Yazdır Arkadaşına gönder
İnsan Olmaktan Utanmak - Kaptan Memo
Ayşe Başak Kaban
Ayşe Başak Kaban1 Eylül... Dünya  Barış Günü... Savaşan dünya patronlarının insan evladına  armağanı. Şimdi her ülkenin büyük adamları bu kutsal gün ile ilgili mesajlar yayınlayacak. Hepsi savaşa lanet edecek ve dünya barışı için ülkelerinin ellerinden geldiğini yaptığını söyleyecek. Oysa rakamlar öyle söylemiyor. Ve benim asıl bahsetmek istediğim savaştan kaçan insanlar. Mülteciler...

Sığınmacı yada Arapça iltica fiilinden türeyen mülteci kelimesinin anlamı ; ırkı, dini, milliyeti, belirli bir toplumsal görüşü ve - veya üyeliği,, siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği korkusu ve endişesi taşıyan ve bu sebeple ülkesinden ayrılan, ayrıltılan ve korkusu nedeniye geri dönemeyen, dönmek istemeyen, sığındığı ülke tarafından endişeleri haklı bulunan yabancılardır.

İnsan  Hakları Evrensel Beyannamesi'ne göre ; " herkesin zulüm karşısında başka ülkelere sığınmacı ve bu ülkelerce sığınmacı işlemi yapma hakkı vardır. ( madde 1411 )

Birleşmiş Milletler'in 2007 verilerine göre bugün dünya üzerinde 10 milyon  insan mülteci durumunda. Ülkesi içinde yer değiştirmek zorunda kalanların sayısı ise 13 milyon. Bu  bir rekor. Bu rakamları doğuran sebep ise Irak, Lübnan, Sudan, Sri – Lanka ve Doğu Tümor'da yaşanan olaylar. 5 milyon Filistinli BM'nin ayrı bir örgütüne bağlı olduğu için bu rakamlara dahil değil.

Iraklılar, Afganlardan sonra en büyük mülteci toplum. Afgan mültecilerin sayısı yaklaşık 2 milyon...

Bu ülkelerin yanı sıra Sudan, Somali, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Brundi en çok mülteci veren ülkeler.

3000 bin Bulgaristan Türkü 1989 yılında Türkiye'ye sığındı. Ayrıca Türkiye'de resmi rakamlara göre 1100, gerçekte 2000 Çeçen mülteci bulunuyor. 1991 yılında ise, Körfez Savaşı nedeniyle çok sayıda mülteci ülkemize sığındı.

2003 yılından bu yana yaklaşık 2. 2 milyon Iraklı ülkelerini terk etti, 2 milyonu ise ülkesi içinde yer değişirdi. Müslüman Türkiye ise bu Iraklı sığınmacılar üzerinde yakala- sınırdışı et politikası izliyor.

Bugün Lübnan'da 350 bin, Ürdün'de sadece Amman yakınlarındaki kampta 100 bin Filistinli mülteci yaşamakta. 2004 yılı verilerine göre Filistinli mülteci sayısı 5 milyondan fazla.

Ve ne yazık ki bu insanlar, mülteci kamplarında ' insanlık dışı ! ' ortamlarda yaşamaya çalışıyor.

Okudukça, öğrendikçe insan olmaktan utandığım bir dram yaşanıyor. Her an hepimizin düşebileceği bir hayat...Bu nedenle elinizden hiçbir şey gelmese bile en azından onlar için dua edin. Montesquieu der ki ; " Ben zorunlu olarak insan doğdum ve tesadüfen  Fransız oldum "

Bu öykü dünya üzerinde ki yüzlerce mülteci çocuk için yazılmıştır. Umarım bir gün  insan gibi yaşama kavuşabilirler...


Kaptan Memo 

    Eğer savaşta doğmuş bir çocuksanız acı ve gözyaşı kardeşinizdir. Doğarken attığınız çığlık, sizinle beraber büyür. Çığlık büyüdükçe siz daha fazla sağırlaşmaya çalışırsınız, ne zaman ki attığınız çığlıkları duymazsınız o zaman kazanırsınız. Ama bir çocuksanız çocuksunuzdur. Ve büyüklerin endişesini çok fazla taşımaz küçük yürekler. Aynı yeryüzünde ve aynı zamanda sadece farklı ülkelerde mutlu yaşayan diğer yaşıtlarından  tek farkı, başka bir  dünyayı bilemiyor olmalarıdır.


 Bir savaş çocuğu için dünya kan ve barut kokusundan ibarettir.. Hayat böyle bir şeydir.. Barut kokusu, haykırışlar, silah sesleri, kan, kopan organlar, ölüler, ölüler için açılan çukurlar, yıkanmadan gömülen ölüler. Yakılan köyler, tecavüz edilen kadınlar, tecavüz edildiği için utancından intihar eden anneler. Ve açlık... Bir savaş çocuğu için en zorudur açlık. Yardım kamyonlarını beklersiniz saatlerce. Açlıktan tıkanıp kalır küçük nefesiniz. Köyün girişindeki tepelik alanda diğer çocuklarla beklersiniz kamyonları. Uzaktan görününce koşarsınız var gücünüzle. Bir kap yemek. Bir bayat ekmek. Bir kutu süt. Suyla karışınca bereketleşen bir kutu mama. Şansınıza ne düşerse. Ganimetinizi alır, yıkık duvarlardan birinin önüne çömelir ve kimseyle paylaşmamak için hızlı hızlı yersiniz. Doymaz karnınız ama açlık bir kez daha yenilmiştir. Zafer şimdilik sizindir.

Uçakların keskin sesleri duyulduğunda annem beni kucaklayıp bodruma fırlattı. Küçük karanlık ve içinde böceklerin olduğu rutubetli, havasız bir yerdeyim şimdi. Dışarı çıkmam için binlerce kez öğüt dinlemiştim. Burayı babam hazırladı. Ve defalarca anlattı. Elimi uzattığımda bulabileceğim bir poşet var. Az ileride. İşte burada. "Acıkmadan, gerçekten çok acıkmadan ve susuzluktan öleceğini hissetmeden asla. Asla yemeyeceksin. İçmeyeceksin". Poşette iki konserve ve iki şişe su var. Barış Gücü'nün getirdiği erzaklardan biriktirilenlerden. Karanlık. Böcekler ayaklarımın üzerinde dolaşıyor. Korkmuyorum. Korkmamam söylendi. "Uyu" dedi annem. "Uyursan çabuk geçer". Uyuyorum. Uyuyorum.

Uyanınca susuyorum. Veya susayınca uyanıyorum ama babamın sözleri kulaklarımda. Bekliyorum. Susuzluğumu düşünmemeye çalışıyorum. Olmuyor. İçiyorum. Sıkılıyorum. Ninemin öğrettiği duaları okuyorum. Annemin anlattığı masalları anlatıyorum yeniden kendime. Babamdan öğrendiğim başka ülkeleri hayal ediyorum. Denizi olan ülkeleri. Dilediğin her şeyi hatta şekerleri bile sonsuza kadar sınırsızca yiyebildiğin ülkeleri. Ağaçlarında kuşların olduğu, hiç savaşın olmadığı ve çarşaflı yataklarda uyunan ve sadece uykunu aldığın için uyandığın uzak ülkeleri...Denizi merak etmiştim en çok. Babam hep cebinde sakladığı  o kartpostalı ilk o zaman gösterdi. Bizim bu yolun altındaki vadi kadar büyük bir yer. Tek farkı içi su dolu. Temiz ve mavi bir su. Güneşle cilveleşen bir su. Su. Yine susuyorum. İlk şişeyi bitirmeme az kaldı ama ikincisi var. İçiyorum.

Gürültüyle uyanıyorum. Tepemde bir şeyler oluyor. İlk kez korkuyorum. Beni buldular diye korkuyorum. Ahşap kapı açılıyor. Işık küçük sığınağıma doluyor. Bir el uzanıp omuzlarımdan tutuyor. Çıkıyorum yeniden gün ışığına. Amcam. Sarılıyor sımsıkı. Ağlıyor. Elimden tutup tümseğe götürüyor. Henüz yedi yaşındayım. Babam en fazla otuz olmalı. Otuz yaşında genç bir ölü artık. Elbiseleri mezarın başında. Pantolonuna sarılıyorum. Bezlere sarmışlar cansız bedenini. Ayaklarına tutunuyorum küçük ellerimle, kucağımda pantolonu. Onunla birlikte mezara girmek istediğimi söylüyorum. "Poşeti getirin" diyorum ağlayarak. İki konservem ve bir şişe daha suyum var. Babamın yanında gidebilirim. Mezarın içinde yaşayabilirim.

Annem yok. Ölmemiş ama götürmüşler. Nereye gittiği bilinmiyor. Dönüp dönemeyeceği de. Annem. Annem yok. Babam öldü. Ben yedi yaşında kimsesiz bir savaş çocuğuyum. Tek varlığım babamın pantolonu. Pantolonun cebinde cüzdanı, cüzdanın içinde o kartpostal. Denizin gülümsediği kartpostal. Denize bakıyorum. Güzel görünüyor. Kartpostalın arkasında okuyamadığım yazılar. Amcam geliyor yanıma başımı okşuyor önce. Kucağına alıp, çocuklarının yanına yatırıyor. Sıra sıra uzanmış çocuklar. Savaşın içindeki en özgür oldukları yerdeler şimdi. Uykuda. Kartpostal elimde. Deniz kucağımda uyuyoruz.

Uyandığımda kartpostal yok. Amcam yok. Çıplak ayaklarımla arıyorum onları. Amcam ileride uzun boylu ve iyi giyimli bir adamla konuşuyor. Adamı biliyorum. Arada bir gelir, yanına bir iki kişiyi alır ve gider. Uzun aralardan sonra yeniden gelir. Amcam kartpostalı gösteriyor adama. Yanına sokuluyorum. Adam göz ucuyla bana bakıyor. Olmaz der gibi kafasını sallıyor. Gözlerimi kaldırıp adamın yüzüne bakıyorum. Adam gözlerimin içine bakıyor. Kafasını kaşıyor. Adamın saçları kıvırcık. Omuzlarına dökülüyor. Sağ eliyle arada bir alnına düşen perçemleri geriye atıyor. Sağlıklı bir görünümü var. Amcama bir paket sigara veriyor. İçinden bir tanesini kendisi yakıyor. Yanımızdan uzaklaşıyor. Amcam elimi tutuyor. Hafifçe sıkıyor parmaklarımı. Adam geri dönüyor. Amcamın kulağına eğilip ağzını yaklaştırıyor. Fısıltıyla konuşuyor. Amcam adamın ellerine doğru eğiliyor. Öpmek istiyor. Adam geri çekiyor. Dostça amcamın omuzlarına dokunuyor. Benim başımı okşuyor.

Amcam o akşam beni koynunda yatırıyor. Sarılıyor. Amcam babam gibi konuşuyor. Sesi babamın sesine benziyor. Bana yapacağım yolculuğu anlatıyor. Uzun, yorucu ve biraz can sıkıcı bir yolculuk bu. Ama bu yola çıkmalıyım. Anne ve babamın amcama vasiyetleri bu. Eğer bu yolu başarıyla tamamlar ve hedefe ulaşabilirsen belki günün birinde kendisinin veya kuzenlerimin de yanıma gelebileceğini anlatıyor. "Korkma" diyor. "Tanrı bu sefer yanında olacak. Annen ve baban duaları ile sana yol gösterecek. "

Henüz güneş doğmadan etraf çok karanlık ve sesiz iken uyandırılıyorum. Hava soğuk. Amcam babamın ceketini giydiriyor bana. Babamın kokusu ceketin üzerine sinmiş. Kollarını kıvırıyor. Annemin yemenisini ceketin cebine yerleştiriyor. Kartpostalı uzatıyor. "Bunu kaybetme" diyor. Bu babanın çok eski bir arkadaşından. Bununla O'nu bul. "Elimden tutup alt yola iniyoruz. Adam az ileride motorunun yanında sigara içiyor. Beni görünce gülümsüyor. Saçlarını geriye attıktan sonra amcamın elini sıkıyor. Amcam beni havaya kaldırıp sarılıyor. Sarılıyor ve ağlıyor. Ağlıyor.

Adamın beline sarılıyorum. Motor gürültüsüz çalışıyor. Kafamı çevirip amcama bakıyorum. Gözlerimdeki yaşı rüzgar siliyor. Amcam el sallıyor. El sallıyor ve küçülüyor. Giderek daha da küçülüyor. Küçülüyor. Motorun üzerinde oturmaktan popom acısa da ses çıkarmıyorum. Adam hiç durmadan ilerliyor. Tozlu ve kimsenin olmadığı yollarda gidiyoruz. Yakılmış, yıkılmış köyler bırakıyoruz arkamızda. Harabelerin arasında kimi zaman cılız dumanlar görüyorum. Görünce orada bizim gibi, benim gibi birilerinin yaşadığını düşünüyorum. Babaları ölen çocukları, çocukları ölen anneleri. Sararmış otlar ve bir daha asla meyve veremeyecek kurumuş ağaçlar geçiyor gözümün önünden. Uzun bir süre sonra o ağaçlardan birinin altında oturuyoruz. Adam su şişesini uzatıyor bana. Parmakları ince ve uzun. Annemin ellerini hatırlatıyor bana. Suyu azar azar içiyorum. Adam sigara yakıyor. Bana ekmek uzatıyor. Acıkmışım. Karnım doyuyor. Karnım doyunca uykum geliyor. Gözlerim kapanıyor. Uyuyorum.

Uyandığımda, etraf kalabalık. Bir kamyon ve bir sürü insan. Erkekler, kadınlar, kundakta bebekler ve benim yaşlarımda iki çocuk. Adam yanıma gelip elimden tutuyor. Kamyonun yanına gidiyoruz. İri gövdeli, uzun sakallı adama beni gösterip bir şeyler anlatıyor. Adam sıkıntılı sakalını kaşıyor. Kalın gür sesiyle homurdanıyor. Adam cebinden çıkardığı zarfı iri adamın cebine sokuyor. İri ve uzun sakallı adam bana bakıyor memnuniyetsiz bir şekilde. Ötekilerle birlikte kamyonun kasasına bindiriliyorum. Kasanın kapağı kapanıyor. Kasanın üzerine branda örtülüyor. Çok kalabalığız ve yerimiz çok dar. Yanımda annem yaşlarında bir kadın. Kucağında çok küçük bir bebek. Bebek çıplak. Anne bebeği çarşafıyla örtüyor. Arada bir yanındaki adamlardan korunmak için bana dönerek memesini çıkarıyor, bebeği besliyor. Diğer tarafım kamyonun kasası. Arada küçük bir boşluk keşfediyorum, boşluktan tek gözümle etrafı görebiliyorum. Kamyon ilerliyor. Uzun aralıklarla birkaç kez duruyoruz. Her durduğumuzda kasanın içindekiler birbirini uyarıyor. "hışşşt. susun. " Susunca sadece nefesler duyuluyor. Sesiz nefesler. Karanlıkta gözlerin akı belli oluyor. Zifiri karanlıkta onlarca göz akı parlıyor. Kamyon yeniden hareket edince fısıltılı sohbetler yeniden başlıyor. Gündüz oluyor. Küçük delikten geçtiğimiz yerler görünüyor. Köylerden geçiyoruz. Yeşil köyler görüyorum. Koyunları ve inekleri olan köyler. Tarlalarda çalışan adamlar. Ot toplayan kadınlar görüyorum. Ve bir kırmızı uçurtma. Çocukların olduğu ve çocukların oyun oynadığı köyler.

Kamyon kasasında çok insan var. Yol çok uzun. Tuvaleti gelen olduğu yere yapıyor. İçerisi dayanılmaz bir kokuyla kaplı. Nefes almak imkansız ama yaşamak için katlanmamız gerek. Katlanıyoruz. Ve bir zaman sonra o kokuya alışarak yolculuğa devam ediyoruz. Bebek bazen çok ağlıyor. Bebek ağlayınca diğerleri söyleniyor. Annesi bebeğe ninni söylüyor. Bebek uyuyor. Kadının sesi bana annemi hatırlatıyor. Gözlerimi kapıyorum, başım öne düşüyor, kulağımda annemin ninnileri kamyon hep gidiyor. Gece oluyor. Annem ninni söylüyor. Gündüz oluyor. Gece oluyor. Annem ninni söylüyor.

Kaç gece ve kaç gün geçiyor aradan bilmiyorum. Kamyon sonunda oflayarak duruyor. Sesizlik. Gözler endişeli. Büyük adamların küçük gözleri ürkek bakıyor. Açlık hepimizin gücünü tüketmiş. Ayaklarımız uzun süre hareketsiz kalmaktan tutulmuş. Ve su. Bir yudum su kurtarıcımız olabilir. Takatimiz kalmamış. Öyle bıraksalar, aynı pozisyonda ölüm meleğini kucaklayabiliriz. Ama öyle olmuyor kasanın kapağı açılınca, gün ışığı içeriye doluyor. Güneş kısa süreliğine kör ediyor hepimizi ve rüzgar yalayarak ayıltıyor bizi. İkişer, üçer atlıyoruz kasadan. En son anne ile bebeği iniyor.

Kamyon şoförü bir tarafta bazı adamlarla konuşuyor. İleride iki minibüs bekliyor. Kadınların hepsi yan yana durmuş, sessizce bekliyor. Çocukların birisi ağlıyor. Az ileride birkaç koyun bizi umursamadan otluyor. Ben bir kenarda tek başıma duruyorum. Sırtımda babamın ceketi. Ceketin cebinde kartpostal. Yavaş bir hareketlenme oluyor. Kendi aralarında konuşuyorlar. İkiye bölünüp iki minibüsü dolduruyorlar. Ben tek başıma duruyorum. Kıpırdamadan yalnız bekliyorum. Kamyon şoförü yanıma geliyor. Eğiliyor ve benim burada kalacağımı söylüyor. Eliyle ileride duran çobanı işaret ediyor. " O seni götürecek. "


Onlar gidiyor. Onlar gidince genç çoban uzaktan gel işareti yapıyor. Hızlı adımlarla yanına gidiyorum. Yüzüme bakıyor. Uzun bir süre beni inceliyor. Suratı ifadesiz. En sonunda gülümsemeye karar veriyor. O gülümseyince bende O'na gülümsüyorum. Çantasından çıkardığı şişeyi uzatıyor. Su. Çekingen gözlerle bakıyorum. "İç " diyor. İçiyorum. Duruyorum. İçmeye devam edebileceğimi anlatan hareketleri görünce şişeyi kafama dikiyorum. İçiyorum. İçiyorum. İçtikçe canlanıyorum. Tüm umutları son raunda kalmış bir boksör gibi hissediyorum kendimi.

Genç çoban şarkı söyleyerek önden yürüyor. Babamın ceketi ağır geliyor ama çıkarmıyorum. Ayaklarım çok acıyor ama yürüyorum. Bir süre sonra büyük ve yeşil bir ağacın altına oturuyoruz. Ekmeğini bölüp yarısını bana uzatıyor. Ayranı da birlikte içiyoruz. Ekmeğin arasında peynir ve domates var. Peynir ve domates. Ve ekmek çok taze. Taze ekmek ve peynir. Taze ekmek ve domates. Sonunda O'na güvenebileceğime inanarak kartpostalı çıkarıyorum. O'na uzatıyorum. Kafasını sallıyor gülümseyerek. Gülünce bembeyaz dişleri ortaya çıkıyor. Öndeki dişleri diğerlerinden daha büyük. Büyük kara bir tavşana benziyor. Elimde olmadan gülüyorum. Ben gülünce O da gülmeye devam ediyor. Anlamadığım bir dille bana bir şeyler anlatıyor. Elleriyle ilerideki tümseği gösteriyor.

Yürümeye devam ediyoruz. O şarkı söylemeye devam ediyor. Çok yorgunum, çok uykum var ama peynir, domates ve ekmeğin hatırına son gücümü kullanmaya kararlıyım. Tümseği tırmandık. Biraz daha tırmandık. Şimdi en yukardayız. O bana dönüyor ve işaret ediyor. Elinin gösterdiği yere bakıyorum. Deniz. O kadar mavi ki...Sanki gökyüzü inmiş, yerlere serilmiş. Deniz orada az ötede. Kartpostal cebimde. Deniz ileride. Koşmaya başlıyorum tümsekten aşağıya denize koşuyorum. Koşuyorum. Koşuyorum. Düzlüğe inince duruyorum. Deniz orada. Ama öylesine büyük ki yanına kadar sokulmaya cesaret edemiyorum. Orada çobanın gelmesini bekliyorum. Geliyor. Omzumu tutarak kafasıyla 'hadi' diyor. Peşi sıra gidiyorum. Şimdi aramızda birkaç adım var. Çoban ayakkabısını çıkarıp suya giriyor. Bana bakıyor. Ürküyorum. Ama bende sokuyorum ayaklarımı. " Oh " diyorum. "Oh" günlerdir ve belki aylardır vücudum suya değmemiş. Deniz usulca sokuluyor bana. Ayaklarımın altında kıpır kıpır kumlar. İncecik kum. Ninemin entarileri gibi. Deniz bana dostluğunu sunuyor. Bende büyük bir keyifle bunu kabul ediyorum.

Akşam olmak üzere. Güneş o zamana kadar görmediğim en büyük ve en  kırmızı haliyle denizin kıyısında oturuyor. Karşı kıyıda. Gözlerimi güneşten ve denizden alamıyorum. Güneşin giderek küçülmesini ve küçüldükçe denize sarılmasını sarıldıkça içine girmesini büyük bir hayranlık ve şaşkınlıkla izliyorum. Güneş gidiyor. Biz bir evin önünde duruyoruz. Evin önünde iki köpek çobana dostça kuyruk sallıyor. Ben uzakta duruyorum. Evin kapısı açılmıyor. Ama evin arkasından bir ses geliyor. Çoban beni orada bırakıp arkaya geçiyor. Köpekler küçük adımlarla yanıma geliyor. Korkuyorum. Kıpırdayamıyorum. Köpekler burunlarını uzatıp kokluyorlar. Ardından geldikleri gibi küçük adımlarla ve popolarını kıvırarak uzaklaşıyorlar. Az sonra çoban arkasında kocaman dev gibi bir adamla geliyor. Adam çok uzun. Çok iri. Beyaz saçları ve sakalları dağınık. Üzerinde bir gömlek. Altında paçalarını dizlerine kadar kıvırdığı bir pantolon.

Çoban ceketimin cebinden kartpostalı çıkarıp, adama uzatıyor. Adam dikkatle bakıyor. Bir daha bakıyor. Yanıma geliyor. Dizlerinin üzerine çökerek bana sarılıyor. Adam deniz kokuyor. Adam babam gibi sımsıkı sarılıyor. Gözleri gözlerimi buluyor. "Ali ?" Bu benim adım. Şaşırıyorum. Kafamı sallıyorum. Elimle kendimi işaret ederek "ALİ" diyorum. "Ali" diyor yeniden. Ve tekrar sarılıyor. Kendi göğsüne vurarak "Memo" diyor. "Me-mo"...



Memo iri bir adam. En azından bana göre oldukça büyük. Bu büyük adamın elbette kocaman elleri var. Memo elimden tutuyor. Çobanın arkasından el sallıyoruz beraber. Eve giriyoruz. Ev çok büyük değil. Girişte bir hol. Hole açılan iki kapı. Köşede mutfak. Mutfakta;buzdolabı, ocak. Ocakta kaynayan bir tencere. Gayri ihtiyari tencereye gidiyor gözlerim. Memo anlıyor aç olduğumu. Bir kaç dakikada sofrayı hazırlıyor. Tabakta yemek. Adını bilmiyorum ama sıcak ve lezzetli bir yemek. Taze ekmek. Ekmeği, yemeğin suyuna bana bana yiyorum. Hızlı hızlı yiyorum. Su dolduruyor bardağa içiyorum. Bir daha dolduruyor bir daha içiyorum. Tabak boşalıyor. Yeniden dolduruyor. Yeniden boşalıyor. Karnım, göğüslerim ve hatta yemek borum bile yemekle doluyor. O kadar hızlı ve o kadar çok yiyorum ki yerimden kalkmaya halim kalmıyor. Memo gülümsüyor. Memo gülünce gözleri kısılıyor. Gözleri bir çizgiye dönüyor. Başım düşüyor. Memo düşen başımı yastığa yerleştiriyor. Ben uyuyorum. Yatakta uyuyorum. Uzaktan ninni sesi geliyor. Annem ninni söylüyor.

Uyandığımda etrafta kimse yok. Bana bakan bir çift gözle karşılaşıyorum. Meraklı kedi gözleri. Kara bir kedi karşı sedirin üzerinde, ayaklarını altına almış beni izliyor. O bana bakıyor. O bana baktığı için kalkamıyorum bir türlü. Sonunda cesareti topluyorum, yavaş hareketlerle doğruluyorum yataktan. Kapı açık. Dışarıdan köpeklerin sesi geliyor. Memo nerede, gitmiş olabilir mi, götürmüş olabilirler mi, ölmüş olabilir mi, burada savaş var mı?Memo'nun da gidebileceği düşüncesi korkutuyor beni. Kedinin varlığından daha fazla korkutuyor. Yalın ayak çıkıyorum dışarıya, elimde babamın ceketi. "Memo" diye bağırıyorum. "Memoo"

Denizin ortasında  Memo. Kayığının içinde. Denize doğru koşuyorum. Ayaklarım su ile buluşuyor. Çakıl taşları ayaklarıma batıyor. Düşüyorum. Deniz bütün vücudumu sarıyor. SU genzime kaçıyor. Öksürüyorum. Bir an durup avucuma suyu alıp ağzıma götürüyorum. Tuzlu su. Denizin suyu tuzlu. Bu hoşuma gidiyor. Tuzlu suyu kimse içemez diyorum kendime. İçemezse deniz bitmez diye düşünüyorum. Bu düşünce beni mutlu ediyor. Toparlanıyorum. Memo'nun kayığına doğru koşuyorum. Koştukça deniz vücuduma sarılıyor. Sarıldıkça biraz korkuyorum. Var gücümle bağırıyorum. "Memo".

Benim koştuğumu görünce, Memo denize atlıyor. Yüzerek bir çırpıda yanıma geliyor. Kucaklayıp havaya kaldırıyor beni. Sıkıyor küçük vücudumu. Ben, deniz ve Memo. Tüm korkularım geçiyor. Ellerim saçlarında dolaşıyor. Yumuşak saçları. Ninemin saçları gibi. Ve deniz gibi kokuyor Memo. "Beni bırakma Memo " diyorum O'na. Anlamadığını bile bile. Anlamadığım bir dille bir şeyler söylüyor. İyi bir şeyler söylediğini anlıyorum.


Tarih: 1/9/2007
8306 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri