Yazdır Arkadaşına gönder
"İzmir"de kitap yazmanın dayanılmaz sancısı
Yaşar Ürük
Yaşar ÜrükBazı ünlü romanlar şöyle cümlelerle başlar: "Bir kitap okudum, hayatım değişti" ya da "Bir gün bir kitap buldum, hayatım değişti". Benim anlatacağım serüvenim de aynen öyle oldu. Ben de yazıya göğsümü gere gere öyle bir tümce ile başlayabilirim: "Bir kitap yazdım. Adeta hayatım karardı."

İnsan bir kitap yazınca hayatı kararır mı? Bir kitap yazar da, adeta ablukaya alınır ve sıkıntı üstüne sıkıntı çeker mi? Üstelik bu kitap yaşadığı şehre bir armağan olarak kaleme alınmış ise ve o şehri her gün bıkmadan usanmadan araştırmanın bir ürünü ise... Meğerse neler oluyormuş hayatta! Okuyun da ibret alın ve aranızda İzmir ile ilgili bir şeyler yazmaya niyetlenen varsa, yutkunup bir daha düşünsün...

Her şey tam dokuz yıl önce, Millenyum'a günler kala başladı. Gençlik yıllarımın basketbol arkadaşı olan bir sevgili kardeşim yaşadığım şehrin anahtarını tutan bir makamın koltuğuna oturdu. Kısa zaman içinde de programını uygulamak üzere çevresinde birçok danışman topladı. Bu danışmanların en danışman olanı bir gün beni davet etti ve bir düşünceden söz etti. "İzmir Kent Kitaplığı" oluşturacaklardı... Ardından sordu: "Bu diziye ne yazmak istersiniz?" Ertesi gün beş ayrı öneri projesini masasının üstüne koydum. Seçimi yaptılar ve bana "Hemen başla... Kısa zamanda tamamla... ve getir..." dediler...

Seçilen öneri İzmir'de yer adları idi. Bir yıllık ön hazırlıktan sonra 2000 yılının başında kolları sıvadık ve Gerence'deki evimize kapandık. Onlarca yıllık birikimimize karşın kitabın ana bölümünün yazımı, aralıksız altı ay sürdü. Ana bölümün yazımı tamamlandıktan sonra ilk çıktıları alıp, ilgililerin yolunu tuttum.

Bu arada kitap basımında bir yapılanma da gerçekleşmişti. Artık bu konuları en danışmanla değil bu yapılanmada çeşitli görevler alan kişilerle tartışıyorduk. Bu kişilerle ilk görüşmeler sırasında "Kitaptaki konu başlıkları ile ilgili biçimsel bir değişiklik yapmam" istendi; çıktılar koltuğumun altında eve dönüp yaklaşık iki ay süren bu isteği yerine getirdim. Yeniden görüşmeler başladı. Bu kez "Bir başka değişikliğin yapılması gerektiği"ni söylediler. Herhalde bir bildikleri vardır diyerek bu kez dört aylık bir emek harcayarak o istenileni de yerine getirdim. Bu arada "Ama böyle bir kitapta bazı ek bölümler de olmalı" denildi. O isteği de yerine getirdim.

"Tamam artık basılabilir ama böyle bir kitap fotoğrafsız olmaz. En az 1200 fotoğraf olmalı" dendi. Şimdi de fotoğraflarla ilgili sorununu çözmek gerekiyordu. Binlerce fotoğrafı çekmesini kimden rica edebilirdim ki? Yıllardır sürdürdüğüm amatör fotoğraf çekimlerinin verdiği cüretle bu iş için de kolları sıvadım. "İzmir'i iyi bildiğimize" olan inancımız ve bu bilginin fotoğraf için gerekli "Doğru noktada olabilmek" konusunda çok yardımcı olması bu cesareti arttırdı.

Ben de 2001 yılı Ocak ayından itibaren İzmir'i karış karış gezerek fotoğraflamaya başladım. Bunlardan yaptığım seçimle 1200'e yakın fotoğrafı da bir CD'ye kayıt ederek ilgili kişilere teslim etmeye gittim. Ama bu kez de "Kitabın adının ne olması gerektiği" sorunu ortaya çıktı. Başlangıçta "İzmir Sözlüğü" adında herkes birleşmişti. Ama sonraları bu kişiler "Sözlük" sözcüğüne takılı kaldılar. Uzun tartışmalar yeniden başladı. Haftalarca sonra "Sözlük" sözcüğünün kitap adında kullanılmasından vaz geçilerek alt başlık içine alınması kararlaştırıldı.

Derken biri kitapta yer alan "Ad"ların doğru biçimde kullanılıp kullanılmadığı sorununu ortaya attı. Bu konudaki tartışma içinde çoğu kaynakta, hatta resmi kurumların bastığı planlarda bile özellikle birçok yer adının yanlış yazılmış olduğunu gördük. Bu yanlış yazımlardan emin olduklarımızı ve doğrusu hakkında belge bulunanları doğal olarak değiştirmiştim. Ancak yanlışlığını kanıtlayamadıklarımızı aynen almıştım.

Sonunda yaptığım uygulamanın doğru olduğunu kabullenmek zorunda kaldılar. "Herhalde başka bir tartışma konusu kalmamıştır" diye sevinirken, bu sevinç adeta kursağımda kaldı. Bu kez de çalışmayı Cumhuriyet Dönemi ile sınırlamış iken "Tarihsel dönemi daha da geriye çekmem" öneriliyordu. Hatta bunun gerekli olduğunu da savunuyorlardı. Israrlara karşın bu konudaki duraksamamı hep taşıdım ve sonunda hazırladığım kitabın bu alanda "İlk" olması nedeniyle XIX. Yüzyıl'a ait önemli yer adlarını da olabildiğince çalışmaya aldım. Ama bu arada gitti mi bir dört ay daha!

Amma inanılmaz bir serüvene dönmüştü bu kitap işi. Son anda çıkan sürprizlerle deyim yerindeyse "Dizgiye beş kala" yeni sorunlar çıkıyordu. 2002 yılı başında o güne kadar ana bölümün içinde yer alan "Sokak adlarının ayrı bir bölüm halinde olması" istendi. Buna da oldukça karşı çıkarak "Evet" dedik ama başıma da iş açtım. Yüzlerce sayfalık bilgi içinden tek tek sokakları ayıklamak ve bunları ayrıca önceden taşıdıkları adlara göre de numara sırasına göre ikinci bir liste olarak dizmek 2002 yaz aylarını da harcamama neden oldu ve kitabın son halini ilgili kişilere temsil ettim.

Aralarında bu işle ilgili bir "uzman kişi"yi teslim ettiğim sayfaları okumakla görevlendirdiler. O kişiyle görüş alışverişi için birkaç kez buluştuk. Birlikte çıktığımız bir öğle yemeğinde bana "Tamam ben onay verdim" dedi. Ama arkadaşları onu kısa zaman sonra sattılar ve böylelikle onun da bana doğruyu söylemediği onay vermek bir yana "Ben bu kitaba altın makası işleteceğim" dediği anlaşıldı. Ancak benim bu rezaleti üst makama iletmemden çekinerek oluşturdukları bir kurul beni birkaç ay sonra toplantıya çağırdı.

Bu arada kitapta yer alacak fotoğrafların seçim işi de 2003 yılı güz mevsimini getirmişti. Bu toplantıda kitabın "Son kez" bir "Editör" çalışmasıyla elden geçirilmesini istediler ve bir de editör belirlediler. Bu kez de yaklaşık altı ay sayın editörün görev yaptığı okula ziyaretlerim başladı. Çalışmayı satır satır taradık. Gerekli görülen düzeltme ya da eklemeleri yaparak, kitaba "Editör onaylı" son biçimini verdim.

2004 yılı Şubat ayında teslim ettiğim kitap ile ilgili olarak nihayet benimle sözleşme yapıldı ve "2004 yılı Temmuz ayında basılma garantisi" de sözleşmede yer aldı. Ama basıma girilmesini beklerken makamdaki acı kayıp her şeyi başa döndürdü. Yönetim boşluk çıkmasından yararlanan ilgili kişi birden basım aşamasını durdurdu.

Yeni makamın önce işine sonra da şehre alışmasını ve çevresindeki kadroyu yenilemesini beklemek de iki yılın daha geçmesine neden oldu. 2006 yılı başında, bir danışman kişi "Yayınların yeniden başlayacağından" söz edince ben de kendisine sözleşmeden söz ettim. Anladım ki haberleri yoktu. Giden kişiler, gelen yeni yetkililere bilgi vermemişlerdi. Birkaç ay yeni yayın kurulu görevlendirmesini bekledik ve 2006 sonuna doğru bu kurul o aradaki boşlukta bir kez daha baştan yazdığım ve artık adı da değişen yeni bir sürüme onay verdi.

2007 başında bir kez daha basım çalışmaları başladı. Ancak yine bir gariplik vardı. Karşıma çıkan herkes "Merak etme. Kitap basılacak" demesine karşın kitabın basıldığı da yoktu. Aynı yılın güz mevsimine geldiğimizde benimle neredeyse dört yılı dolan sözleşmeyi imzalayan "Bağlı" kuruluşun ilgili yöneticisini ziyaret edip "Size ihtar çekmeme ramak kaldı. Bu sorun halledilmez ise yargıya başvuracağım" diye bilgi verdim. İlgilendi ve kendilerine biraz zaman tanımamı istedi. Ona da evet dedim ve birkaç ay da böyle geçti.

Derken "Bir dost" kulağıma "Kitaba önemli noktadaki bir kişi ile bir yardımcı kişinin engelleme yaptığını" fısıldadı. Bunun üzerine bu kez beklemeyip, noterden ihtarı gönderdim.

İlgililer bu ihtarla biraz kıpırdadı ve benden acele ile kitabın "Son halini" istediler. O karmaşa içinde sayfa düzeni de yapıldı. Tam matbaa belirlenecek iken yürümekte olan iş birden bire durdu. Küçük bir araştırmada yukarıda sözünü ettiğim önemli kişi ile yardımcısının gene devreye girdiğini ve engellemeyi sürdürdüğünü öğrendim. Bir dostun yardımı ile makam bu engellemeden haberdar edildi ve makamdan "Kitap basılacak ve masama getirilecek" talimatı çıktı.

Elbette, emir demiri kesti ve matbaa belirlendi, bir ayda da kitap basıldı. Basıldı ama bu kez de kitabın yüzünü gören cennetlik hale gelindi. Bir türlü piyasaya verilmiyor! Binlerce kitabı bir odaya kilitlediler! Sorduğumda da mazeret hazırdı: "Yaşar hocam, bizim de işimiz gücümüz var!"

O kitap sizin işiniz değilse neden sizin depoda bekliyor? Meğerse aylardır barkod alamamışlar! Bu bekleyiş altı aya yaklaşınca yolum ikinci kez notere düştü ve son kez ihtar çektim. Herhalde hukuktan anlayan kişiler "Dikkat! Tazminatı gelebilir" demiş olacak ki, altı aydır bekleyen kitap altı günde satışa çıktı.

Ama o da ne! Kitap "Yerinde" 35 YTL iken "Kitapevlerinde" 54 YTL. Arayan arkadaşlar "Bu neden?" diye sordular. Araştırdım ki sekiz yıldır satılan tüm dizide kitapevlerine yaptıkları "İndirim" bu kez yapılmıyor. Neden? Nedeni söyleyen de yok! Ortalık gene karıştı. Kitapseverlerin tepkili sesleri yükseldi, kitapevleri bastırdı ve sonunda indirim de yapıldı ve kitap artık piyasada. Siz sağ ben selamet!

Yukarıdaki serüvenin eksiği vardır, en küçük abartısı yoktur. Kendi ısmarladıkları kitabı tam sekiz yıl bekletip, yedi kez yeniden yazdırtıp, bir araştırmacının emeğini seksen yedi kez burnundan getirmişlerdir. Gelin bu işin adını siz koyun!

"İş yapan"ların bacaklarından çekenlerin böylesine etkin olma durumu sürdükçe, bu güzelim şehirde de insanlar öbür bacaklarıyla gidebildiklere yere gitmeye çabalayacaklardır.

Özetle; yerel seçimlerde adayların sadece takımının rengine değil; misyonuna, adamlığına, kadrosuna, ufkunun genişliğine, çağdaşlığına ve elbette bu şehre neler katacağına bakın... Sevgiyle kalın...

Tarih: 1/12/2008
7172 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri