Yazdır Arkadaşına gönder
Modern demokrasiler ve dini inançlar 3
Oğuz Adanır
Oğuz AdanırAhlaki ve felsefi bir açıdan modern insan içinde yaşadığı toplumdaki tüm temel inanç biçimlerini, yerleşik değerleri sorgulayan, yaşamın tüm alanlarına yönelik sorduğu sorulara yanıt arayan, bir bakıma her şeyden kuşku duyan insandır. Bir başka deyişle inançlar, gelenekler, görenekler, töreler, zihniyet ve kültürü oluşturan tüm unsurlar bu sorgulamanın önemli hedefleri arasındadır. Bu çerçeveden bakıldığında gelenek, görenek, adet ve inançlarına körü körüne bağlı olan, yaşamın hiçbir alanında ne toplumu ne de kendini sorgulamayan bir insan modern olarak nitelendirilemez.

Modern bireyler ve modernleşemeyen yurttaşlardan oluşan bir toplumda kavram karmaşası kaçınılmazdır. Örneğin, normal - anormal, çağdaş - çağdışı ya da modern - modern olmayan ayrımları ya da tanımları herkes için aynı anlamlara sahip olamaz. Modern bir ahlak anlayışına, modern insani değerlere sahip olmayan, modern yaşama özgü hak ve özgürlükleri kabul edemeyen ya da kabul etmekte zorlanan bir zihniyetin, bir kültürün modernlikten söz edemeyeceği ortadadır.

Modern olmayan bir insan modernleşmeyi keyfi bir şekilde tanımlayamaz, çünkü kavramlar genel bir geçerliğe ve anlama sahip sözcüklerdir. Modern olmayan insanlar modernleşmeyi istedikleri gibi çarpıtıp, dejenere etme hakkına sahip değildirler. Modernleşme eleştirisi ancak modernleşmiş bireyler tarafından yapılabilir, zira dünyaya modernleşme öncesi bir pencereden bakanların onu olması gerektiği şekilde algılama ya da kavramaları çok zor, belki de olanaksızdır.

Modernleşme, çağdaşlaşma yaşamın hemen tüm alanlarını kapsar. Modernleşme ya da çağdaşlaşma demek toplumsal, politik, ekonomik, bilimsel, teknolojik, hukuki, ahlaki, kültürel alanların toptan akılcı düşüncenin egemenliği altına girmesi demektir. Modern toplumlarda dini inançlar da bu akılcılık sürecinden kurtulamamışlardır.

Yaşamın hemen tüm alanlarının akılcı düşüncenin egemenliği altına girmesi dini inançların da bu sürece boyun eğmesine neden olmuş ve özellikle 20. Yüzyıl'dan başlayarak bu yüzyılın akılcı, modern, demokrat ve laik insanına din kavramının bir efsane, bir masal gibi anlatılma biçimine kiliseler tarafından bir son verilerek dini inanç kavramı daha inandırıcı/akılcı söylevler biçimine sokularak anlatılmaya, açıklanmaya başlanmıştır. Zira modernleşme sürecinde cemaatlerini büyük ölçüde yitiren o kiliseler böyle bir değişikliğe gitmeme ve geleneksel açıklama yöntemlerinde ısrar etme durumunda cemaatlerinin tamamını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya geleceklerini anlamışlardır.

Örneğin, modern bir toplumda kutsal bir mekan olarak bilinen dini ibadethanelerin ait oldukları bağlamdan kopartılarak hava alanları, büyük restoranlar, otobüs terminalleri, benzin istasyonları, modern eğitim kurumları vb yerlere yayılmaları olsa olsa gerçek ibadethanelerin kutsallığını zedeler. Zira her yeri bir ibadethaneye dönüştürme arzusu “hiçbir yer ibadethane değildir” gibi bir sonuca yol açabilir ve bu yöntemle ibadethaneler zamanla kutsallıklarını yitirebilir.

Yine politikacılar belli konularda söylev çekip normallik, anormallik gibi sözcüklere başvurduklarında önce kendilerinin yurttaş olarak hangi zihinsel evrene ait olduklarını açıklamak durumundadırlar. Zira geleneksel bir düşünce yapısıyla konuşulduğunda dile getirilen normallik - anormallik, çağdaşlık - çağ dışılık gibi terimler modern bir düşünce yapısına sahip insanlar için aynı anlamlara sahip olmayacaktır.

Örneğin, zihinsel ve kültürel olarak birbirlerine daha yakın görünen Japonya, Çin, Türkiye gibi ülkelerde modernlik kavramı acaba aynı anlam ya da içeriğe sahip midir? Çin ve Japonya gibi toplumlar kendilerini modern ülkeler olarak nitelendirmektedirler.

Çin geleneksel giyinme ve eğitim biçimine neredeyse tamamıyla son vermiş, inanç sistemini neredeyse tamamıyla tasfiye etmiş bir ülke olup biçimsel anlamda Türkiye’den daha modern bir toplumdur. Japonya’da (egemen inanç sistemlerini tasfiye etmemekle birlikte) üç aşağı beş yukarı biçimsel anlamda Türkiye’den daha modern bir toplum görünümüne sahip olup her ikisi de teknolojik, bilimsel ve maddi gelişme konusunda Türkiye’nin çok ilerisindedir. Çin ve Japonya dünyada ekonomik ve teknolojik açıdan en gelişmiş dört ülkeden ikisini temsil etmektedirler.

Gerek Japonlar, gerekse Çinliler 20. Yüzyıl'ın başından itibaren modernleşme kavramını kabul etmiş ve biçimsel de olsa modernleşmek istediklerini kılık ve kıyafetlerini değiştirerek ve zaman içinde bu süreci toplumun hemen tamamına yayarak göstermişlerdir. Çin’le hemen aynı dönemlerde bir Cumhuriyet düzeni kuran Türkiye sahip olduğu coğrafi avantajlara karşın kendisinden onlarca kez kalabalık ve çok daha yoksul bir ülke olan Çin’e oranla yaşamın birçok alanında geride kalmıştır.

Özellikle Çin’in son kırk yıl içinde yaptığı akılcı düşünce yani eğitim, öğretim hamlesi teknoloji, bilim ve sınai üretim alanlarında muazzam bir sıçramayla sonuçlanmıştır. Çin, Japonya hatta Güney Kore gibi ülkeler geçmişi olumlu ve olumsuz yönleriyle bir kenara koyup akılcı düşünceye ağırlık vererek içinde bulundukları yoksulluk ve darboğazdan kurtulmuşlardır. Ancak bu üç ülkenin de demokrasi konusunda ciddi olarak nitelendirilebilecek sorunları vardır. Ne var ki toplumların sabrı sınırsız değildir “Uzak Doğu Kaplanları” er ya da geç aydınlanmış halklarının iradesine boyun eğmek durumunda kalabilirler.

Sonuç olarak, sevgili Niyazi Berkes’in dediği gibi kalkınma toptan olmak zorundadır. Toplumun önemli bir bölümü modernleşmeyi çarpıtıp inançlarına uydurmaya çalışmak yerine inançlarına akılcı bir nitelik kazandırdığı takdirde pek çok sorunun kendiliğinden çözüleceğine kuşku yok.

Tarih: 22/11/2013
6860 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri