Yazdır Arkadaşına gönder
Mestan Yapıcı'nın yakını...
Tufan Atakişi
Tufan AtakişiE.Ü. Hastanesi Acil Servis Kapısında Yaşanan Gerçek Bir Öykü...
 
Boğuk ve mekanik bir ses:
"Mestan Yapıcı'nın yakını lütfen danışmaya..."

***

Çevrede bekleşenlerin hemen hemen hepsi 100 metre yarışının çıkışına hazır sporcuların heyacanı vardı yüreklerinde. Oturuyorlar, ama her an her şeyin olabileceği düşüncesiyle bedenleri gerilmiş yaydan farksızdı. Hedefleri otomatik açılır - kapanır kapı...
Gözbebeklerinin ardındaki saydam doku oraya odaklanmış. Kulaklar, hoparlörden çıkacak bir seste hemen dikiliyor; Konuşmalar kesiliyor. Ortalık bir anda sessizliğe gömülüyordu: Ölüm sessizliği kaplamıştı her yanı. Hızlı adımlarla koşuşturan kişiler soğuk duvarların kendilerini izlediğinin farkında değildiler sanki. Sessizliğin ayak izleri görüyorsunuz kapı önünde...
Fısıltılar yavaş yavaş yerini gözlerin konuşmasına bırakıyor...

***

Otomatik kapının hemen önünde danışma var. Adı danışma! Bekleyenler bir şeyler dinleyip geri dönüyorlar. Yüzlerindeki anlamın ne olduğunu hemen anlıyorsunuz.

***

Karşıyaka'nın denize açılan asfaltları var. Benim çocukluğum ve gençliğim Reşadiye Asfaltında geçti. Eşim Asuman da denize açılan bir başka asfalttan: Celal Bey, Diğeri de Fazıl Bey... Bundan 22 yıl önce bizi bir araya getiren en büyük ortak nokta  belki de asfalt !

***

Kayınpederim " Anne ve babasından önce kendisi gelsin. Tanımak istiyorum." demiş.

***

Celal Bey Asfaltı'ndaki iki katlı Rum evinin merdivenlerinden çıkarken dizlerim titremedi dersem yalan olur. Böyle yetiştirildik. Büyüklerimizden böyle gördük.. Bir saygı aşılamasıydı bu... Bu arada özgüvenimizi düşünenler oldu mu bilemiyorum.
 
Hep utangaç, hep çekingendik. Yaşıtlarımızla bile oynarken ebeveynlerimizin koyduğu kurallar ağır basardı o zamanlar.
Çocukluğum boyunca elime bir taş parçası alamadım. Babamın uyarısı kulaklarımdaydı. Daha doğrusu beynimin en ince kıvrımlarında çınlanıp durdu: "Ya elindeki taşla, komşumuz filanca beyin camını kırarsan..."
Doğruyu söylemek gerekirse ben filanca bey amcanın camını kırdım. Ama taşla değil. Ortaya koyduğumuz kuka ile.

***

Eskiler bilir. Sokak Ortasına bir konserve kutusu konulur -ki buna kuka derdik biz... Zor bulunan bir şeydi bu - ona olanca gücümüzle hızla vururduk. Ne kadar uzağa gönderirsen o kadar başarılı olurdun.
 
Benim kuka, filanca bey amcanın camını kırdıktan sonra salonunun tam ortasına düşmüş. Varsayın artık benim oyundaki başarı puanımı.

***

Müstakbel kayınvalidem salonun bence en önemli köşesinde azametle, sessiz sedasız oturuyor bu sırada. Ama evde kayınpederimin sözü geçiyor:
"Ne iş yapıyorsun?"
"Annen, baban sağ mı?"
"Nerede oturuyorsun?"
Sorular art arda geliyor, hangi soruya nasıl cevap vereceğimi şaşırıyorum.
Yutkunup, zar zor "Annem ve babam sağ" diyebildim.
Cevap hemen geldi:
"İlk soru bu değildi."

***

Asuman'ın babasının öğretmen olduğunu biliyordum. Üstelik görüntüsü ben de öyle çok sert bir öğretmen profili de çizmemişti. Tekrar tekrar yutkunmak istiyorum ama boğazımda yutkunacak ıslaklıktan, tükürükten zerre yok. Öksürüyorum, hatta boğulurcasına öksürüyorum.
Gür bir ses, ortalıktaki sessizliği sanki boğdu: "Fatoş, bir bardak su getir!"

***

Celal Bey asfaltının en önemli özelliklerinde biri de Cumhuriyet İlkokulu'nun ön kapısının buraya açılmasıdır. Karşıyaka'nın en eskilerinden biridir bu okul. Kentimize yön veren birçok önemli insan buradan yetişmiştir. Yönetimi, öğretmenleri ve öğrencileriyle her zaman başarılı olmuştur İzmir'de.
Celal Bey asfaltı, şimdilerde de sahile açılan sağ köşesindeki, eski Karşıyaka'yı anımsatan üç tane eski Rum evi ile bu caddenin simgesidir bence. Bu evler amaçlarının dışında kullanılsalar da zamana meydan okuyan direnci, fiziği ve mimarisiyle saygı duyulması gereken yapılardır. Korkum bir deli ateşin bu güzelim eski Karşıyaka evini apartman yapması!..

***
 
Derin bir soluk aldım. Kendimi toparladım. Dersini sular seller gibi çalışmış öğrenci gibi üç soruya, sırasıyla hızla cevap verdim. "Aferin!" dedi.

***

Karşıyaka'da 70'li yıllarda inşa edilen evlerde, mutfak ile salon yan yanadır. Arada da küçük bir servis penceresi vardır. Asuman, kayınpederimin görüş alanı dışındaki o küçücük servis penceresinin ardında zıplayıp duruyordu. Aferin kelimesi sanki bu işin, bu beraberliğin, bu aşkın olumlu sonuçlanacağına işaretti. Zaten öyle de oldu. Artık "Oğlum" diye çağırıyordu beni, Teoman ve Ozan'ın yanı sıra.

***

Ambulansların siren seslerinin ardı arkası kesilmiyordu. Hafta sonuydu; Cumartesi, yani tatil günü. Ege Üniversitesi Acil Servis önündeki trafik oldukça sıkışık: Gidenler, gelenler. Kapının önündeki tahta bankta oturup çevreyi, özellikle kapıları dikkatle izliyorum. Üzüntüyle girenleri görüp üzülüyor, yüzleri ve gözlerindeki gülümsemelerle çıkanları gördükçe seviniyorum. Sanki o hastanın sahibiymişcesine. Ama bildiğim bir gerçek var. Bu gece uzun geçecek. Uzun ve sıkıntılı...

***

Mordoğan'da bir yazlığı var kayınpederimin. Bir hafta sonu gittiğimizde: "Yarın sabah erken kalkıp dağa çıkacağız" dediğinde itiraz edebilme şansımın olmadığını biliyordum. Sabahın köründe Mordoğan'ın sırtlarına tırmanmaya başlıyoruz. "Karnın acıktı mı?" diye soruyor öğle vakti. Soluk soluğayım... Dilim bir karış dışarıda cevap veriyorum: "Baba! Ben çok acıktım yaaa..."
Cümlenin sonundaki yaaa eki sanki açlık katsayımla orantılı, "yaaaa" uzadıkça uzuyor. Bana hemen cebindeki gürgen saplı bağ bıçağı ile, temiz bir kaya üzerinde çevreden topladığı otlarla mükellef bir öğlen yemeği hazırlıyor. Keyifle yediğim her otun özelliğini ve faydalarını da anlatarak. Hem midemi hem de bilgi hazinemi doyuruyorum.
Kendimce espri yapmaya çalışıyorum, karnım doydu ya: "Baba tatlılardan ne var?" Çevrede biraz arandıktan sonra kalın bir diken gövdesiyle geliyor. Kabuklarını soyduktan sonra "Şeker oranı, şuruplu tatlılara göre biraz düşüktür ama bununla idare edeceğiz..."
Ne olacağını bilemeden, kaygıyla çıktığım dağdan, keyifle, güle oynaya iniyorum. Kayınpederime olan saygım, otlarla ilgili bilgim daha da artarak. O'nun bir köy enstitülü, daha doğrusu öğrencileri eğitecek öğretmenleri yetiştiren, eğiten, yani hocaların da hocası olduğunu bir kez daha hatırlıyorum. Oysa Celal Bey Asfaltındaki evin basamaklarından zor bela çıkarken, amacım sadece kızıyla evlenmekti.

***

Yeni bir anons... Çevredeki herkes gibi biz de irkiliyoruz. Acil servisin kapısına koşar adımlarla giderken ne yazık ki sizlere neler düşündüğümü bu satırlarda anlatabilme yeteneğine sahip değilim, diğer koşuşturanlar gibi.

***

Durumum biraz farklı galiba. Ben kızını sevdim. Sonraları karımın babası diye sevdim, saygı duydum. Zamanla durum değişti. Karımın babası: Kayınpederliğinin yanı sıra benim kimseden öğrenemeyeceğim hayat bilgisi öğretmenim oldu. Giderek saygım arttı sevgim daha bir çoğaldı, bu öğretmenime karşı. Ama ne hayat bilgisi... Yaşanmışların ve yaşanacakların öğretmeni. Ne yapacağımı şaşırdım. Yanından ayrılamıyorum. Her buluşma bir ders. Hem de özel bir ders, tane tane anlatılan çok özel bir ders...

***

Gece yarısına yaklaşıyoruz. Anons yapan görevliler; görevli doktorun adıyla hastanın soyadını birbirine  karıştırıyor. Yoruldular. Onlarınki de zor iş. Kolay değil. Kapıda bekleşenler kendi aramızda konuşarak onlara da hak veriyoruz. Bir anons daha: "Nesli Yapıcı'nın yakını" Artık işi öğrendik. Hemen fırlıyoruz kapıya: Doktor Nesli, Mestan Yapıcı'nın doktoru.

***

Kayınpederim daha doğrusu hayat bilgisi öğretmenim, ilkokul müfettişliği yaparken görev gereği 1966 yılında gittiği Karaburun dönüşü Mordoğan'ı tanıyor. Oradaki okulda görevli olan öğretmenin - ki eski öğrencisi - zoruyla bir arsa alıyor.  Öykü daha uzun da, özü bu. Daha sonra buraya bir yazlık yapıyor, emekliliğinde İzmir'in sıcağından uzaklaşmak için. Uzun yaz tatillerinde sadece denize girmek O'na yetmiyor. Köy enstitülü olmanın da aşıladığı mantıkla çevreyi geziyor, öğreniyor, araştırıyor ve not alıyor. Bu notlar daha sonra bilimsel araştırmalar üzerine kurulmuş bir kitaba (1) dönüşüyor. Okurlarıyla daha doğrusu okumaya, araştırmaya niyetli olanlarla paylaşıyor bu bilgilerini. Yarımada olarak tanımlanan Mordoğan ve  Balıklıova beldelerini ve  Karaburun ilçesinin ve yarımadasının önemli bir kaynakçasını oluşturuyor.  Mestan Yapıcı imzasını taşıyan bu üçüncü kitap, yayınlanarak kütüphanelerde önemli bir yer ediniyor.

***

Sanki bu sefer ki  anons  bir farklı yapılıyor veya bana öyle geliyor duyacağımı biliyormuşcasına: "Mestan Yapıcı'nın yakını."

***

Ege Üniversitesi acil servisinde o gün dahiliye uzmanı olarak Dr. Nesli görevli. Daha doğrusu nöbette. Nesli genç bir doktor. Üstelik çok da duygusal. Görünce hemen anlıyorsunuz. Hastanın ve yakınlarının sıkıntısını paylaşıyor ve onlarla birlikte yaşıyor sanki. Duygularını gizleyemiyor. Görevini de aksatmıyor.  Hem çok yoruluyor, hem de üzülüyor onlar için, yıpranıyor bu gencecik yaşında.

***

Anons bu kez daha boğuk, daha soğuk ve de mekanik çıkıyor sanki, buz gibi soğukluk kapsıyor yüreğimi. Titriyorsunuz iliklerinize dek, duyacaklarınızı bilircesine... Mevsim normallerinin üzerindeki, güneyden gelen çöl sıcaklarının kavurduğu İzmir'de !..

***

Danışmaya hızlı adımlarla yürürken, sanki bir güç dizimi, belimi geri çekiyor, gitmemi ve duymanızı istemezcesine... Doktor Nesli acil servis koridorunun köşesinde ağlıyor. Karşımızdaki anestezi uzmanı bize durumu anlatmaya çalışıyor: "Mestan hocanın kalbi durdu. Ama elimizden gelen her şeyi..."

***

Güle güle Mestan öğretmenim"

***

Unutmadığım, unutamayacağım sözleri kulaklarımda çınlıyor:
"Kişiler yaşadıkları süreyle değil, insanlar için, toplum için bıraktıkları olumlu şeylerle anılırlar."

---

(1)    Kitap : Mordoğan / Mimas / Emirdoğan 
(2)    Kasım 2004  Atadost Yayınları: 33 / 224 Syf.


Tarih: 18/8/2007
1399 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri