Yazdır Arkadaşına gönder
Işık TeomanBugüne kadar Türkiye’nin dört bir yanında adı Karagöl olan onlarca doğa harikası bölgelere gittik, çadır kurduk, kamp yaptık. Yamanlar-Karagöl, Denizli-Beyağaç-Karagöl bunlardan birkaçı... Konak Belediyesi’nin basın danışmanlığında şoförlük yapan Bilal Tekdemir Sındırgılı…O çevreden konuşulunca ve Sındırgı’nın Bulak Köyündeki Karagöl’den söz edince Google’dan araştırmaya koyuldum. Bir tane fotoğraf bulabildim başkaca bir bilgi de yoktu.

Önce Bulak Köyünün muhtarı Yaşar Demirdağ’ı aradım. Karagöl’de çadır kurmak istediğimi, eşimle birlikte geleceğimi, güvenli olup olmadığını sordum. Yaşar muhtar, gölün güvenli olduğunu, ancak tuvalet sorunu yaşayabileceğimizi anlattı ve Sünnü Orman Fidanlığında çadır kurabileceğimizi söyleyerek beni Metin Demirdağ’a yönlendirdi. Orman işletmede görev yapan Metin Demirdağ fidanlık şefi ile görüşerek gerekli izinleri aldı. Cuma akşamından tüm hazırlıkları tamamladık, yeni aldığımız çadırımızı da test etme olanağı da bulabileceğimiz için ayrıca heyecanlandık.

Bölünmüş yol uğramasın

Cumartesi sabahı yedi gibi yola koyulduk. Manisa yoluyla Akhisar’a ulaştık ve sıcak çorba ile karnımızı doyurduk. Esas keyifli yolculuk Sındırgı virajlarında başlıyor, bölünmüş yol bu bölgeye uğramadığı için (Hiçbir zaman da uğramasın) tüm doğallığı ile karşılıyor insanı. Asırlık çam ağaçları yola sarkıyor, sırtınızı okşuyor gibi, sanki “hoşgeldiniz” diyor gibi… Doğal bitki örtüsü, tezeklerden ve gübrelerden çevreye yayılan kokular, kentte insanı rahatsız edebilir, ama doğal ortamda pek de hoş kokular gibi geliyor insanın burnuna…

Yol boyunca hayrat çeşmeleri hala gürül gürül akıyor, dilediğiniz çeşmenin başında durup, nefeslenip, elinizi yüzünüzü yıkayarak, kanakana su içerek yola devam edebiliyorsunuz, Sındırgı yolunda… Kertil, yazın bir başka, sonbaharda daha başka kışın ise karın altında tadına doyum olmayan güzellikler sunuyor insana. Mutlaka mola verdiğimiz Veli Amca’nın kahvehanesinde soluklanıyoruz. Kertil’den sonra son keskin virajları da indikten sonra Gölcük köyü solumuzda kalıyor, uğramadan geçiyoruz.

İyi yürekli Abdullah’dan ceviz ikramı

Karşımızda Mandıra köyü, Abdullah’ın kahvehanesi, bahçesinde köylüler kağıt oynuyor, kimileri de sohbet ediyor, bize “hoşgeldiniz” diyorlar… Abdullah, güler yüzüyle karşılıyor yine bizi, kahve ve çay derken bir bakıyoruz elinde kocaman bir torba. Bizim için kendi elleriyle ceviz toplamış, ikram ediyor. Cevizin kilosu yirmi lira, ödediğimiz çay-kahve parası iki lira… Türk köylüsünün gönlü bol, yüreği geniş, dost canlısı, aldatmayı, aldatılmayı bilmiyorlar…

Geçtiğimiz yıl da Mandıra köyünden (Kapya) salçalık biber almıştım kilosu 25 kuruşa, İzmir’de kilosu 2.5 liradan satılırken… Abdullah’ın kahvesinde gazetelerimizi okuduk, yarım saat kadar dinlendikten sonra yola koyulduk, önümüzde daha uzun kilometreler var. Abdullah ile vedalaştık. Ona sergimizden ayırdığımız iki fotoğraf hediye ettim. Biri karlar altında Kertil, diğeri de Simav-Gölcük fotoğrafı, kahvesinin en güzel köşesine astı, mutlu oldu…

Sındırgı pazarında alışveriş keyfi

Sındırgı, girişinde insanlarda bir telaş, bisikletlerin, motosikletlerin biri geliyor, diğeri gidiyor, onlarca, yüzlerce, yaşlısı genci, erkeği kadını kullanıyor, pratik ve kolay ulaşım. Sındırgı pazarının üstü kapatıldı, yazın güneşten, kışın da yağmur ve soğuktan koruyor alışveriş edenleri. Kamp için; peynir, zeytin, domates, köy ekmeği, yoğurt satın aldık. Gelmişken evimizin mutfak alışverişini de gerçekleştirdik.

Asırlık çınar ağaçları ile kaplı Balıkesir Caddesi’nden içeceklerimizi de aldıktan sonra Simav yoluna çevirdik rotayı, bildik yerler, bildik manzaralar ama her zaman güzel, her geçtiğimizde daha da güzel. Simav yolu, solumuzda Çaygören barajına giden cılız bir su akıntısı, suyu çekilen toprakların üzerinde biten çimenler ile karınlarını doyuran binlerce keçi, başlarında çobanları bile yok. Akşam evin yolunu tutuyorlar, nasıl oluyorsa başlarında çoban köpekleri ile birlikte.

Gölün zemini yumruk büyüklüğünde taşlar ile kaplı

Düvertepe solumuzda kalıyor, orada da çadır kurup kamp yapmıştık. Solumuzda Şaplı Köyü yazıyor beş kilometre, az ilerde Devlet Baba Köyü, yol sapağını geçtikten sona Bulak Köyü tabelası dört kilometre… Asfalt yol köye kadar gidiyor, Karagöl sapağına kadar yol toz toprak içinde, ama bizi rahatsız etmiyor o doğal güzelliği görünce keyifleniyoruz. Ayşe’yle birlikte defalarca kamp yaptık ama bu kamptan çok keyif aldı çok mutlu, çok heyecanlı; “Bundan sonra sürekli gideriz değil mi?” diye soruyor. Ben güvenlik olduğu sürece sorun olmadığını söylüyorum.

Karagöl, gidip kaldığımız kamp kurduğumuz göllerden çok farklı. Zemin yumruk büyüklüğünde taşlardan oluşuyor. Ağaçlar çok çeşitli, sedir, çınar, karaçam, meşe yoğunluklu, gölün dibi çamur, çevresinde taşlar nedeniyle yürümek zor ama keyifli. Gölün kenarında bir hayrat çeşmesi ince ince akıyor. İnekler, düveler, öküzler otluyor, başıboş gibi görünüyorlar. Ayşe ile gölün çevresini yaklaşık yarım saat içinde dolaştık. Gölü tepeden gören teras gibi bir bölüme masamızı ve sandalyelerimizi kurduk, üstümüzde asırlık meşe ağaçları, çevremizde otlayan büyükbaş hayvanlar, tadına doyum olmayan birkaç saat geçirdik.

Sünnü fidanlığına çadır kurmaya

Akşam saatlerinde hava kararmaya, rüzgar esmeye başladığında Metin Demirağ’ı aradık, bizi beklediklerini söyledi. Sünnü Orman fidanlığına ulaştığımızda bizi iki emektar bekçi; Selçuk Biçer ile Nurettin Koç karşıladı. Orman içinde dilediğimiz yerde çadır kurabileceğimizi söylediler. Demledikleri çaydan ikram ettiler, gece karanlığı başlamadan önce ben çadırı kurmaya, Ayşe de araçtan malzemeleri indirmeye başladı. Devasa sedir ağaçlarının altına çadırımızı kurduk, masa, sandalye, yiyeceklerimiz dört dörtlük bir kamp alanı…

Alacakaranlık yerini gece karanlığına bıraktığında, ormanın göbeğinde sadece bizim çadırımız vardı. Kuş sesleri, ağaçların yapraklarından gelen hışırtılar, uzaklardan duyulan puhu sesleri ve fidanlığın bekçi köpeğinin uluması, hepsi de birbirine karışınca içimiz biraz ürperdi… Saat 21.00 gibi karnımız doyduğundan, hava soğuduğundan, bir adım ötemizi göremediğimizden fenerimizi söndürdük ve çadırımıza yerleştik, farklı hayvanlara benzetmeye çalıştığımız onlarca sesin arasında uykuya dalıp gittik.

Yılda 500-600 bin tüplü fidan üretiliyor

Sabah erkenden çayımızı demledik ve mükellef bir kahvaltı ettik. Bir süre sonra Nurettin Koç da bize eşlik ettik, sohbet ettik, 860 rakımlı tepede, 1960 yılında kurulan fidanlığın yılda 500-600 bin tüplü fidan üretimi yaptığını anlattı. Asırlık ağaçların arasındaki Sünnü fidanlığını dolaştık, orman içinde gezindik, yaban elması yedik, böğürtlen topladık. Dönüşte yaptığımız böğürtlen reçelinin tadına doyum olmuyor, bitmesin diye çay kaşığı ile azar azar yiyoruz.

Kampın en hüzünlü anı, çadırımızı topladık, aracımıza yükledik. Nurettin Koç’un tarif ettiği orman içi güzergahından yola koyulduk. Önümüze çıkan kuru çeşmeden yolun sağını takip ederek Bardakcı köyüne ulaştık, karşımıza iki asfalt yol çıktı; solumuz Saruhanlı, sağımız Sındırgı’ya gidiyor. Sındırgı yolunu takip ederek Yaylabayır köyüne ulaştık, girişte Yaylabayır göletini seyrettik. Yaz sonu olmasına karşın içi su dolu. Çok eski bir köy, yüz yılı aşkın ahşap evler, ayakta kalmak için direniyor, yıkılmasın diye sağından solundan kalın direkler ile desteklemişler, sokaklarda ağırlıklı olarak yaşlı insanlar var, bizi güler yüzlü karşılıyorlar, evlerine yemek yemeğe davet ediyorlar, tonton yaşlı bir teyze kuruttuğu fasulyelerden ikram ediyor, biz de ona badem şekeriyle karşılık veriyoruz.

Her iki yol da orman içi güzellikler barındırıyor

Simav yolundan Sünnü orman fidanlığı Sındırgı arası yaklaşık 35 kilometre, Yaylabayır köyü yolundan ise 42 kilometre, her iki güzergah da birbirinden güzel ve orman içi yolları ile doğal bir ortam sunuyor, sessiz, sakin ve araç trafiği yok denecek kadar az. Sındırgı’ya Pazar gününün yorgunluğu ve sessizliği hakim olmuş. Kahvelerde birkaç masada insanlar sohbet ediyor, sokaklarda ise kimseler yok. Cumartesi günü kurulan pazaryerinin temizliği yapılmış, bir sonraki pazara kadar otopark olarak kullanılıyor.

Tekrar Sındırgı virajlarından, Mandıra, Kertil, Akhisar yoluyla Manisa ve İzmir, son derece muhteşem bir gezi, huzurlu bir dönüş yolculuğu. Doğal güzellikler içindeki, yeşilin sarıp sarmaladığı bu göle neden “Kara” derler diye araştırdım. Genellikle, volkanik olmalarından kaynaklandığını öğrendim. Ama bu göllere “Kara” demek bence hiç şık durmuyor…

Yakın çevremizdeki arkadaşlarımızın sorun olarak gördükleri soru genellikle bu olayın ne kadar yorucu olduğuyla ilgili oluyor. Onlara yanıtımız da genellikle şu oluyor: “Doğayla baş başa kaldığımızda tüm yorgunluğumuz geçiyor. Sessizliğin sesiyle sarmalanmak tabiat ananın koynuna sığınmak o kadar arındırıcı ve dinlendirici ki. Bazen anlatmak da yorucu olabiliyor, susmak daha iyi. Aslında kamp anlatılmaz, yaşanır...”




Tarih: 2/10/2013
9033 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri