Yazdır Arkadaşına gönder
Manisa kültür turu
Orhan Beşikçi
Orhan BeşikçiAra sıra İzmir dışına çıktığım oluyor. Manisa - İzmir arası 36 kilometre. Geleneksel “Mesir Günleri”nden bir gün önce tarihi Manisa’yı gezme olanağını bulduk. Ege Derneği’nin daveti üzerine fotoğraf sanatçısı dostlarım, Tülin ve Birol Üzmez, Oktay Acar’la birlikte 26 Nisan 2014 tarihinde Manisa’ya gidip “Manisa Kültür Turizmi Potansiyeli Paydaş Analizi ve Strateji Önerileri Projesi Etkinliği’ne katıldık.

Gezi öncesi, Manisa üzerine bilgilerimi tazeledim, kitaplar karıştırdım. Homeros, Tantalos, Amphion, Zeus, Niobe, Hitit, Aka, Frigya Lidya, Helen, Roma, Bizans, Saruhanoğulları, Osmanlı . Magnesia, arkeoloji, müze, mitoloji, camii, çeşme, imarethane, köprü, medrese türbe, mesir, tarım, halı, lale, üzüm, zeytin, dağ, ova, ne varsa göz attım...

Kültür ve Turizm eski Müdürü araştırmacı yazar Hakkı Avan ve proje koordinatörü Alp Tunay yönetiminde düzenlenen kültür turu keyifli geçti. Bir ara rehberimize, “Manisa Gazi İlkokulu nerede?” diye sordum. Sevgili Yaşar Ürük anlatmıştı, en kaliteli piyano 1936-1937 yılında açılan Manisa Kız Enstitüsü’ne gönderilmiş. Bu okul 1946 yılında Manisa Lisesi, 1957-1958 yılında da Manisa Gazi İlkokulu adıyla hizmet vermiş.

Gazi İlkokulu’nun kuruluş yılları benim ilkokul yıllarımla çakışıyor. Hafızamda yer etmiş bir olayı paylaşmak istiyorum.Yaklaşık elli yıl önce Manisa Gazi İlkokulu 3 A öğrencileri harçlıklarından biriktirdikleri paralarla başka bir şehrimizde öğretim yapan Gazi İlkokulu 3 A sınıfı öğrencilerine tahta kutu içersinde kuru üzüm göndermişlerdi. Manisa ve Manisalılar’a duygusallığım kardeş okuldan okulumuza gönderilen ve benim hisseme düşen bir avuç kuru üzümle başladı...

Hazır Manisa’ya gelmişken Gazi İlkokulu’nu ziyaret edip, yerinde duruyorsa döneminin en kaliteli piyanosunu dokunmak, saçları benim gibi beyazlaşmış, hiç tanımadığım arkadaşlarımı görüp kucaklaşmak kadar anlamlı ve heyecanlı olacaktı... Farklı bir güzergahta olduğu için bu buluşmayı bir başka Manisa gezisine erteledim. Günümüzde yaşanan kaba hemşehrilik ilişkilerini geçelim, o yıllarda öğretmenlerimiz, birbirimizden uzakta olsak da kentler arası iletişimi, yurttaşlık bağlarını minik öğrencilerine böyle kurduruyorlardı...

Geziye, Çaybaşı Deresi’nden başladık, bahar dereyi ulu çınar ağaçlarıyla yeşil bir cennet yapmış. Koku filan yok, her yer tertemiz. Karşı kıyıya geçtiğimiz köprünün altında başka bir köprü olduğunu fark ettim, tıpkı bizim Yeşildere’de saklı olan Kervan köprümüz gibi... Dostlara, “Manisa il kültür envanteri çıkarıldı mı?” diye sordum, henüz çıkarılmamış, hazırlanıyormuş... Şehzadeler şehrinde halen kültür envanteri olmaması büyük eksiklik...

Sokak arasında karşımıza çıkan Sinan Bey Medresesi bizleri 1549’lu yıllara götürdü. Kapalı olduğu için içeri giremedik. Yığma taştan inşa edilmiş dikdörtgen planlı tarihi yapı 1985 yılında onarım görmüş. Farklı malzemeler ve çimento harcıyla yapılmış melez imalatlar hemen kendisini gösteriyor, keşke onarım sırasında restorasyon hataları yapılmasaydı...

Oradan 1484 yılına tarihlenen yivli minareli İvaz Paşa Camisi’ne yürüdük. Burada da benzer hatalar gördük... Kabak Tekkesi, Yedikızlar Türbesi, Dere Hamamı, Revak Sultan Türbesi, kapalıydı. Mesir günleri için Manisa’ya gelen yerli turistler, ata yadigârlarını bizler gibi dışarıdan seyretmek zorunda kaldılar.

Ağlayan Kaya’nın ilerisinde “Manisa Tarzanı” filmi için plato olarak kullanılan Kır Kahvesi yöresinde karşımıza çıkan tek gözlü tarihi köprünün bakımsızlığı dikkatimden kaçmadı...

Saruhan Bey’in torunu İshak Çelebi tarafından yaptırılan Mevlevihane’nin yaşatılması sevindirici, ancak sevincimiz kısa sürdü. Girişte ne Selçuklu ne de Osmanlı mimarisinde görülmeyen farklı bir görüntüyle karşılaştık, içeride bizleri duvara asılı LCD televizyonu karşıladı. Tarihi Mevlevihane daha çok hamam görüntüsündeydi...

Oradan Ulu Cami, İshak Çelebi Türbesi’ne gittik. Türbe burada da kapalı olduğu için ziyaret etme olanağımız olmadı... Muradiye Camisi’nde gözümüze takılanlar oldu, Mesir Camisi revaklarında abartılı renkler, Saruhan Bey heykelindeki orantısızlık...

Son olarak şifahaneye uğradık, küçük hücrelerde Osmanlı döneminde mankenler üzerinde cerrahların yaptığı sağaltımı gösteren görüntüler ilgi çektiğinden olacak, ziyaretçisi bir hayli fazlaydı. Şifahane avlusunda çay içip söyleştik... Beylik ve Osmanlı dönemi eserlerinin sanki tek bir elden ve aynı anda çıkmış gibi birbirine benzetme hatalarından bir an önce vazgeçilmesi, turistik değerlerin görsel hafızada kalacak şekilde profesyonelce sunması üzerine görüş belirttim...

Manisa’dan ayrılırken yol üstündeki fırıncının ısrarla tavsiye ettiği ekmeğin kokusu sofrada bana biraz ağır geldi. İzmir’de fırıncı dostlara tattırdım, nohut mayasının bozuk olmasından kaynaklandığını söylediler. Bundan sonraki seyahatlerimde bu fırından ekmek almam, ancak çorbasını içip, Manisa köftesi ve kabak tatlısını yemek için Taş Fabrika Restoran’a tabii ki giderim. Eski un ve çırçır fabrikası abartıya kaçmadan sahipleri tarafından restorana dönüştürülüp mükemmel bir ortam yaratılmış.

Dediğim gibi, Manisa çocukluk yıllarımdan beri sevdiğim şehir. Türküsü de var: “Of aman aman Manisa / Manisa üzümün bolca olsa…”

Üzümün bol, ziyaretçin ve koruyanın çok olsun Manisa...

(Fotoğraflar: Tülin Şaşmaz Üzmez)

Tarih: 4/5/2014
13781 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
YAZARIN KENT SÖYLEŞİLERİ
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri