Yazdır Arkadaşına gönder
Kışın da gezilir
Işık Teoman
Işık TeomanHavaların soğumasıyla birlikte hafta sonu yollardan el ayak çekiliverdi. Aslında ne güzel okullar da tatil, aileler çocuklarıyla birlikte görsel malzemesi bol olan yolculuklara çıkabilir. Tabii sıkı giydirilmek koşuluyla. Önümüzdeki haftalar yine soğuk olacak ama güneş yüzünü saklamayacak. Meteoroloji uzmanı gibi laflar ettim ama izlediğim meteoroloji istasyonları böyle diyor. Yine de bir gün önceden hava koşullarını gözlemlemek daha sağlıklı olur.

Ben burada bir yol güzergahı çizeceğim: Geçen hafta Pazar sabahı Ayşe ile birlikte erkenden yola koyulduk. Üçkuyular'dan bu kez otoyola girmedik eski Çeşme yoluyla hareket ettik. Eski yol esnafıyla, fidan satıcılarıyla, çiçek satıcılarıyla, balıkçılarla çok hareketli görüntüler çiziyor. Biraz trafiğe kapılıyor insan ama görülesi güzellikler barındırıyor eski Çeşme yolu. Narlıdere çıkışında gazetelerimizi aldık. Özellikle kahvaltı etmedik. Güzelbahçe, Urla, İçmeler derken Karaburun sapağına geliverdik.

Artık Ayşe direksiyonda iyi bir sürücü oldu. Ben de bu sayede çevreyi daha iyi gözlemliyor ve daha çok fotoğraf çekebiliyor ve notlar alıyorum. Karaburun sapağından sonra doğal güzellikler bizleri bekliyor. Çevrede çok büyük oranda ağaç olmasa da ağaççıkların oluşturduğu yeşil ortam bir yanda, koyu mavi deniz diğer yanda Balıklıova'ya kadar zamanın nasıl geçtiğini anlamıyor insan. Balıklıova'ya kadar birçok koy güzelliklerini sunuyor; fotoğraf çekmek isteyenler için görsel malzeme mükemmel.

Balıklıova:Yaz-kış sesiz sakin ortamıyla, güler yüzlü esnafıyla, nergiz kokularıyla, taze balığıyla ve midye dolmasıyla bir hafta sonunda enaz yarım gün geçirilebilecek bir beldemiz. Bu payeyi kesinlikle hak etmiş olan Balıklıova'nın meşhur kara fırınından sıcacık börekleri alıyoruz. Böreklerin yarısı kıymalı diğer yarısı ise otlu. Bu kadar böreğin yanına Balıklıova'nın ünü yurdun dört bir yanını sarmış unlu kurabiyesini de katıyoruz ve doğru deniz kıyısında kahvaltı da veren Ali'nin Yeri'ne. Esnaflık bu olsa gerek, dışarıdan getirilen yiyeceklere "gık"demeyen böyle esnaf da var bu ülkede. Ali'nin Yeri'ne ellerimiz dolu giriyoruz,büyük bardaklarda çaylarımızı söylüyoruz. Ve çaylarımızı yudumlarken, iştahla börekleri mideye indiriyoruz.

Balıktan yeni dönen tekneler hemen önümüze yanaşmaya başlıyor. Müşterileri etrafını sarıyor buna kediler de katılıyor. Ortaya hoş bir görüntü çıkıyor. Hem taze hem de ucuz balık almak için bulunmaz bir fırsat yaratılıyor. Kahvenin dışında hemen yol kenarında ise demet demet nergizler satılıyor. Doğanın sunduğu tüm otları bulmak da mümkün. Satıcılar size yemek tarifleri de veriyor. Şu anda en gözde sebze karaciğer dostu enginar bol, ucuz ve taze sunuluyor köylüler tarafından. Adım başı açılan tezgahlar bulmak mümkün. Balıklıova'da ki nefis kahvaltının ardından Ali Yeri'nden ayrılıyoruz. Gitmeden önce Gazeteci-Yazar ve Şair Yaşar Aksoy'un Balıklıova üzerine yazdığı ve kahvenin baş köşesinde asılı olan şiirini okuyoruz.

Yönümüzü Mordoğan'a değil, Ildır'a çeviriyoruz. Balıklıova çıkışında yıllar önce köylülerin terk ettiği çatıları gitmiş duvarları kalmış köyü geziyoruz. Burada yaşanan acıları, hüzünleri, sevgileri, aşkları, iyi ve kötü günleri düşlüyoruz ve neden terk edip gittiklerini düşünüyoruz. Ama bakıyoruz ki, terk edilmiş köyün belli bölgelerine tek tük yerleşmiş tüten bacalar görüyoruz. Bu görüntüler bizi mutlu ediyor demek ki bir süre sonra bu yeşil ve verimli bölge yine çocuk çığlıklarıyla çınlayacak günlere geri dönecek gibi.

Sağlı sollu çam ormanlarıyla çevrili bölgede yol almaya devam ediyoruz. Üç beş kilometre gittikten sonra bizi Ildır levhası karşılıyor ve sola sapıyoruz. Sapmadan devam ederseniz, bu yol sizi doğru Eğri Liman'a ve oradan da Karaburun' a kadar götürür. Biz Ildır yolunu izliyoruz. Bir anda burnumuzu kekik kokuları sarıyor. Bahara doğru çiçek açmaya hazırlanan kekikler güneşten ve sıcaktan aldanmış olacak ki, tomurcuklar vermeye başlamış.Yanımızdan ayırmadığımız budama makasıyla birkaç demet kekik kesiyoruz ve otomobilimizin içinde koku bir anda değişiyor.
Bölge çok güzel ama bu arada gündemde olan balık çiftliklerinin oluşturduğu görüntüler canımızı sıkıyor. Fotoğraf çekmek istediğiniz canım koylarda görüntüye mutlaka balık çiftlikleri giriyor. Kaçınmaz görüntü bu, ancak birkaç yıl sonra bu çiftliklerin enaz bir kilometre uzaklığa taşınacak olması gönlümüzü ferahlatıyor. Ildır'a varmadan önce ciddi anlamda bir yapılaşma gözlemliyoruz ama şimdilik göze rahatsızlık vermiyor arkası gelirse sonuç kötü gibi görünüyor. Yine de bu bölgede yaşam çok keyifli.

Koy gezilerinin ardından önümüze Ildır geliyor. Binlerce yıllık geçmişiyle antik bir kent olan Ildır'da otomobilimizi park ediyoruz. Çünkü köyün içinde eski taş yapıları görmek, el sürmek limon ağaçlarından süzülüp gelen kokuyu burnumuza çekmek ayrı keyif veriyor insana. Bir de denizden gelen iyot kokusu genzinizi yakıyor ciğerlerinize kadar ulaşıyor. Ildır'ın içinde tepelik bir alana kurulmuş kahvede çaylarımızı yudumladık. Karnımız da acıkmaya başladı. Ama karar vermiştik akşam yemeğini Alaçatı plajında yiyecektik.

Ildır'dan Reis Dere'ye oradan köyün içinde mini bir tur attık. Bu bölge artık tamamıyla ikinci konutlara yenik düşmüş. Dağ taş villa, yazlık lokanta, bakkal,market ve eğlence yerleriyle dolmuş. Sokaklarda yörede yaşayan insanlar dışında kimsecikler yok. Sadece birkaç ay kalmak için yapılan ve kışın değerlendirilmeyen bu evler hüzün veriyor insana.

Şifne üzerinden Ilıca'ya ulaştık. Her şeye karşın Ilıca plajı Dünyanın en büyük ve en güzel plajı, bu plajdaki altın sarısı kumu başka bir yerde bulmak mümkün değil. Yaz sezonunda iğne atsan yere düşmeyecek olan Ilıca'da bu gürültülü ortam yerini sessizliğe bırakmış. Ana caddeye çıkmadan Ilıca sonundaki Çeşme sapağına kadar ilerledik. Hem sessizlik, hem temiz hava başımızı döndürdü.

Çeşme yoluna çıkarak Alaçatı'da yapacağımız akşam yemeği için malzeme almak üzere yolun hemen yanına açılmış büyük bir süper marketten alışveriş yaptık. Bu arada yaşamını Çeşme'de sürdüren Yaşar Ağabeyi telefon ile aradık ve uygun olup olmadığını sorduk. Müzeden farksız evinde bizi güler yüzüyle ağırlayan Yaşar Ağabeye veda ederek ayrıldık.

Otomobilimizi Çeşme Çarşısı'na park etme lüksünü yaşadık. Yaz sezonunda bırakın park etmeyi çevresinden geçmek bile mümkün değil çarşının. Birkaç yabancı turist ile esnafın dolaştığı Çeşme Çarşısı'nı boydan boya dolaştık. Sahilde kısa bir tur yaptıktan sonra Alaçatı'ya yöneldik.

Güneşi batırmadan Alaçatı'ya ulaştık. Kendimizi cumbalı ve taş evler ile dolu olan çarşıya attık. Kendimizce yorumlar yaparak bu özgünlüğünü koruyabilmiş yapıları inceledik. İçlerinden biri neden bizim olmasın diye de yorumlar yaptık. Milliyet Gazetesi'nde çalıştığım yıllarda sevgili dostum Bülent Demirsoy, kendisine babaannesinden miras kalan arsaları sattıkça yüreğim "cız" ederdi. O günler aklıma geldi. Bülent Demirsoy' un kulaklarını da böylece doğup büyüdüğü beldede çınlattık.

Alaçatı içindeki turumuzun ardından yıllar önce benim aklımda kalan Alaçatı plajına geldiğimde başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Plajın yerinde yeller esiyor. Hemen sahilde garip renkli yapılar denizin kenarında boydan boya marina çalışması ve bu çalışma hala sürüyor. Hemen tepelerde binalar binalar. Sörf merkezi Alaçatı yapılaşmaya kucak açmış pupa yelken gidiyor. Boynumuzu büküp beton üzerine battaniyemizi attık buruk bir akşam yemeği yiyerek kısa sürede oradan ayrıldık.

Bu kadar gezinin ardından Manzara kahvesinde acı bir kahve içmeden olmaz düşüncesiyle Barbaros Köyü sapağının hemen girişindeki kahveye attık kendimizi. Biraz yorgunluk biraz temiz havanın verdiği yorgunluk ile kahvelerimizi içip tekrar yola koyulduk. İçmeler'e geldiğimiz sırada Ayşe Demircili Köy'ü hatırlatınca bizim eski anılar canlandı ve ormanlık alana çevirdik direksiyonumuzu.

İçmeler'den Demircili Köy 13 kilometre ve yoğun bir çam ormanının arasında yolculuk ediyor insan. Önce sizi Yağcılar Köyü karşılıyor. Oradan yine orman içinden kısa sürede Demircili'ye ulaşılıyor. Demircili Köyü'ne ve oradan koya vardığımızda saat 18.00'i biraz geçmişti ama hava iyice kararmıştı. Bizi geçen yıllardan tanıyan iki Kangal köpeği çevremizi sardı. Onlara biraz yiyecek verdik ve sevdik. Karanlığın iyice çökmesiyle birlikte artık birbirimizi görmemeye başladık ve oradan da ayrıldık.

Durun daha bitmedi. Urla kavşağına vardığımız sırada Hürriyet Gazetesi muhabiri sevgili dostum Mustafa Oğuz'u aramadan edemedim. Evde olduğunu söylediğinde yaşamını Urla'da sürdüren Mustafa'nın evine konuk olduk. 2.5 yaşındaki minik oğlu Güneş derin uykusundaydı. Salonda yanan Kuzine soba kemiklerimizi ısıttı. Sıcak ve ortama uygun mobilyalar ile evini donatan Gülay bizi sıcak bir konukseverlik ile karşıladı. Önce sıcak kahvelerimizi içtik ardından Mustafa'nın bölgeden topladığı meyvelerden oluşan meyve suyunu hararetle içtik. Az sonra uyanan Güneş ile selamlaştıktan sonra veda zamanı geldiğini belirterek Mustafa, Gülay ve Güneş'i yanaklarından öperek İzmir'e doğru yola koyulduk.

Tarih: 29/1/2007
9763 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri