Yazdır Arkadaşına gönder
Kösele kokusu
Tufan Atakişi
Tufan AtakişiBiraz gerilere, çocukluğunuza gidin. Bir bayram öncesi derin bir nefes alın. Mutlaka o kösele kokusunu siz de hatırlayacaksınız.

Derin bir nefes aldım. Ciğerlerimi güzel bir kösele kokusu kapladı.

Akşamları annem beni yanağımdan öpüp yatak odamda yalnız bıraktığında, gece lambasının, değişik ve beni korkutan gölgeleriyle baş başa kalıyordum. Hepsinin benim için farklı tanımları vardı. Şu kütüphanemin kenarından, yattığım yatağın tam tepesine gelen ve beni en çok korkutan, ejderha başını andıran o gölge var ya onu hiç unutamıyorum. Aradan yıllar geçmesine, çoluk çocuğa karışmama rağmen o ejderha başı hala gözüme takılıyor.

Ama hala, o ejderha başını gördüğüm geceler, derin derin nefes alıyorum.. Ancak o güzelim kösele kokusunu ne yazık ki hissedemiyorum artık. O korkunç gölgeler, gözüme çok güzel görünüyor sanki. Haydi! Bir ejderha görüntüsü, bir nefes kösele kokusu! Düşünsene; yarını bir düşünsene... Annem ve babamın bir adeti vardı: bayram arifelerinde bayramlıklarımı hep baş ucuma koyarlardı. Yepyeni kısa pantolon ve ceketten oluşan bir takım elbise, bir çift ayakkabı, mendil ve çoraplar... Yatağa yattığımda, korkunç olmasına rağmen bayram arifelerinde beni korkutamayan o gölgelere bakarak yılanlar gibi havayı koklardım. Burnuma hep kösele kokusu gelirdi.

Bir an önce sabah olmasını beklerken ve gece lambasından yansıyan ejderha başını andıran tavandaki kütüphanenin gölgesiyle cebelleşirken uyuya kalırdım çoğu zaman.

Bu gün Bayram!

Babam, ben küçükken bayram namazına yalnız giderdi. Daha sonraları beraber gider olduk. Topu topu iki rekattı.Nedense bana çok uzun gelirdi. Hele Kurban bayramındaysak, bir de tekbirler işin içine girerdi. Babam her Kurban Bayramında tekbirleri, büyük bir huşu içinde hocalarla beraber tekrarlardı. Çünkü bizim evde her bayram kurban kesilirdi.

Kurban Bayramlarını sevmezdim. Bayramlıklarımı giymem, onlara ulaşmam uzun zaman alırdı çünkü. Kurban kesilir, etinin kavurması yapılır, tüm aile ve akrabalar toplanır, hep beraber öğle yemeğinde o kavurma yenilirdi. Bir de kurbanın kuyruğundan helva yapılırdı ki ateşin üstünde bir o yana bir bu yana çevrilen kuyruk yağının kokusu beni delirtirdi. Midem bulanırdı.

Bu ruhani tören bittikten sonra bayramın en güzel anları başlardı. Annemin ocakta ısıttığı sıcak suyla ve bayram için özel olarak alınan Hacı Şakir sabunuyla ellerimi köpürte köpürte bir güzel yıkardım. Yine aynı sıcak suyla durulardım. Sonrası biraz kötüydü. Yine o sıcak suyla yüzümü yıkamamla birlikte havluya sarılmam arasında saniyenin yüzde biri kadar zaman geçerdi. Ama olsun, iş bitmiştir artık!

Giyinip odadan çıktığımda özellikle aynanın karşısında kendimi yan gözle defalarca seyrederdim, bir daha seyrederdim, bir daha, bir daha... Derken annemin uyarısıyla irkilirdim: "O aynanın etrafında fazla dolaşma, şimdi çarpıp kıracaksın. O aynanın yenisi kaç para biliyor musun?"

Annem o zamanlar dikiş dikerdi. Belki de ekmek parası için. Çocukluğum boyunca kendimi seyrederken aynaya bir kez olsun çarpmadım. Hep karşıdaki kapıya çarpardım. Ama annem bana "Dikkat et kapıya çarpacaksın" demezdi hiç.

Sonra bayramın, bayramlık elbiseleri giymekten de güzel faslı başlardı. Aile büyüklerinin ve komşuların ellerini öpme faslı.

O zamanlar madeni iki buçuk liralar yeni çıkmıştı. Hepsi çil çil idi. Sonradan öğrendiğim krom-nikel paralar bunlardı. Halbuki bir liralıklar o kadar beyaz değildi. Daha sarımsıydı. Üstelik bu yeni paralar daha parlak ve onunlarla daha çok şey alınıyordu. Bana sorarsanız, renginden çok, satın alma gücü beni etkiliyordu.

Hemen karşımızdaki sahaya - şimdiki lunaparklara benzeyen - atlı karınca, salıncak ve canlı atlardan oluşan bayram yeri kuruluyordu. Ufacık bir çadırda hokkabaz da vardı ama benim ilgimi hiç çekmiyordu. Varsa yoksa atlar! Tembihliydim: "Sakın atlara binme, düşer bir tarafını kırarsın" Halbuki sonradan öğrendiğim kadarıyla attan değil de eşekten düşen, bir tarafını kırarmış. Aslında, annemin görüş alanının dışında o kadar çok ata bindim ve o kadar çok düştüm ki hiç bir yerim kırılmadı. Annem yanlış biliyormuş. Doğrusu eşekten düşenin bir yeri kırılırmış. Çünkü eşeğe hiç binmedim.

Ama o bayram attan düşüp bir yerimi kırmadım ama çok daha kötüsü oldu. Artık büyümüştüm. Atlara bine bine tecrübem de artmıştı. At dört nala giderken dizginleri bırakıp saçlarımı tarıyormuş gibi yapabiliyordum. Sanki o bayram kısa pantalonum rahattı da ceketim biraz kasıyor gibiydi. İki tur attıktan sonra dizginleri çekip atı kiralayan kişinin yanında durdum, ceketimi çıkarıp ona verdim. Mahmuz yoktu belki ama bütün bir gece kokladığım yeni ayakkabılarımı atın karnına vurarak hızlıca uzaklaşıp bir saat boyunca deliler gibi atla beraber sahanın etrafını fır döndük. Kan ter içinde nefes nefese attan indiğimde kendimi dünyanın en büyük sipahisi zannediyordum.

Sipahi! O zamanlar Tekel'in çıkardığı Sipahi sigarası vardı. Kapağında ata binmiş, ellerinde mızraklar taşıyan adamların süslediği lacivert bir kutu içindeydi bu sigaralar. Çok az kişi içerdi bu sigarayı. O yüzden her yerde bulunmazdı. O zaman öğrenmiştim: ata binen askerlere "sipahi" denirmiş.

Eve döndüğümde annem kaş göz işaretleriyle babama hissettirmeden - ceketimin nerede olduğunu sordu-. Hemen geliyorum diye fırladım. Lunaparkın kurulduğu sahaya gittiğimde ortalıkta kimse kalmamıştı. Ne atlar, ne de atları kiralayanlar. Etrafa bakındım. Benim ceket de ortalıkta gözükmüyordu. Eve ceketsiz gidip gitmemeyi uzun bir süre düşündüm. Hava da kararmaya başlamıştı.

O gece kütüphanenin gölgeleri sanki daha büyük ve daha korkutucuydu. Bir gece evvelki bayram heyecanım kabusa dönüşmüştü. ışık aynı ışıktı. Kütüphanede de bir değişiklik yoktu ama sanki ejderhanın başları hem büyümüş hem de çoğalmıştı. Dün gece bir an önce sabah olsun diye uyumaya çalışırken bu gecenin hiç bitmemesini diliyordum.

Sabah kahvaltısında, ceketimin kaybolduğunun anlaşıldığını babamın bakışlarından anladım. Hiç bir şey söylemedi kahvaltı boyunca.

İkinci gün bayram ziyaretleri, ev gezmeleri vardı. Önce "Karnım ağrıyor" dedimse de beni evde yalnız bırakmaya hiç niyetleri yoktu. Giyindim. Babam ceketimi niye giymediğimi sordu. "Hava çok sıcak" dedim. Ceketimi giymesem bile elimde taşıyabileceğimi söyledi. Annem her şeyin farkındaydı, ama. O da sesini çıkarmıyordu. Giderek köşeye sıkışıyordum.

Ev gezmeleri bittikten sonra babam bana beraberce lunaparkı dolaşmayı teklif etti. Yeni alınan ayakkabımın vurduğunu, hala karnımın ağrıdığını söylediysem de bakışlarından itiraz etmemem gerektiğini hemen anladım. Lunaparkı dolaşmaya başladık. Ben babamı atlıkarıncaların olduğu bölüme sürüklemeye çalışsam da o "Bak burada ne güzel atlar var. Haydi gidip onlara bir bakalım" diyerek beni o tarafa doğru götürüyordu.

Birden tam karşımda simitçi çocuğun üstünde ceketimi görmeyeyim mi? Babamın varlığından da güç alıp diklenmeye kalkışıyordum ki, babamın simitçi çocuğa söyledikleriyle donakaldım: "Gel oğlum, bizde bu cekete uygun pantolon da var ayakkabılar da. Onlar sana daha çok yakışacak! Bizden sana bayram hediyesi!"

Tarih: 26/11/2007
2291 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri