Yazdır Arkadaşına gönder
Ayşe Semra KadaifçioğluHalamların oturduğu Rum evinin neredeyse salon büyüklüğündeki yatak odasına parmaklarımın ucuna basarak girer girmez sanki onu bana emanet etmek için bekliyorlarmış gibi birden herkes dışarı çıkmış, bebekle yalnız kalmıştım. Bu durum bana “Artık bir abla oldum” duygusunu verse de ona biraz daha yakından bakmak için yatağın yanına geldiğimde, etine bir şey batmış gibi ağlamaya başlayan kuzenimin sesine koşan halamla göz göze geldiğimizde ilk söylediğim söz “Ben bir şey yapmadım” olmuştu. Gerçekten yapmamıştım ama daha önceden beni severken fazlaca sıkıştıran halama “Ben de senin çocuğun olunca onu sıkıştıracağım” dediğim için benden şüphelenmesine engel olamamıştım. Çok ağlamış, bir daha odaya yalnız başıma girmemeye karar vermiştim.

Şu an anımsadığımda gülümsesem de bu olayın etkisinden uzun zaman kurtulamadım. Bir süre de halamlarda kalmadım. Abla olmuştum ama aynı zamanda en küçük olmanın safasını da kuzenime kaptırmıştım. İçim içimi yiyordu ama bu olayı unutmam pek uzun sürmedi. Çünkü süslü tavanları, çift kanatlı ahşap kapıları, mozaik yer döşemeleri, yüksek pencereleri ile burası sanki bir masal ev, ben de içindeki peri kızıydım. Bu duygudan da vazgeçmeye hiç niyetim yoktu.

Alsancak’ta Saint Joseph Lisesi Sokağı’nın başına geldiğimizde annemin elinden kurtularak koşmaya başlar, evin kapısının önündeki, birkaç basamak merdiveni çıkıp, parmaklarımın ucunda yükselerek, “Parmağı yüzüklü kız eli” şeklindeki tokmağı mutlaka ben çalmak isterdim. Bir kaç saniye sonra halamın ahşap merdivenlerden inen ayak sesini duyduğumda ise evde olduklarını anlar, sevinirdim. O zamanlar evlerde telefon olmadığı için gitmeden önce haber verme şansımız yoktu. Bazen kapıya not bırakarak dönmek zorunda kalır, bazen de “Belki yakın bir yere gitmişlerdir” diye düşünerek ya Kordon’da biraz yürür ya da Kıbrıs Şehitleri’nde vitrinlere bakınıp, geri dönerdik. Ama ikincide de kapıyı açan olmazsa uzak bir yere gittiklerin anlar, geri dönerdik.

Kapı açılır açılmaz geniş merdivenlerden koşarak çıkar, yanlardaki trabzanlardan aşağıya kayarak inerdim. Bunu bir kaç kez tekrarlamadan da yukarı çıkmazdım. Merdivenin bittiği yerde geniş bir sahanlık etrafına dizilmiş odalar vardı. Özellikle kış mevsiminde ısınma zorluğu nedeniyle kapıları mutlaka kapalı olurdu. Yukarı katta da iki oda ve bir teras vardı. Kapının yanındaki ceviz sandığın üzerindeki beyaz postekiden çok korksam da taraçaya çıkıp, aşağı katta oturan Madam Fotini’lere yukarıdan seslerek, kendimi göstermek için sabırsızlanırdım. Genelde mutfakta iş yapıyor olsa da sesimi duyar duymaz, elini önlüğüne silerek bahçeye çıkıp, eşi ve oğlunu da coşkuyla çağırışı hala gözümün önündedir.

Dünya tatlısı insanlar hemen beni aşağıya çağırırlar, ben de koşa koşa merdivenleri iner, ana girişin yanındaki küçücük kapıdan içeri girdiğimde masaldaki gibi “Harikalar diyarına” geldiğimi sanırdım. Evleri bizim evlerden farklıydı. Kapının girişinde, tavana kadar yaldızlı aynası olan üstü mermer ceviz konsolun iki yanında mavi renkli, ayaklı karpuz lambalar, duvarda asılı bir ikona ile haç, ahşap koltukların üzerinde Madam Fotini’nin işlediği irili ufaklı renkli minderler, avizeler ile aslında fazla güneş almadığı için gün boyu loş olan ev, belki eşyaların yaydığı ışık ile belki de ev sahibesinin aydınlık, ışıklı anlamına gelen ismi nedeniyle o kadar aydınlık gelirdi ki gözüme...

Evin içinden kek, börek kokusu, ortadaki sehpanın üstündeki şekerlikten de parlak ambalajlı şekerler hiç eksik olmazdı. Hele Paskalya bayramlarında bunların yanına bir de rengarenk boyanmış yumurtalar ile çikolatalar da eklenince sehpanın üstü tam bir renk cümbüşüne dönerdi. Ben gelince her defasında işlerini bırakıp, bıkmadan usanmadan bana bir kaç Rumca sözcük ile çocuk şarkıları ve şiirleri ezberletmeyi de ihmal etmezlerdi.

Kendisi Sakızlı olan Madam Fotini’nin eşi Niko’nun ise anne tarafından kökleri İtalya’dan geliyordu. Bir de oğulları Enco vardı. Çok çalışkan insanlardı. Fotini sabah gün doğmadan kalkar, evi havalandırır, süpürür, arap sabunu ile yerleri siler, tozunu alır, çarşafları bahçeye asar, biz kalktığımızda onun ev işleri çoktan bitmiş olurdu. Kek, pasta, börek ve yemek ustasıydı. Bir gün önceden aldığı siparişleri hazırlamaya başlamadan önce üstünü değiştirir, saçlarını ensesine yaptığı bir topuz ile toplar, kıpkırmızı rujunu da sürdükten sonra bahçeden kafasını yukarı doğru kaldırıp “Necmiye Hanımmm” diye seslenişini duyar duymaz halamdan önce koşardım balkona. Ya iki arada bir derede pişi yapmıştır, bizi çağırıyordur ya da kendi gelecektir. Ama bu ziyaretler çok uzun sürmez, “İşler bekliyor” diyerek kalkar, bütün gün yüzünden eksik olmayan gülümsemesi ile çalışır, siparişleri de kendi teslim ederdi. Bazen de zengin evlerden servis için çağırıldığında giyeceği siyah elbisesi ile kar beyazı önlüğü ve başına taktığı bandı kapının girişindeki portmantoda bir naylonun içinde asılı dururdu. Yemek ve pasta ustalığı ailesinden geliyordu. Kardeşi Vasil de onun gibi bir ustaydı. “Çok güzel bir dükkanı vardı” diye anlatırdı gözleri dolarak. Canım Fotini... Kim bilir neredesin şimdi?

Sokak başındaki fırından gelen gevrek kokusu ile uyanırdık biz o evde. Çıtır gevrek Fotini’nin pişisinin rakibiydi. İzmir’in ilk gevrek fırınında pişen gevreğin tadı bir başkaydı doğrusu. Halam sabah erkenden gidip gevreğimizi alır, arka balkonda mükellef bir kahvaltı hazırlar, bizi öyle kaldırırdı. O kahvaltıların tadı hala damağımda...

Geçen gün Kıbrıs Şehitleri’nde yenilen bir öğle yemeği sonrası giriverdik yine arka sokaklara. Üç sokak öteden gevrek kokusu geldi burnumuza. Kokuyu izlerken tarihi fırının önünde buluverdik kendimizi. Fırın asma dalları ile sarmaş dolaş olmuş tek katlı bir Rum evi. 1800’lü yılların sonlarına doğru bir Rum tarafından açılmış. Daha sonra bu günkü sahibine devredilmiş. Yaklaşık elli yıldır aynı usta sabahın erken saatlerinde kalkıp, çıtır gevrekleri kahvaltı saatine yetiştirmeye çalışıyor. Fotoğrafını çekerken iki gevreği paketleyip, armağan olarak tutuşturuverdiler elimize. İşyerine gelir gelmez bir tanesi yedim. Çıtır gevreğin unuttuğum lezzeti yeniden geldi damağıma. Bizim her gün yediklerimizden oldukça farklı. Hem daha ince hem de daha büyük. Artık daha sık gidip, oradan gevrek alacağım. İnşallah bu lezzet, ustaları tarafından devam ettirilir de gerçek gevreğin tadı unutulmaz...

Halamların Gazi Kadınlar Sokağı’ndaki Rum evine taşınmaları ise küçük kuzenimin doğumuna denk gelir. Bu ev daha da büyük, merdivenleri dik ve çok basamaklı. Burada trabzandan kaymak daha zevkli ama daha da tehlikeli. Bir kaç kez düşüp kafamı yardığımı da çok iyi hatırlıyorum. Ev sahibi Melek Hanım yarı Rum. Çok iyi bir kadın ama kızı çok huysuz. Biraz gürültü yapsak hemen aşağıdan sesleniyor. Merdivenlerin ortasına gelince ortada bir kat, biraz daha çıkınca da halamların girişi. Burada bir camlı kapı daha var. Ondan sonra sahanlık. Sahanlığın tabanını halamın artık kumaşlardan saç örgüsü şeklinde örerek yaptığı rengarenk yuvarlak kilim süslüyor. (Daha sonra aynısını ben de yapmıştım.) Sahanlığa açılan dört kapı var. Her biri şimdi ki evlerin salonu büyüklüğünde olan odalardan misafir odası olandan cumbaya çıkılıyor. Sağ tarafı Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ni, sol tarafı ikinci Kordon’u gören cumbanın giyotin pencerelerinden aşağıya baktığımızda sokakta yemek masaları, barlar, cafeler yok o zamanlar.

Evin arka tarafında tren vagonu gibi dizilmiş üç odanın ardından gelen mutfağın dört tarafına sardunya saksıları dizilmiş balkonuna çıkınca ise şu an yerinde bir simit evi olan Ar Sineması’nın kocaman perdesi çıkıyor karşımıza. Her akşam başka bir filmi balkondan seyretmek ise büyük bir keyif. Balkonda yenilen akşam yemeğinden sonra, masa kenara çekilir, sandalyeler kişi sayısına göre iki yada üç sıra dizilir. Herkese küçük plastik tabaklarda çiğdem verilir. Filmin başlaması sabırsızlıkla beklenirdi. İzlerken bir kaç kez “Filmin kopması” çok alıştığımız bir durumdu. Evin içinde Aybars’ın bisiklet ile dolaşması ise ayrı bir konu. Ev o kadar büyük ki; küçücük bacakları ile evin bir başından diğer başına gidene kadar yorulduğu için kendince böyle bir formül bulmuş. Şu an o evin yerinde yeller esiyor denir ya... Öyle değil. Yerinde bir restoran var. Girişteki o güzelim mermerler, merdivenlerdeki ahşap oymalar, yüksek tavanlardaki süslemeler, pencerelerin üstündeki süslü pervazlar, yerlerdeki mozaikler yok artık. Koskoca sokakta yıkılan bir kaç evden biri o. Yerlerine yapılanlar da birkaç kötü görüntülü bina...

Ne istediler acaba o evlerden, çok merak ediyorum...

Tarih: 27/9/2010
8747 kez okundu
   Yazdır Arkadaşına gönder
YAZARIN DİĞER YAZILARI
İzmir Kent Haritası İzmir Nöbetçi Eczaneleri