Yazdır Arkadaşına gönder
Lapa lapa yağan karın altında öpüşmek
Fergül Yücel
Fergül YücelLapa lapa yağan kara aldırmadan yürüyorum, ne yürümek ama. Bir masalın içindeyim sanki. Adım atmadan önce şemsiye ile yeri yoklayarak nerdeyse dizime gelecek kadar yığılmış kara bata çıka anılara yol alıyorum... Yaşlı bedenimin epeyce hatırı sayılır kilosuna kıyasla, onu taşıyan bacaklarımda ilk gençlik yıllarımdaki kadar derman da yok aslında. Yine de yağan kar misali tüy gibi hissediyorum kendimi. Beni baştan çıkaran bu kar, çok gerilerdeki o kuş tüyü hafifliğindeki gençliğime geri götürdü...

Çok uzun zaman önceydi... Doğup büyüdüğüm şehrimden bir gecede kopmuş, başka bir şehirede kendimden başka biri olarak yaşama tutunmaya çalışıyordum... Minik bir evladım vardı, çocuk gibiydik biz de; üç kişilik, mini minnacık bir aileydik. Tutunacak bir dalımız yoktu. Başımızı sokacak bir eve, içini ısıtacak ateşe, karnımızı doyuracak aşa ihtiyacımız vardı... Oldu. Ev tuttuk, yatağımız yorganımız, ısıtmayan sobamız, yemek pişirecek kap kacağımız oldu... Çarçabuk düzenimizi kurmuş, el emeği ile yaptığımız işlerle evimizi geçindirecek hale gelmiştik bir yılda. Ülkenin en büyük, koskocaman şehrinde, milyonlarca insan kalabalığının içinde göze görünmeden yaşayıp gidiyorduk.

Günlerden birgün el işlerimi satması için esnafa götürürken sık sık gittiğim tren istasyonunda aniden kendimle göz göze geldim. Görünmez bir el sanki sırtımdaki giysileri çekip çıkarmış beni elin günün ortasında çırılçıplak soyuvermişti. Etrafıma endişe ile bakındım, "Beni gören var mı?" diye... Yok. Endişe yersizdi. Duvarda bir köşesi yırtılmış posterden bakan genç kız ben değildim ki zaten. Adım aynı değil, saçım aynı değil, ben o işlerde değildim, kendi halinde evi ile işi arasında gidip gelen genç bir anneydim yalnızca... Yoluma devam ettim. Bir yıl daha böyle tren istasyonundan geçerken gördüğüm posterdeki kadın, sağından solundan yırtılıp duvardan indirilince ben yine büsbütün gözden kayboldum.

İşte tam böyle mini minnacık bir aile olarak küçücük yuvamızda kendi yağımızla kavrulup giderken... Hem de sokak duvarlarındaki "aranıyor" posterlerimin bile aşınıp indirildiği bir zamanda birden bire posterdeki kadın için yeni bir direniş ve savaşım çağrısını getirdi eski bir dost. Deli yürek durur mu? Zaten güçsüz omuzlarımda kaçak göçek taşıdığım sinik, farklı kimliği sıyırıp attım. Üç yıldır yüreğime gömdüğüm kor alevleniverdi.

Ülkenin bu koskocaman kalabalık şehrinde soğuk bir kış günü, solmuş, kenarlarından yırtılmış fotoğraflarımın hala asılı durduğu büyük bir istasyonundan, memleketimden uzak diyarlara doğru ilk yolcuk başladı.

Kar. ülke sınırını geçer geçmez trenin penceresinden ilk gördüğüm bembeyaz tatlı serin, yumuşacık, vakur bir beyaz örtünün altında sesizlik içinde uzanmış yatan bir şehirdi. Sıcak akdeniz ikliminde karın daha yere düşer düşmeden eridiği toprakların çocuğuyken birdenbire karlı kayın ormanının şehrindeydim...

Kar... Benden bir süre sonra bu karlı şehire gelen oğulcuğumun babası, dava arkadaşım, ilk sevgilim, resmi nikahlı eşimle birlikte, yeni başlayacak olan yaşamın bilinmez bekleyişinin sıkıntısını atmak için, kaldığımız otelden az ilerdeki, karlı kayın korusuna doğru yürüyüşe çıktık. Kayın ağaçları ve yol karla kaplıydı. Yol kenarındaki sokak lambalarının puslu ışıkları büyülü bir masal dünyasının içine girdiğiniz duygusunu veriyordu. Yanımızdan tek tük yaşlı insanlarlar, çocuklu çiftler geçip gidiyor olmasa gerçek dışı bir rüyada yaşıyor gibiydim.

Bu muhteşem kar manzarasının içinde içinde romantik duyguları, sevme sevilme, neşe ve keyifle kucaklaşma sevincini de çağırıştıran, yüreğin taa diplerinde bastırılmış bir isteği de körüklediğinin ayırdına varıyordum. Genceciktik çünkü, böyle duyguları yaşayacak zamanımız yoktu, ortamımız da müsait değildi... Tam bu sırada, kar ince ince tenimize, yüzümüze gözümüze yumuşak yumuşak yağarken, sokak lambasının hüzünlü romantik ışığı altında dudak dudağa öpüşen iki genç gördük. Yanlarından geçen insanlara aldırmadan -hoş bizden başka kimsenin onlara aldırdığı da yoktu- sımsıkı birbirlerine sarılmış öpüşüyorlardı...

Eli elime, omuzu omuzuma değdiği için, çoğu da platonik aşk duygularıyla içten içe sevgimi, aşkımı yoğunlaştırdığım adamın, sokaktayken elini bile tutmamış olduğumu farkettim. O güzelim kar yağışı altında, memleketteymişiz, birileri bizi ayıplarmış gibi buz tutmuş ellerimizi ısıtmak için bile elele tutuşamadık karlı kayın ormanında. Sokakta, sokak lambası ışığı altındaki romantik öpüşmeyi ancak yabancı sinema karelerinde görmüştük. Gerçeğe benzemiyordu. Kar yanılsamasıydı sanki. Ailemiz, arkadaşlarımız, hele yoldaşlarımız arasında ele tutuşmak, omuzuna kolunu atmak, sarılmak bile sanki yasaklıydı. Nerede kalmış sokak ortasında öpüşmek...

Neden öyleydi, bilmiyorum... Biz de asi genç olduğumuz halde neden uymuştuk bu toplumsal, dini, geleneksel duruma, hatırlamıyorum. Galiba toplum için çalışıyoruz ya ona ters düşmeyelim diye olsa gerek. Zaman, istisnaları olabilir, ama öyle bir zamandı. Savaş hali, cephe, teyakkuz, direniş, mücadele... Bu kavramlar sanki bize bir insan en güzel duygusu sevmeyi, sevişmeyi yasaklamıştı. Toplum içinde iki insanın sevgiyle, aşkla yan yana gelmesi yasak gibiydi. Rengarenk giyinmek, süslenmek, çiçeklerle, böceklerle, havayla, suyla ilgilenmek, aşktan meşkten söz etmek, kahkahalarla gülmek eğlenmek, gezmek, keyif çatmak... Sanki bunlar bizi "gelecek güzel günler" için verdiğimiz toplumsal mücadeleden alıkoyacaktı.

Kar... Bu gün havadan konuşabiliyorum, aşktan konuşabiliyorum. Yıllar, sadece yüzümde kırışıklıklar, ellerimde, çiller, bedenimde yağlanmaya sebep olmadı. Biraz geç de olsa... Ama hayat dediğin ne ki, neye geç kalmışız? Dünya dönüp duruyor, mevsimler değişiyor, insanlar, toplumlar değişiyor. Bu dünya ne zalimlere ne karun gibi zenginlerin eline kalmış ebediyen. Kısacık ömürlerinde onlar da zalimlikleriyle inlettikleri toplumlardaki sıradan insanlar gibi göçtüler bu dünyadan. Yerin yedi kat altına gömüldüler, çıplak bedenleriyle kurtlara, kestikleri ağaçların köklerine yem oldular, isteseler de istemeseler de...

Kar... Yumuşacık, bembeyaz, tertemiz yorganıyla toprağın altında yeniden doğuşun tomurcuklarını besleyen. Bu güzel bekleyiş mevsiminde, karda kışta, gelecek bahara özlemle, savaş halindeyken, iyi günde kötü günde; aşk ile yaşamak, umut ile yaşamak, sevda ile yaşamak...

Gizli saklı değil; ayıpsa ayıp, günahsa günah... Neşe, sevinç, umut, sevda kara kış gününlerinde güç, kuvvet versin yüreğimize, bize çok lazım şimdi.







Tarih: 13/11/2016
4417 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
YAZARIN KENT SÖYLEŞİLERİ
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri