemin modern/çağdaş dünyasından haberdar ve eli kalem tutan, fabrika sahibi Osmanlı bir iş adamı olan Mustafa Nazım’dır. Kitabın adı “İleri İslam Medeniyeti Rüyası”dır (Boğaziçi Üni. Yayınevi, 2012). Basım yılı 1913, basım yeri İstanbul Sultanhamam’daki Kader Matbaası’dır. Türkiye’nin çok kötü bir dönemden geçtiği sırada metin (çeviren ve hazırlayan Engin Kılıç’a göre) özetle: “güçlü, nüfuzlu, zengin bir Türkiye idealini gözler önüne serer”.

Kitabın giriş sayfasında “Bu rüyadan gaye ve maksat, vatan ve milletin ilerlemesini ve yükselmesini sağlamaktır” denildikten sonra içinde: “Fen, sanat, ticaret ve ziraat – Usul, kurallar, tertip, görgü- Ahlak, adap ve iyi ilişkiler –Akıl yürütmeler, tartışmalar ve düşünceler- elden geldiğince her ilimden, her fenden bahseden eğlenceli, faydalı bir kitaptır” denilmekte ve metnin sonunda beğenildiği takdirde ikinci, üçüncü cildin yazılacağından söz edilmektedir.

O tarihlerde böyle bir metin yazımının düşünülmesi, tasarlanması ve yazılması bizim açımızdan son derece önemli olmakla birlikte yayınlandığı dönemde hemen hiç kimsenin kitapla ilgilenmediği söylenebilir. Çünkü geriye güçlükle bulunan nüshadan (?) başka bir şey kalmamış gibidir. Bizim açımızdan önemli olan hangi bakış açısı çerçevesinde tasarlandığı ve nasıl bir zihniyetin ürünü olduğudur. Zira kimi açılardan zamanının ötesine geçmeyi başaran bir metin gibi görünmekle birlikte bazı konularda yazar içinde yaşadığı zihinsel evreninin ötesine geçemediği, bu konularda ister kişisel ister okuyucuyu düşünerek olsun kendini çok fazla zorla(ya)madığı(?) görülmektedir.

İlginç bir şekilde metin bir rüya şeklinde sunulmaktadır. Yazarın öyle bir toplumun böyle bir aşamaya ancak rüyasında ulaşabileceğine inandığından mı yoksa kendi başına bir şeyler gelmesinden korktuğu için mi olayları bir rüya düzeni içinde sunduğu belli değildir. Aynı anda iki gerekçe de geçerli olabilir. Yazar rüyasında dört yüzyıl önce ölmüş olan dedesiyle karşılaşır ve metin araya zaman zaman başka kişilerin karışmasıyla düş düzeyinde kalan betimlemeler, yorumlamalar ve diyaloglarla sürüp gider.

Konuya geçmişi eleştirmekle giren yazar: “Bir memleketin ilerlemesi ve yükselmesi için ciddi bir adamın girişimleri yeterli olur” (s. 27), “özgürlük, adalet, eşitlik” (s.29) gibi demokrasi düzenini çağrıştıran sözcükler kullandıktan sonra ülkenin maddi durumunun nasıl düzeleceği konusunda yorumlar yapar. Düşte de olsa içinde yaşamakta olduğu toplumun insanlarını: “…hissiz, gayretsiz, servetsiz, anlayışsız, kuvvetsiz, vatanı umursamaz, cahil adamlar… ” (s.37) şeklinde değerlendirir. Osmanlı Hanedanlığından kolaylıkla vazgeçtiği söylenebilecek yazar inançlarına sıkı sıkıya bağlıdır.

İstanbul’u bir bakıma Asya ve Afrika’nın başkenti yani Büyük Meclise sahip genel anayasalı yönetim merkezi olarak sunan yazar bu birliğe bağlı ülkeleri zengin ve refah içinde yaşayan ülkeler olarak nitelendirirken; “Bugünkü Avrupa şimdi fakirlik, sefalet içindedir.” (s. 39) demektedir. İş kadın ve erkek haklarına geldiğinde yazar eşitlikten söz ettikten hemen sonra: “Ancak kadınlarla erkekler arasında her konuda eşit haklara uymamak ve kadın olmaları itibariyle kendileri erkekler kadar haklara sahip olamamak hakkını yine kendi meclisleri onaylamıştır” (s.41) gibi bir açıklamayla ayrımcılık yapmaktan pek rahatsız olmamaktadır.

Dede sanki bir sinema perdesinden torununa izlettiği bu ütopik evrende yaşayan insanlar konusunda, söz gelişi Emile Durkheim sosyolojisi okumuş birinin söyleyebileceği şu sözleri söylemektedir:

“…İki yüzlülük, yalancılık, bozgunculuk denilen fenalıklar bunlarda asla bulunmaz. Kıskançlık hissi yanlarından bile geçmemiştir. Her fert kişisel çıkarını toplumun çıkarında arar. Kişisel çıkarlarının artması için daima toplumun çıkarının yükselmesini arzu ederler.”

(s.52). Günümüze oranla basit bir düzeyde kalsa bile arada uluslar arası ilişkiler, sermaye oluşumu, ticaret, teknoloji ve üretimden söz edilmektedir. Tekrar tekrar Müslümanlığın altının çizildiği bu metinde bir ara o günkü ticaret anlayışıyla ilgili bir karşılaştırma yapılmakta ve: “Güya biz de ticaretle uğraşıyoruz. Aymazlık deryasına dalmış, hayır ve şerrini bilip anlamaktan aciz bulunmuş olan bizim gibi bir milletin kişisel menfaatleri peşinde gezerek türlü hile ve dolaplarla şu aldatmalar aleminde yapmaya çalıştığımız ticaretle ticaretin şu ileri derecesi arasında ne büyük fark var” (s.60) denilmektedir.

Mevcut toplumsal yapının ahlaksızlığı ve aymazlığını birden çok kez dile getiren yazar bu durumdan ancak ileri bir toplumsal yapılanmayla kurtulabileceği inancındadır. Ancak burada çelişkiler içine düşmekten kurtulamamaktadır. Büyük bir olasılıkla ziyaret edip gördüğü Avrupa ülkelerinin ürettiği teknoloji, refah düzeyi ve insan haklarına dayalı bir yönetim biçimini az çok benimserken ülkesinin içine düştüğü kötü durum ve sefaletten büyük ölçüde yine Hıristiyanları (özellikle de Avrupa’yı) sorumlu tutmaktadır. Avrupa uygarlığının biçimsel görünen özelliklerini düşlediği o Müslüman topluma mal ederken ahlak anlayışlarını (Tanzimat’tan o güne aydınların önemli rahatsızlıklarından biridir bu) yadsımakta ve İslam ahlakını yücelterek çelişkiye düşmektedir, zira ahlak anlayışını beğenmediği, yadsıdığı toplumların ürünü olan bilim, teknoloji ve refah anlayışını nasıl kabul ettiğini açıklayamamaktadır. Çünkü o bilim, teknoloji, refah düzeyi aynı zamanda o toplumlara özgü bir yaşam biçimi ve ahlak anlayışının ürünüdür. Burada o dönem aydınlarının içine çok sık düştükleri bir yanılgıdan söz etmek gerekiyor. Ahlak ve inançla özgürlük ve cinselliği birbirine karıştıran bu insanlar içinden çıkamadıkları bu sorun karşısında kendi inanç sistemlerine sarılmaktan başka bir seçenek görememektedirler. Başka bir deyişle ahlakı akılcı düşünceye boyun eğerek toplumsal bir olgu olarak kabul etmek yerine indirgeyici bir bakış açısıyla dinle ilişkilendiren zihniyet dolayısıyla cinsellik ve inanç arasında akılcı bir bakış açısına tamamen ters bağlantılar kurmaktadır.

Oysa toplumsal bir soruna (hastalıklar, vs) yol açmadığı sürece cinsellik akılcı ahlak anlayışının en az ilgilendiği alanlardan biridir. Zira ticaret, insanlar arası ilişkiler, adalet, eğitim, sağlık, insan hakları ve özgürlükler gibi konular belli bir ahlak, etik anlayışın ürünü olması gerekirken bütün bu alanlar atlanarak konu nerdeyse cinsellikle sınırlı bir namus anlayışına indirgenmektedir. Bunun büyük bir çelişki olduğu ne yazık ki anlaşılamamakta ya da kabul edilememektedir. Örneğin, tek eşli Avrupa cinsellik perspektifine bağlanan bir ahlak anlayışı çerçevesinde ahlaksız olarak değerlendirilirken yüzyıllar boyunca Osmanlı kadınının direndiği çok eşlilik ahlaklı bir davranış biçimi olarak kabul edilebilmektedir.

Evrensel nitelikte akılcı bir yaklaşımın ürünü olan cinsellik kavramını özgürlük, ahlak ve cinsellik arasında tamamen keyfi bağlantılar kurup (bu zihniyet cinsellik konusunda büyük ölçüde belki de özgür kadın düşüncesini kaldıramadığı için) Hıristiyan olarak nitelendirdiği bir ahlak anlayışıyla özdeşleştirerek, yadsımıştır. Oysa kapalı toplumlardaki cinsel ahlak anlayışının dışa açık ya da özgür toplumlara oranla çok daha çapraşık ve ahlaksızca olarak nitelendirilebilecek ilişki biçimlerine yol açtığı günümüzde artık evrensel boyutlarda kanıtlanmış bir olgudur. Dolayısıyla ahlakın cinsel namus kavramıyla özdeşleştirilmesi yalnızca cinsel özgürlüğün değil, aynı zamanda evrensel nitelikteki çağdaş adalet, hak ve hukuk düzeninin de önünü kesip, bu sürecin anlamsız bir şekilde uzayıp gitmesine neden olmuştur.

Az önce söylediğimiz gibi akılcılığın değil, Hıristiyanlığın ürünü olarak gördüğü modern ahlak anlayışını yadsıyan yazarımız nedense kocalarına muhtaç olmamak için çalışan kadınların (s.66), kadın çocuk doktorlarının (s.79) varlığını kabul etmektedir. Çocukların beş yaşından başlanarak çağdaş ilim ve fen yöntemleriyle büyütülmesi (s.81), İnsan Hakları Savunma Cemiyeti, muhalif parti üyeleri (s.105) gibi modern dünyaya ait terim ve sözcükler kullanırken söz birden (yazar burada geleceğin insanlarına gönderme yapıyor) “…insanlığın temel direğini İslam medeniyetinin yükselme yolunda bulmuşlar” (s.107) gibi bir açıklamaya gelmekte ancak hemen ardından kafaların tamir edilmesi (s.110) gereğinden, “Son derece geride kalmış olan eğitim, sanayi, ziraat ve ticaret gibi bir milletin, bir devletin yaşama sebebi olan şeyleri nasıl temin edeceğiz? Artık ırkımıza, sinirlerimize kadar tesir etmiş olan ahlak bozukluğunu ne şekilde düzelteceğiz?” gibi tespitlere geçmekte hak, hukuk, adalet gibi kavram, sözcük ve terimlere bir kez daha yer verirken geçmişin Osmanlısı ve o günün toplumunu ağır bir şekilde eleştirmektedir. Bir kez daha içinde yaşadığı dünyada gelişmenin toplumsal bir ahlak anlayışıyla ilgili olup din ya da inanç kavramıyla bir ilişkisi olmayabileceğini görememektedir. Çağdaşlaşma, modernleşme kendi yaşam biçimi ve ahlak kurallarını dayatan bir süreçtir. Bunu anlamamak çağdaşlaşmanın nasıl bir süreç olduğunu anlamamak demektir. Çağdaşlaşmak isteyen bir toplum öykündüğü modelin işine gelen yanlarını alıp işine gelmeyenleri bırakamaz, zira istese de istemese de oluşturduğu model ona kendi kurallarını dayatır.

Sonuç olarak ütopik olmaya çalışan bu metin bize belli ölçüde 17. ve 18. yüzyılların Batı Avrupalı hümanist düşünürlerini ve bilim insanlarını (Descartes, Galileo, Voltaire, Newton, Hobbes) anımsatmaktadır. Onlar da sorunları nesnel denilebilecek bir şekilde tespit edebilir ve doğanın nesnel yasalarını keşfederken belli bir inanca sahip olsalar da olmasalar da görecekleri olası toplumsal baskıdan çekinerek her şeyi Tanrıya ve kurulu inanç düzenine bağlamak gibi bir zorunluluk hissetmişlerdir. Bu zorunluluktan ancak Marx ve çağdaşları döneminde yani modern demokrasilerin şekillenmeye başladığı bir dönemde kurtulmuşlardır. Bu toplumları günümüzde istediğimiz kadar eleştirebiliriz, ancak demokratik haklar ve özgürlükler, ilkeler, demokratik erdemlere sahip olma, dürüst yurttaşlık gibi konularda, vs henüz bu toplumların önemli bir kısmının düzeyine ulaştığımızı iddia edebilmemiz mümkün değildir.
Öyleyse ülkemizde de inanç ya da inançların ülkenin geleceğini biçimlendirme konusunda tek başına yeterli olmadığını anlamak ve bugünden başlayarak çağdaş yaşamın hangi niteliklere ve erdemlere sahip olması gerektiğini tartışmak gerekir. Zaten tartışsak da tartışmasak da bu ütopik metnin yazıldığı tarihten bugüne Türkiye’de şeylerin (mevcut koşullar ve evrensel konjonktüre koşut bir şekilde) olması gerektiği gibi gerçekleştiği ve bundan sonra da bu süreci durdurmanın olanaksız olduğu görülecektir.

Tarih: 6/1/2014
7016 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri