Yazdır Arkadaşına gönder
Ayşe Başak KabanUzun zamandır ne düşündüğümü düşünüyorum; düşünürken ne hissettiğimi, tam olarak ne olduğumu, ne olacağımı... Tüm bunlar çoğunlukla gece yatarken, tavanın kırık beyazlığında asılı duran pervanenin kollarından birisine bakarken oluyor. Bazen tam tersine bilgisayar veya televizyon ekranına bakarken; izlerken, okurken, incelerken değil, bakarken... Çoğunlukla alık bir bakma bu; çünkü izleyemiyor, okuyamıyor, incelemiyor daha çok tüm bunları mış - muş gibi yapıyorum.

Bir süredir eskisi gibi okuyamıyor, yazamıyor, müzik dinleyemiyorum. Dört bir yanım ağır saldırı altında. Sanki içi terk edilmiş bir ev gibiyim; her yönden ağır ateş altındaydım. Bitmiyor bir türlü... Bitmesi bir yana inatla devam ediyor; ağır bir hastalık ateşi, sayıklama, halüsinasyon görme... Tüm bunlar artık rutinim…

“Eskiden nasıldık?” diye düşünüyorum; nasıl yemek yerdik mesela? Salatayı iştahla kaşıkladığımı anımsıyorum, yetinmeyip sonunda kalan zeytinyağlı, limonlu suyunu içtiğimi. Bir süredir iştahla yemek yiyemiyorum. Açlıktan bitkin düşmesem belki aklıma bile gelmeyecek. Eskiden ne severdim sofra sohbetlerini... Akşam yemekleri, sabah kahvaltıları saatlerce uzayabilirdi; o zaman konuşacak çok şey vardı; bahçeye gelen kedi yavruları, erken çiçek açan badem dalları, yeni çıkan albümler, heyecanla gelmesi beklenen dergiler, kitaplar, flmler... Balkon tavanının köşesine yuva yapmış kırlangıç ailesi...

Elimdeki kitabın sevdiğim bir paragrafını okurdum Cihan'a, kahkahalarla güldüğümüz filmler vardı; umarsızca kahkaha atamıyoruz nicedir. Kızlı erkekli toplanıp salonun ortasına yaydığımız oyunlarımızla çocukluğumuza döndüğümüz akşamlarımız vardı; bağrış çağrış oyun oynar, eğlenirdik; o geceler mutlaka ya Depeche Mode veya Kazım Koyuncu ile biterdi. Ya horon ederdik sabahın dördünde veya masanın tepesinde dans... Ertesi sabah fotoğraflara bakarken kahvaltı sonrasında bir gülme krizi başlardı, çayları püskürterek gülerken, kahveyi kim yapacak kavgasına tutuşurduk...

Bob Marley ile çıktığımız uzun araba yolcukları vardı mesela; tarlaların arasından geçerken havada leylek aradığımız zamanlardı... Deniz kıyısında saatlerce söyleşip ayı batırdığımız anlar, soluksuz sevişmeler, özlediklerimizin şerefine kaldırdığımız kadehler... Ayrılık acısı çekenlere, kavga edenlere gecenin üçünde açılan kapılar yapılan acı kahveler, zorla içirilen sodalar, ağlamaktan şekil değiştirmiş yüzlerine soğuk su... “Hadi uyu biraz, sabaha konuşuruz”...

Tuttuğumuz takımların mühim maçlarını heyecanla beklerdik, yensek ayrı, yenilsek ayrı... Operaya, tiyatroya gider, sinema için mutlaka gece seanslarını tercih ederdik. O zamanlar hayatın içinde saçmalayabilme hakkımız vardı, kazık kadar olduğumuz halde erik ağaçlarına tırmanıp erik çalmak gibi... Çocuklar gibi... Tüm bunlar dalların eriğe durduğu bir baharda bir çocuk ölmeden önceydi, geçen yıl bu zamanlardan biraz daha önceydi.

O zamana kadar iştahlıydık hayatı yaşamak için. Son nefesimize kadar aşkla yaşayacatık bize biçilen ömrü çünkü “aşkı nasıl yaşarsan hayatı da öyle yaşamalısın” derdik; ona inanırdık. Ta ki ilk çocuk yere düşene kadar; hangisiydi ilk düşen? Ethem, Ali İsmail, Berkin, Medeni, Mehmet, Abdullah, İrfan, Mustafa, Ahmet... Ve gözleri artık olmayanlar ve Lobna... Sonrasında biber gazı nedeniyle ölüm haberlerini duyacağımız diğer isimler; Selim Önder, Mehmet İstif, Elif Çermik gibi... Ve belki hiç duyamayacaklarımız; Metin Lokumcu var çok öncesinde ve isimler, isimler, isimler... Hatırlandıkça acı düğümleri... Beri tarafta duran 301 sarı baret... İsimlerini belki hiç ezberleyemeyeceğiz. Tanımadığın çocukların artık olmayan gülüşlerine, tanımadığın adamların karanlıkta parlayan baretlerine tutunup kaldık; her birinin acısı kanca ile asılmış hem boğazımıza hem yüreğimize.

Tüm bunlar olurken tam karşında heyula gibi yükselen sınırsız bir acımasızlık duvarı -en çok duvara benziyor- duruyor, bin bir çeşit yalanla süslemişler üstünü, olmayanı gözlerini kırpmadan söylerken olmayacak olanı vaat etmekten de çekinmiyor duvar. Televizyonun, bilgisayarın ekranına bakıyorsun; izlemiyorsun artık bakıyorsun sadece... Aşkla yaşamaya dair bir küçük zerre var içinde minicik, sarılıp, sığınabileceğin tek gerçek o zerre işte. Çünkü tarihi biliyorsun, kötülerin geçici olduğunu, evrenin kendini bir şekilde iyileştirme gücü olduğunu, ilahi adaletin er geç yerini bulacağını, iyi insanların sayısının kötülerden kat be kat çok olduğunu. Biliyorsun.

Ama yine biliyorsun ki eskisi gibi iştahla salatayı kaşıklayamayacaksın. Eskisi gibi umarsız sakınmadan kahkaha atamayacaksın. Mahcupsun çünkü... Çünkü o çocukların, adamların, kadınların hayat defterinden alacakları var.

Şairin dediği gibi, “Devlet dersinden öldürülmüş çocuklar” varken bir teneffüs daha yaşamak istemiyor insan, yaşasa bile mahcubiyet denen ağır bir elbise var üzerinde; eskisi gibi aşkla yaşayamıyor hayatı...

Tarih: 4/6/2014
9941 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri